EURONUR ÖZEL

Bir Çocuk, İki Kahraman ve Bir Hakikat

Özel Makale / Hakikat

Tünelden Çıkan Hakikat

Bazen hayat, en büyük dersleri en küçük anlarda gönderir.

Bir tren… Bir tünel… Ve tünelin çıkışında duran altı yaşında bir çocuk…

Bediüzzaman Hazretleri Sultan Reşad’ın Rumeli seyahatine katılmış, şimendiferle gidiyor.

Yıl 1911…

Osmanlı’nın en fırtınalı dönemi…

Balkanlar kaynıyor, milliyetçilik akımları imparatorluğu temelinden sarsıyor.

Yanında iki “münevver” muallim…

Aralarında, dönemin en büyük yangınına çare arayan ağır bir soru dolaşıyor:

Dinî hamiyet mi, millî hamiyet mi daha kuvvetli, daha lâzım?

Yani bizi bir arada tutacak olan bağ, İslam kardeşliği mi yoksa ırk ve millet bağı mı?

Ve tam o soru havada asılıyken, tren tünelden çıkıyor. Pencereden bakılıyor. Ve orada o çocuk duruyor.

Bediüzzaman Hazretleri o an için şunu söylüyor:

“Bu mâsum çocuk, lisan-ı haliyle sualimize tam cevap veriyor.”

Peki, bir çocuğun tren karşısındaki duruşu, koskoca bir devletin ve toplumun kurtuluş reçetesiyle nasıl bağlanabilir?

Küçük bir sahne…

Ama içinde kâinatın sırrı var.

Birinci Bölüm: Şimendiferin Karşısındaki Çocuk

Düşünün o anı…

Devasa bir tren tünelden fırlıyor.

Başında ateş, nefesinde gök gürültüsü, gözlerinde elektrik şimşeği…

Bir metre yakında, yolun tam kenarında, altı yaşında bir çocuk duruyor.

Kaçmıyor.

Yerinden kımıldamıyor.

Beş para ehemmiyet vermiyor o dehşetli tehdide…

Neden?

Çünkü o çocuk bir şey biliyor.

Trenin dizgininin birinin elinde olduğunu biliyor. O dizgini tutan kumandanın izni olmadan trenin ona dokunamayacağını biliyor.

Tren bir nizam içinde hareket ediyor. O nizamı bilen çocuk, korkmuyor.

Bu bilgi, ona iki efsane kahramandan daha büyük bir cesaret veriyor.

İkinci Bölüm: Rüstem ve Herkül’ün Korkusu

Bediüzzaman Hazretleri şimdi o sahneye hayalî bir ekleme yapıyor. Ve bu ekleme, temsili muazzam kılıyor.

Diyor ki:

“O çocuğun yerinde Rüstem-i İranî ile Herkül-ü Yunanî olsa ne olurdu?”

İran’ın efsane yiğidi Rüstem…

Yunan’ın mitolojik gücü Herkül…

Tarihin en büyük kahraman isimleri…

Dağları devirmiş, ejderhaları öldürmüş, düşmanları perişan etmişler.

Ve o iki dev kahraman, aynı sahneyle yüzleşseydi?

“Elbette şimendiferin bir intizamla hareket ettiğine bir itikadları olmayacak. Birden tünelden başında ateş, nefesi gök gürültüsü, gözlerinde elektrik berkleri olduğu halde hücum eden şimendifere karşı ne kadar korkacaklar, ne kadar kaçacaklar!”

Bin metreden fazla kaçarlardı. O harika cesaretleriyle bile, o dehşetli görüntü karşısında donup kalır, sonra kaçarlardı.

Neden?

Çünkü trenin bir kumandanı olduğunu bilmiyorlar. Bir nizamın esiri olduğunu bilmiyorlar.

Onlara göre bu; yirmi arslanı arkasına takmış, kendiliğinden koşan canavardan başka bir şey değil…

Bilgisizlik, cesareti öldürüyor.

İmansızlık, yiğitliği mahvediyor.

Üçüncü Bölüm: İmanın Sırrı – Kâinatın Kumandanını Bilmek

İşte temsildeki asıl ders burada kristalleşiyor.

O çocuk güçlü değil…

Rüstem ve Herkül güçlü…

Ama o çocuk bilen biri…

Ve bilmek, güçten daha büyük bir silah…

“Altı yaşına girmeyen bu çocuğa o iki kahramandan ziyade cesaret ve hürriyet veren, o mâsumun kalbinde hakikatin bir çekirdeği olan şimendiferin intizamına ve dizgini bir kumandanın elinde bulunduğuna olan itikadı ve imanıdır.”

İman, bu demektir.

Kâinatın bir kumandanı olduğunu bilmek…

Her şeyin bir nizama bağlı olduğunu görmek…

Hiçbir şeyin O’nun izni olmadan hareket edemeyeceğini anlamak…

Bu bilgiyle bakan bir insan için kâinat ne kadar farklı görünür.

Deprem, sel, hastalık, ölüm, düşman, felaket…

Bunlar imansız gözüne başıboş, gelişigüzel, acımasız güçler olarak görünür.

Ve o gözün önünde kahraman Rüstem bile titrer.

Ama iman gözüne bunlar başka görünür. Her biri bir kumandanın emrinde… Her biri bir hikmetin içinde…

Her biri, “zerre miktar vazifesinde şaşırmayan” bir nizamın parçası…

O zaman korku, huzura dönüşür.

Dehşet, tefekkür olur.

Ve altı yaşındaki bir çocuk, dünyalara meydan okuyan iki kahramandan daha cesur durur.

Dördüncü Bölüm: Küfür – İçinden Çıkılmaz Bir Zindan

Bediüzzaman Hazretleri temsili tamamladıktan sonra, gerçeğe geçiyor.

Ve bu geçiş çok keskin…

“Küfür ve dalâlet, bütün kâinatı ehl-i dalâlete binler müthiş düşmanlar taifesi gösteriyor.”

İmansız gözüne kâinat nasıl görünür?

Her yanda düşman… Kör kuvvet… Serseri tesadüf… Sağır tabiat… Güneş sisteminden kalpteki mikroplarına kadar binler tehlike, binler tehdit… Ve insanın o hadsiz ihtiyaçlarına, o nihayetsiz arzularına karşı hiçbir dayanak yok…

Bu insana bilim ne yapar? Teknoloji ne getirir? Felsefi sistem ne sunar?

“Din ve imandan hariç binler fen ve terakkiyat-ı beşeriye, Rüstem ve Herkül’ün kahramanlıkları gibi beş para fayda vermez.”

En fazlasından ne yapar?

Geçici bir gaflet perdesi çeker. Sefahetle, sarhoşlukla, eğlenceyle o derin korkuyu bir süre hissettirmez. Ama uyuşturucu bitince, ağrı daha şiddetli döner.

Çünkü esas ağrı, içeridedir. İmansızlığın doğurduğu o derin yalnızlık, o anlamsızlık, o büyük boşluk…

“Küfür, dünyada dahi bir mânevî cehennem ve hakikî saadet-i beşeriyeyi mahvediyor.”

Beşinci Bölüm: Hırsız ve Kumandanın Eli – Adaletin Sırrı

İmanın kişiye verdiği bu sarsılmaz cesaret ve iç huzuru, toplum hayatına geçtiğinde acaba nasıl bir adalet üretiyor? Kişinin kalbindeki kumandan inancı, toplumun emniyetini nasıl sağlıyor?

Bediüzzaman Hazretleri şimdi başka bir sahne açıyor. Bir misafir ve bir bedevî ev sahibi…

Misafir hayret ediyor: “Mallarınızı bu kadar açıkta bırakmışsınız, hırsızlıktan korkmaz mısınız?”

Ev sahibi: “Bizde hırsızlık olmaz.”

Misafir: “Biz kasalara kilitliyoruz, yine hırsızlık oluyor.”

Ev sahibi: “Biz Allah’ın emri adına hırsızın elini kesiyoruz.”

Misafir: “O zaman çoğunuzun bir eli olmamak lâzım.”

Ev sahibi: “Elli yaşındayım. Bütün ömrümde bir tek el kesildi.”

Ve misafirin şaşkınlığı büyüyor: “Bizde her gün elli adam hapse giriyor. Sizin adaletin yüzde biri kadar tesiri yok.”

Ev sahibinin cevabı, risalenin belki de en derin tespiti:

“Siz büyük bir hakikatten gaflet etmişsiniz. Onun için adaletin hakikatini kaybediyorsunuz.”

O hakikat nedir?

Bizde bir hırsız elini başkasının malına uzattığı an, Arş-ı İlâhîden inen emir aklına geliyor.

İmanın hassasıyla, “Hırsız erkeğin ve hırsız kadının da elini kesin” âyetini kalbiyle işitiyor. O an yalnız vehim değil, ruh ve akıl ve vicdan hep birden o hisse hücum ediyor. Ve o hücum, hırsızlık meyelânını parçalıyor.

Sizde ise ne oluyor?

Yakalanırsam hapse girerim korkusu… İnsanlar kötü bakar kaygısı… Bunlar, yalnız vehme dokunuyor. Ama nefisten gelen güçlü bir meyelân gelince, o küçük vehim hiçbir şey yapamıyor.

Bugün en gelişmiş siber güvenlik sistemlerini kuruyor, her köşe başına yüksek çözünürlüklü kameralar yerleştiriyor, suçluyu yapay zekâyla takip ediyoruz; ama yine de yolsuzluğu, hırsızlık ve haksızlığı engelleyemiyoruz.

Çünkü modern sistem sadece dışarıdan bir “yakalanma riski” üretiyor; insanın kalbine o gizli bekçiyi, yani iman şuurunu koyamıyor.

“Hakikî adalet ve tesirli ceza odur ki, Allah’ın emri namıyla olsun. Yoksa tesiri yüzden bire iner.”

Bu iki adalet anlayışı arasındaki fark şudur: Birincisinde insan bütün varlığıyla yasakla karşılaşıyor. İkincisinde sadece dış ceza korkusuyla…

Dışarıdan gelen yasak kırılır. İçeriden gelen vicdan, büyür.

Altıncı Bölüm: Hamiyet-i Diniye mi, Milliye mi?

Kalbe konulan bu manevi bekçi, toplumu ayakta tutan asıl harcın ne olduğunu da gözler önüne seriyor.

Şimdi en baştaki o muallimlerin sorusuna, yani trendeki o ilk soruya dönüyoruz.

Bediüzzaman Hazretleri cevabını çoktan verdi aslında…

Çünkü o çocuk, gücünü ırkından ya da milli aidiyetinden değil, trenin kumandanına olan imanından alıyordu. Şimdi bu gerçeği netleştiriyor:

“Biz Müslümanlar, indimizde din ve milliyet bizzat müttehiddir. Belki din, milliyetin hayatı ve ruhudur.”

Din ruhtur, milliyet ise o ruhun bedeni…

Ruhsuz beden çürür. Bedensiz ruh görünmez. İkisi birbirini tamamlar.

Ama bu ikisi çatışırsa, hangisi önce gelir?

Bediüzzaman Hazretlerinin cevabı çok nettir:

Hamiyet-i diniye, avâm ve havas herkese şâmildir. Hamiyet-i milliye ise yalnızca şahsî çıkarını millete feda edebilenlere hastır; yüzden biri…

Yani din, her insanın kalbine ulaşır. Milliyet ise yalnız yüksek ruhlara…

Ve şu keskin gözlem geliyor:

“Biz şarklılar, garplılar gibi değiliz. İçimizde kalblere hâkim hiss-i dinîdir. Kader-i ezelî ekser enbiyayı şarkta göndermesi işaret ediyor ki, yalnız hiss-i dinî şarkı uyandırır, terakkiye sevk eder.”

Batı, tarihi süreçte kiliseyle çatışarak aklı ve milliyeti öne çıkardı.

Doğu’da asıl motor, imandır. Bunu görmeden Doğu’yu kalkındırmak mümkün değildir. Batı’nın formüllerini Doğu’ya giydirmek, bedene yanlış elbise giydirmektir.

Çünkü Doğu insanı, kalbindeki dini duygu uyandırılmadığı müddetçe, ne gerçek bir adalet üretir ne de hakiki bir ilerleme kaydedebilir.

Yedinci Bölüm: Siyaset ve Din – Tersine Dönen Hizmet

İşte bu dini duygu ve iman bağı toplumun en büyük kuvveti olduğu içindir ki, onun saflığını korumak hayati bir önem taşır. Eğer lokomotif sağlam kalmazsa, arkasındaki hiçbir vagon menzile ulaşamaz.

Bu bölüm, Bediüzzaman Hazretlerinin otuz beş yıl siyaseti terk etmesinin hikmetini anlatıyor.

Bediüzzaman Hazretleri bir zamanlar siyaseti dine hizmetkâr yapmaya çalışıyordu. Ama gördü ki, bir kısım dindarlar dini siyasete hizmetkâr yapıyor.

Ve o ayrımı ince çiziyor:

Dini siyasete âlet etmek ne demektir? İslâmiyet güneşini yerdeki ışıklara tabi kılmaktır. Ebedî hakikati geçici çıkarlara rehin etmektir.

İslami hakikatleri geçici siyaset treninin vagonu yapmaya çalışmaktır.

Oysa din vagon değil, kâinatı yürüten lokomotifin kendisidir.

Ve bunun sonucu şudur: Bir sâlih âlim, kendi fikrine uyan münafığı metheder. Fikrine muhalif olan sâlih hocayı tenkit eder.

Bediüzzaman Hazretleri o âlime şunu söylüyor:

“Bir şeytan senin fikrine yardım etse rahmet okutacaksın. Senin fikr-i siyasiyine muhalif bir melek olsa lânet edeceksin.”

Bu, dinin siyasete esir olmasının en çarpıcı resmidir. Ve Bediüzzaman Hazretleri o noktada dedi ki:

“Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım.”

Ve otuz beş yıl siyaseti terk etti.

Bu terk, kaçış değildir. Aksine, daha büyük bir hizmetin önünü açmaktır. Çünkü siyasetin içinde boğulan bir ses, hakikati söyleyemez. Ama siyasetin dışında duran bir ses, asırlara konuşabilir.

Sekizinci Bölüm: Bu Zamanın Dersi

Bediüzzaman Hazretleri bu risaleyi kapatırken bir not düşüyor:

“Bu hikâye ve temsil, o zamandan ziyade tam bu zamanın dersidir.”

Ve bu not bugün de geçerliliğini koruyor.

Çünkü o meşhur hutbede sayılan ve toplumu içten içe çürüten o altı dehşetli hastalık (yeis/ümitsizlik, sıdkın hayat-ı siyasiyede ölmesi, adavete muhabbet, ehl-i imanı birbirine bağlayan nurani rabıtaları bilmemek, istibdat ve menfaat-ı şahsiyesine hasr-ı himmet etmek) bugün hâlâ ruhlarımızı kemirmeye devam ediyor.

O iki kahraman hâlâ var; güçlü ama korkak, kuvvetli ama köksüz… O çocuk ise hâlâ nadir, hâlâ az; ama hâlâ en gerçek cesaretin sahibi…

Bugün beşer, en çok kuvve-i mâneviyeye, teselliye, metanete muhtaçtır. Savaşlar büyümüş, tehditler çoğalmış, kâinat sanki daha gürültülü olmuş.

Ve tam da bu zamanda sorulması gereken soru şudur:

Sen o treni gördüğünde kim gibisin?

Rüstem misin? Güçlü ama kumandanı bilmeyen… Her gürültüde kaçan…

Yoksa o çocuk musun? Küçük ama bilen… Kumandanın elini görüp, yerinden kımıldamadan duran…

İmanın Meyveleri

Bu iki temsil, yani çocuk ve tren, hırsız ve bedevî hikâyesi; aslında aynı hakikatin iki yüzüdür.

Birincisi söylüyor: İman, kâinatın karşısında insana cesaret verir.

İkincisi söylüyor: İman, içtimaî hayatta insanı doğruluğa sevk eder.

Cesaret dışarıdan gelmiyor. Adalet dışarıdan gelmiyor.

İkisi de içeriden geliyor. İkisi de imandan doğuyor.

Ve imanı olmayan güç? Rüstem gibi, Herkül gibi; ne kadar büyük olursa olsun, bir gürültüde kaçıp gidiyor.

İmanı olan çocuk ise? O çocuk, asırlar boyunca yerinden kımıldamıyor.

“Kim tâğûtu reddeder de Allah’a iman ederse, işte o kopmaz ve kırılmaz, sapa sağlam bir kulpa yapışmıştır.”

İşte o kulp… İşte o sağlamlık…

Ve o kulpa yapışmak için cismen büyük olmak gerekmiyor.

Hayat treni üstümüze doğru büyük bir gürültüyle gelirken; ne Rüstem gibi fani gücümüze güvenip kaçalım ne de çaresizlik içinde donup kalalım.

O sarsılmaz teslimiyetle yerimizde durabilmek için kalben altı yaşındaki bir çocuğun safiyetine ve amansız teslimiyetine, aklen ise kâinatın sahibini tanıyacak bir yetişkin şuuruna sahip olmak yeterli…

Yeter ki, kumandanı bilesin…

 

 

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu