Bir ümmînin mektubu

Barla Lâhikası’nda bir mektup okuyorum. Mektubun altındaki imza, Emrullah oğlu Bekir. Üstad Bediüzzaman’ın takdimiyle Adilcevazlı Bekir Ağa. Nâm-ı diğer Kürt Bekir. Şeyh Said Hadisesinden sonra Barla’ya sürgün edilenlerden. Bediüzzaman’ı, Barla’da bulunduğu yıllarda tanır ve onun yakın talebelerinden olur.

Isparta’nın köylerine Nur Risâlelerinin dağıtılmasında büyük emeği geçer. Aynı zamanda Üstad’ın yanına gitmek isteyen ziyaretçilere de mihmandarlık yapar.

İkinci Zeyl’in bu ilk mektubunun başına Bediüzzaman şöyle bir not düşer: “Ümmî, fakat allâmelerin işini gören ve esrâr-ı Kur’âniyeye karşı Isparta’nın intibâhına sebep olan, ahiret kardeşim Adilcevazlı Bekir Ağanın Sözler hakkında ihtisâsâtıdır.”

Bekir Ağa’nın ümmî olmasına rağmen allâmelerin işini görmesi ve esrâr-ı Kur’âniyeye karşı Isparta’nın intibahına sebep olmasındaki sır neydi acaba? Hâlbuki allâmeyle ümmî o kadar farklı konumdalar ki, biri ilmin zirvelerinde diğeri ise okuma–yazma bile bilmiyor. Bilmiyor ama bakın ne yapıyor Bekir Ağa: Nur Risâlelerini okutup dinliyor. Bu öyle sıradan bir dinleme değil tabiî ki, ruh ve kalbine “feyezan ve coşkunluk” veren hâli yakalayarak dinliyor. Bu hâl onu “bilâihtiyar bir vazifeye sevk etmek için hemen ‘Haydi, haydi’ diye tazyikata” başlar. O, Nurlara kalp ve ruh dünyasının kapılarını öylesine açmıştır ki, o nurların irâe ettiği miftahları görür / gösterilmiştir. Yani artık yerinde duramaz Bekir Ağa. Hissettiği, duyduğu, anladığı ulvî hakikatleri başkalarına ulaştırmayı kendine vazife bilir ve harekete geçer. İsterseniz, onun samimiyetin zirvelerinde dile getirdiği şu ifadelerini hep beraber okuyalım:

“Anladım ki, bu anahtarlarla icap eden kapıları açıp, o Nurlara ehil olan kardeşlerimi—min gayri haddin—arayıp bulmak vaziyeti adeta bana emrolunup, o Nurlardan güneş gibi nur saçılması hususunda ben de bu hâli kendime vazife addettim. O Nurlardan almış olduğum anahtarları teslimle, hâin-i din olan mülhidlerin elleri kımıldanmayacak derecede kırılması için, hamden lillâh, bu kardeşlerimi arayıp buldum. Emânetullah ve emânât-ı Peygamberînin (asm) gayet parlak, yakut ve zümrütten kıymettar olan hazinelerini o zâtların ellerine teslim ettim. Elhamdülillâh, Cenâb-ı Hak muvaffak etti.”

İşin özü, Bekir Ağa ihlâs-ı tâmmeyi kazanmaya muvaffak olmuştur. Cenâb-ı Hak da onu hizmetlerinde muvaffak etmiş, Üstad’ı da ona lâyık olduğu payeyi vermiştir. Fakat bugün, en azından okuma yazma bilen, yahut koca koca okullar bitiren bizler Risâle okumalarının neresindeyiz acaba? Yahut bu okumaların sonucunda ruh ve kalbimize feyezan ve coşkunluk veren hâller yaşayabiliyor muyuz? İçimizden bir ses “haydi haydi” diye tazyikâta başlıyor mu? Veya Risâleleri konu konu, satır satır bilecek kadar çok okumamıza ve belli bir birikime sahip olmamıza rağmen, ümmî Bekir Ağa kadar muvaffak olabiliyor muyuz?

Bekir Ağa’nın bu mektubundan şüphesiz çıkarılacak çok dersler var. Fakat kanaatimce, Üstad Bediüzzaman’ın İhlâs Risâlesinin sonunda yaptığı şu duâya çok ihtiyacımız var: “Cenâb-ı Erhamü’r-Râhiminden bütün Esmâ-i Hüsnâsını şefaatçi yapıp niyaz ediyoruz ki, bizleri ihlâs-ı tâmme muvaffak eylesin. Âmin!”

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*