EURONUR ÖZEL

Bir Aşk Hikayesi

Özel Makale / aşk

Mutfak masasının üzerindeki çiçekli örtünün kenarı hafifçe yukarı kıvrılmıştı. Ali, ne zaman oraya otursa sağ elinin başparmağıyla o kıvrımı yavaşça düzeltirdi. Bu, neredeyse otuz yıllık evlilikleri boyunca aralarında gelişen sessiz, kelimesiz bir ritüel haline gelmişti.

Zehra, dumanı tüten ince belli çay bardaklarını masaya bırakırken ince parmaklı ellerindeki o ince, mavi damarlara gözü takıldı. Gençliğin o keskin, pürüzsüz köşeleri çoktan yuvarlanmış, yerini hayatın telaşsız, olgun ritmine bırakmıştı.

O sırada kapının önündeki küçük antrede, yeğenleri Ömer ve Leyla duruyordu. Şehirden, o parıltılı billboardların, bitmek bilmeyen  mesajlaşmaların ve her şeyin hızla eskiyip çöpe atıldığı o gürültülü dünyadan yeni gelmişlerdi. Yüzlerinde, yirmili yaşların o hem her şeyi biliyormuş gibi gururlu duran hem de hiçbir yere ait olamayan o kronik huzursuzluğu vardı.

Onlar için aşk; bir gün ansızın bitiveren, insanı yarı yolda bırakan kırılgan bir modern zaman sözleşmesinden ibaretti.

Ali, parmağındaki hafifçe aşınmış gümüş alyansı dalgınca döndürdü. Masanın köşesinde, kırmızı ciltli, sayfalarının kenarları parmak izleriyle hafifçe sararmış o kitap duruyordu: Risale-i Nur. Ali’nin niyeti gençlere bir vaaz vermek, nasihat etmek değildi. O sadece, hayatın o karmaşık koşuşturmacası içinde insanların gözden kaçırdığı o gizli, yolu göstermek istiyordu onlara.

“Oturun hele,” dedi Ali, sesi odadaki taze demlenmiş çay kokusuna karışırken. “Şöyle arkanıza yaslanın, çayınızdan bir yudum alın da biraz dertleşelim sizinle Ömer, seninle Leylacım.

Bugün dünyada aşk dedikleri şeyin ne kadar çabuk tüketildiğini, nasıl da hırpalandığını görüyorsunuz, değil mi?

İki insanın birbirine ‘Hayatımın anlamısın aşkım’ deyip, üç gün sonra yabancılaşması; o göklere çıkarılan duyguların ilk fırtınada yerle bir olması neden sence?

Çünkü sevginin köklerini yanlış toprağa ekiyoruz. Çürüyen, yaşlanan, eskiyen şeylerin üzerine ebedi bir saray inşa etmeye çalışıyoruz da ondan. Gel, bugün seninle başka bir aşk hikayesini konuşalım.”

Refika-i Hayat ve Aşk

Ali kitabı yavaşça açtı ama hemen okumaya başlamadı. Sayfaların arasındaki tanıdık bir cümleye parmağını koydu, sanki orada eski bir dostun yüzünü bulmuş gibi tebessüm etti. Said Nursi’nin Risale-i Nura bıraktığı o tılsımlı kelimeye baktılar hep birlikte: “Refika-i Hayat.”

“Bu kelimeyi ilk duyduğumda,” dedi Ali, gözlerini pencerenin dışındaki ihtiyar akasya ağacına dikerek.

“Evliliğin sadece bir evi, faturaları, mutfak masraflarını ya da aynı yatağı paylaşmaktan ibaret bir dünya ortaklığı olduğunu sanırdım. Modern dünya size aşkı hep böyle anlatır değil mi? Bir insanın yüzündeki o geçici ışığa, gözdeki o ilk kıvılcıma vurulmak…

Ama o ışık söner Ömer. İnsan yaşlanır, hastalanır, yüzü kırışır, huysuzlaşır. İşte tam o an, bu kitabın satırları kalbimize dokundu. Bize dedi ki; karşındaki insan bu dünyanın otuz kırk yıllık geçici yol arkadaşı değil, o senin Cennetteki ebedi dostundur.

Hani şu modern dünyada herkes ‘en yakın arkadaşını‘ arıyor ya; işte İslamiyet o en yakın arkadaşı evinin içine, nikah masana getiriyor. Eşin, senin bu dünyadaki en samimi dostun, en sırdaş yoldaşın ve ahiretteki ebedi refikan oluyor. Karşına oturan, elini tuttuğun insan sadece bu dünyanın geçici bir ortağı değil.

Peki, bu ebedi dostluk nasıl beslenir? Gençlik ve dış güzellik uçup gittiğinde, o sevgi nasıl ilk günkü gibi taze kalır?”

Zehra, çayında şeker varmış gibi kaşığıyla yavaşça karıştırdı. Kaşığın bardağa vurduğu o ince melodi, odadaki sessizliği daha da derinleştirdi.

“Bir erkek, eşine sadece genç ve güzel bir kadın olarak bakmadığında,” dedi Zehra, Leyla’nın gözlerinin içine sevgiyle bakarak.

“Ona Allah’ın bu dünyadaki en zarif, en şefkatli emaneti olarak hürmet ettiğinde, o evde zamanın yıkıcı etkisi duruyor kızım. Kadın da o adamı sadece bir geçim kaynağı değil, ahiretteki ebedi sultanı bilip öyle seviyor. Güzellik uçup gidiyor belki ama o şefkat, o sarsılmaz dostluk masanın üzerinde hep taze kalıyor.”

Kitabın sararmış yapraklarından süzülen o asırlık, eskimeyen hakikat, odanın havasını bir anda değiştiriverdi:

Karı koca arasındaki ilişki, yalnız muvakkat dünya hayatının cazibesine ve şu hızla geçer, aniden kaybolur anlara bağlanmamalı.

Ömer, “ama amca,” diye sordu samimi bir korkuyla. “İnsan bir süre sonra sıkılmaz mı? Her gün aynı yüz, aynı ses, aynı monotonluk… Günümüz ilişkileri bu yüzden birkaç ayda çürümüyor mu? İki insanın birbirine bakmasıyla başlayan aşklar, neden bir süre sonra o bakışların birbirinin kusurlarını aramasına dönüşüyor?”

Ali gülümsedi. Bu, hayatın fırtınalı yollarında henüz yürümemiş gencecik bir ruhun en sahici, en haklı korkusuydu. “Eğer sadece birbirinizin yüzüne, kaşına, gözüne bakıp durursanız, evet, bir gün mutlaka sıkılırsınız,” dedi Ali.

“Çünkü insan kusurludur, acizdir, fakirdir. Ama hakiki aşk, iki insanın birbirinin gözünün içine bakıp sürekli kusur araması değildir. Hakiki aşk, iki ruhun en yakın arkadaş olup, omuz omuza vererek aynı ulvi hedefe, aynı gökyüzüne, yani Rıza-i İlahi’ye bakmasıdır.

Bir karı-kocanın sahip olabileceği en muazzam, en sarsılmaz ortak hedef nedir biliyor musun? Rıza-i İlahi ve birlikte ilim yolculuğu.”

Göklerde Kıyılan Nikah

“Bahtiyardır o adam ki, refika-i ebediyesini kaybetmemek için, saliha zevcesini taklit eder, o da salih olur. Hem bahtiyardır o kadın ki kocasını mütedeyyin görür, ebedî dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur; saadet-i dünyeviyesi için de saadet-i uhreviyesini kazanır.”

“Bedbahttır o adam ki sefahate girmiş zevcesine ittiba eder, vazgeçirmeye çalışmaz, kendisi de iştirak eder. Bedbahttır o kadın ki zevcinin fıskına bakar, onu başka bir surette taklit eder.”

“Veyl o zevç ve zevceye ki birbirini ateşe atmakta yardım eder. Yani, medeniyet fantezilerine birbirini teşvik eder.” (Lem’alar, 24. Lem’a, İkinci Nükte.)

Gözlerini yeğenlerine çevirip devam etti: “Düşünsene; akşam olmuş, günün yorgunluğu üzerinizde. Ama siz televizyonun ya da telefonların karşısına geçip ruhunuzu uyuşturmak yerine, bir Risale-i Nur açıyorsunuz. Yan yana oturup, ‘Sözler’den bir sayfa okuyorsunuz. Kainatı, varoluşu, kalbi, ruhu, huzuru konuşuyorsunuz.

Eşin senin sadece hayat arkadaşın değil, aynı zamanda ilim yoldaşın oluyor. Birlikte tefekkür ediyorsunuz, birlikte öğreniyorsunuz. O an odanın içine öyle bir sekine, öyle bir melek silsilesi iniyor ki, o evin huzurunu dünyada hiçbir saray veremez. Birbirinizin eksikliğini ilimle tamamlıyorsunuz.

Sen anlamadığın bir yeri ona soruyorsun, o hayranlıkla senin tefekkürünü dinliyor. İşte bu, ruhların nikahlanmasıdır.

Zehra, Ali’nin yarım bıraktığı cümleyi, aralarındaki o kırk yıllık görünmez bağın zarafetiyle devraldı: “Ben anlamadığım bir kelimeyi ona sorarım, o bana kainat kitabından, yıldızlardan, kalbin derinliklerinden bahsettirir. Evin içine o an öyle bir sükunet, öyle bir emniyet duygusu çöker ki, meleklerin o odayı gıptayla seyrettiğini hissedersin. Ruhlarımız o rahlenin başında yeniden nikahlanır sanki.

Seni Seviyorum

O arkadaşlık, rahmetin bize bu dünyadaki en şefkatli hediyesidir. En yakın arkadaşla evde birlikte ders yapmak, o sevgiyi her gün yeniden tazelemektir. Çünkü Risale-i Nur dersi yapan eşler, birbirlerine baktıklarında fani kusurları görmezler. Erkek, esine baktığında ‘Bu bana Allah’ın en şefkatli, en nazenin bir emanetidir’ der. Kadın, beyine baktığında ‘Bu benim ebedi hayat arkadaşımdır, ahiretteki sultanımdır’ diye düşünür.”

Mutfaktaki hava, sanki zamansız bir hikayenin en can alıcı, en huzurlu sahnesine bürünmüştü. Ne süslü felsefi cümleler kurulmuştu ne de büyük, iddialı yeminler edilmişti. Sadece hayatın tam kalbinden gelen, yaşanmış bir hakikatin çıtırtısı vardı odada. Akşam ezanı yeni okunmuş, evin içine tatlı bir huzur yayılmıştı.

“Böyle bir yuvada,” diye ekledi Ali, sesini iyice alçaltıp şefkatli bir tona büründürerek. “O incir çekirdeğini doldurmaz kırgınlıklar, mutfak kavgaları, egoların savaşı uzun sürmez. Elbette insanız; bazen benim de sesim yükselir, onun da kalbi kırılır.

Ama hemen o ebedi ortaklık gelir aklımıza. ‘Biz ebedi yoldaşız,’ deriz kendimize, ‘üç günlük fani dünya menfaatleri için birbirimizi incitmeye değer mi?’ sükuneti kaplar evi. İman zayıfladığında bencillik, kıskançlık ve menfaat ön plana çıkar; ama iman varsa, ev küçük bir cennete dönüşür.”

“Peki ya biz?” dedi Leyla sessizce. “Biz nasıl bulacağız bu bağı?”

Ali Bey şefkatle gülümsedi. “Evlenmemiş genç bir delikanlı veya genç bir kız bu şuurla yetiştiğinde, eş ararken geçici güzelliklerin, fani zenginliklerin peşinde koşup ömrünü zayi etmez. ‘Birlikte iman dersi yapabileceğim, beni ebedi hayatta yalnız bırakmayacak o ruh ikizim nerede?’ diyerek meşru ve asil bir arayışa girer.

Bir insan yalnız gençliği için sevilirse yaşlanınca sevgi azalır. Fakat takvası, ahlakı, merhameti, dostluğu,  sadakati ve imanı için sevilirse, sevgi yıllar geçtikçe kuvvetlenir. Çünkü aileyi ayakta tutan esas duygu çoğu zaman şefkattir.

Şefkat fedakardır, karşılık beklemez, devamlıdır ve yaşlanınca azalmaz. Bu yüzden aile hayatında şefkat, yalnızca duygusal heyecana dayanan aşktan daha sağlam bir bağdır.”

Güneş, ahşap pencerenin pervazından tamamen çekilirken şehrin üzerine o asude akşamüstü kızıllığı çökmeye başlamıştı. Leyla ve Ömer, amcaları ile yengelerinin birbirlerine bakmadan, sadece çay bardaklarını tutuşlarındaki o derin emniyete ve sadakate baktılar.

Anlamışlardı ki; bir aşk hikayesi yazılacaksa, onun mürekkebi bu fani dünyadan, o parlak ama geçici sosyal medya vitrinlerinden alınmamalıydı.

Hakiki aşk; iki insanın en yakın arkadaş olup, el ele tutuşarak ebedi bir saadete, Cennete doğru sessizce, asaletle ve imanla yürümesiydi.

Cennete  Yolculuk

Sözün özü sevgili dostum; ister parmağında evlilik yüzüğüyle bu öyküyü okuyan bir hanımefendi ya da beyefendi ol, ister o asil yuvanın özlemiyle bekleyen bekar bir genç kız ya da erkek…

Eğer hayatında gerçekten sarsılmayacak, eskimeyecek bir aşk hikayesi yazmak istiyorsan, mürekkebini fani dünyadan alma. Sevdiğin ya da seveceğin insanın sadece yüzündeki gençliğe, cüzdanındaki zenginliğe talip olma. Onun ruhuna, ebediyetine, kalbine talip ol.

Onunla bu dünyada en yakın arkadaş ol ki, ahirette de ayrılmayasınız. Birlikte diz kırıp ilim öğrenin, birlikte secdeye varın, birlikte kainat kitabını okuyun. Çünkü ahirete inanan ve sevgisini o sarsılmaz temele oturtan eşler için ölüm bir ayrılık değil, sadece ebedi saadet sarayına geçiş için bir yer değiştirmedir. O iyi kadınlar ve erkekler birbirini ahirette de kaybetmemek için dünyadaki beraberliği hürmetle, temizlikle, sadakatle korurlar.

Çünkü aşk, iki fani bedenin birleşmesi değil; iki ebedi ruhun aynı ilahi deryada kaybolmasıdır. Ve bu hikayenin sonu, ancak Cennetin o mukaddes kapılarında nihayete erer.

Evliliği Koruyan 5 Altın Esas

Haneyi Medrese-i Nûriye Yapmak: İman ve Kur’ân dersleriyle aileyi manevî bir mektebe çevirmek.
Eşi Emanet-i İlâhiye Bilmek: Şefkati esas alıp nefsin hiddetine mağlup olmamak.
Müsbet Nazarla Bakmak: Kusuru değil, fazileti ve güzel hasletleri görmek.
Bâkî Cemâli Sevmek: Fânî surete değil, imanla güzelleşen ahlâka muhabbet etmek.
Yuvayı Cennete Açılan Bir Menzil Kılmak: Dünya arkadaşlığını ebedî saadete vesile edecek bir aile hayatı yaşamak.

Rabbim hepimize, aynı yöne bakıp ebediyete yürüyebileceğimiz, ilimle ve şefkatle yoğrulmuş hakiki aşk hikayeleri nasip etsin. Ve Allah iyilerle karşılaştırsın. Amin

Deniz Pamir

Satırlarında kainatın sırrını arayan bir kalem… Kelimeleri, hikmetin derinliklerinden süzülen bir nur gibi, zihinleri aydınlatır ve kalpleri ferahlatır. Her cümlesi, mahlukatın ince nakışlarından Halık’ın sonsuz rahmetine bir davetiye gibidir. O, fani sözcüklerle baki hakikatlere köprü… Devamı »

Bir Yorum

  1. Allah razı olsun kardeşim hakiki aşkı, evliliğin mahiyeti,dünya ve ahirete yönelik sevgi bağı çok mükemmel sergilediğin için tebrik ediyorum…. istifadeye medar bir makale …….

    0
    0

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu