![]()
Kafenin penceresi buğulanmıştı. Dışarıda, temmuz yağmuru gökyüzünden usulca sarkarken, içeride kahverengi bir masa iki eski dostu ağırlıyordu. Masada iki fincan vardı: biri yarım içilmiş, soğumuş ve terk edilmiş; diğeri hâlâ sıcaktı, ama kimse dokunmaya cesaret edememişti.
Ali’nin gözleri ekranın içine gömülmüştü. Parmakları refleksle kaydırıyor, yüzüne hafif bir ışık vuruyordu. Cemil bir süre sustu. Sonra kahvesinden küçük bir yudum aldı ve kelimelerini nazik ama sert bir taş gibi masanın üstüne bıraktı:
“Ali… böyle devam edersen ne olacaksın, hiç düşündün mü?”
Ali başını yavaşça kaldırdı. Gözlerinde yorgunluk vardı ama cümle ona bir şey hatırlatmış gibiydi.
“Ne demek istiyorsun?” diye sordu, ama sesi sanki kendi içinde yankılanmaktan yorgundu.
“Yani,” dedi Cemil, “hareketsiz kalırsan, geceleri uykusuz, gündüzleri yorgun yaşarsan, sadece ekranla bağ kurarsan… okumazsan, kendini sevmezsen, bir amacın olmazsa… ne olursun mesela on yıl sonra?”
Bir an sessizlik oldu. Masanın üstünde küçük bir çikolata parçası çatladı. Dışarıda yağmur biraz hızlandı. Ali bir şey söylemedi. Söyleyecek bir şey bulamadı.
Cemil devam etti.
“Ben sana cevap vereyim mi? Yavaş yavaş bedenin susar. Hareket etmeyen bir vücut, konuşmayan bir ruh gibi soluklaşır. Her sabah sırt ağrısıyla uyanırsın. Merdiven çıkarken kalbin çırpınır. Sessiz bir çöküş yaşarsın, ama o çöküşün farkına bile varamazsın. Çünkü yavaş olur. Sessiz olur. Alışkanlık gibi sinsice yerleşir içine.”
Ali gözlerini cama çevirdi. Camın dışında belirsiz siluetler yürüyordu. İçinden birini tanıyacak gibi oldu ama göremedi.
“Ben zaten kendime alıştım,” dedi usulca.
Cemil başını salladı.
“İşte sorun da bu. İnsan bazen en çok kendine alışmamalı.”
Bir garson yaklaştı, çay istediğini sordu. Ali cevap veremedi. Cemil nazikçe gülümsedi, “Hayır, teşekkürler” dedi.
Sonra gözlerini masanın ortasındaki boşlukta topladı.
“Geceleri uykusuzsun,” dedi. “Biliyorum. Sabah güneş doğarken sen hâlâ ekran başındasın. Ama gece; tefekkür, dua ve teslimiyet zamanıdır. Ama sen karanlığı tüketerek geçiriyorsun. Neler yapıyorsun Rabbim bilir. Sabahları uyanmak zor geliyor çünkü geceleri Rabbine değil, dijitale uyanıksın.”
Ali boğazını temizledi. “Düzenim yok, tadım yok” dedi.
Cemil hafifçe başını eğdi.
“Düzen,tad ve memnuniyet dışarıdan gelmez Ali. İçeriden gelir. Bir kalbin vardır, her gece sesini duyurmaya çalışan. Ama sen parmağınla ekranı kaydırırken, onu susturuyorsun.”
Ali ilk kez utanır gibi oldu. Gözleri sulandı mı, belli değildi.
“Ve ekranlar…” diye devam etti Cemil, “…o göz penceresinden girer kalbe. Sürekli izliyorsun ama yaşamıyorsun. Her şey kısa, hızlı, kesik kesik. Kalbin doymaz. Hep bir sonraki videoyu bekler. Fakat gözünü boş şeyden sakınmazsan, kalbin de karanlıkla dolar.”
O an, dışarıda oynayan iki çocuğun gülüşü geldi içeriye. Bir anlık huzur… Ali derin bir nefes aldı.
“Ben ne zaman bu kadar uzaklaştım?” diye fısıldadı.
Cemil cevaplamadı. Sadece elini uzatıp, Ali’nin kahvesine dokundu.
“Soğumuş,” dedi.
Sonra başını hafifçe yana eğerek devam etti:
“Ali, sen kendini yediğinle avutuyorsun. Yorgunluğa bir tatlı, yalnızlığa bir hamburger, boşluğa abur cubur… Ama aç kalan karnın değil. Ruhun doymuyor. Peygamberimiz (s.a.v) der ki: ‘İnsanoğlu midesinden daha kötü bir kap doldurmamıştır.’ Her yeme alışkanlığında biraz kaçış, biraz unutuş var.”
Ali başını eğdi. Parmak uçlarıyla bardağın kenarını takip etmeye başladı.
“Ne yapacağımı bilmiyorum,” dedi.
Cemil gülümsedi. “Okuyacaksın,” dedi.
Ali hafifçe güldü, biraz acı biraz utançla.
“Ne zamandır bir kitap bitirmedim hatırlamıyorum. Ev kitap dolu ama”
“İşte tam da bu yüzden,” dedi Cemil. “İlk emri ‘Oku!’ olan bir inancın mensubu olup da sayfaları tozlanan kitaplar utandırmalı bizi. Her insan bir kitaptır, okumayı bilene sır doludur. Sen hem kendi kitabını hem ötekinin satırlarını unuttun.”
“İnsanın kıymetini tayin eden, mahiyetidir. Mahiyetin değeri ise, himmeti nisbetindedir. Himmeti ise, hedef ittihaz ettiği maksadın derece-i ehemmiyetine bakar.” İşârâtü’l-İ’caz
Garson tekrar geçti. Bu kez Ali başıyla “bir çay” dedi.
Küçük bir adımdı. Ama bir niyetti.
Cemil gözlerini onun yüzüne çevirdi.
“Ve belki de en önemlisi… kendine düşman gibi davranman. Aynaya baktığında kendini küçümseyen bir adam oldun. Sen kendini küçük bir cisim sanırsın, oysa büyük âlem sende gizlidir. Kendini tanımazsan, Rabbinle bağını da tanıyamazsın.”
Ali sustu. Sanki içiyle konuşuyordu artık. Gözleri bir noktaya sabitlenmişti.
“Peki,” dedi sonunda, “ya hedefim yoksa?”
Cemil gözlerini gökyüzüne çevirdi, sonra tekrar Ali’ye döndü.
“O zaman sadece yaşarsın. Sürüklenirsin. Her sabah uyanır, ama neden yaşadığını bilmezsin. Hikmet şöyle sorar:
“Necisin? Nereden geliyorsun? Ve Nereye gidiyorsun?”’ 19.Söz Üçüncü Reşha
Belki de bu soru her sabah kapında duruyordur. Ama sen cevap vermiyorsundur.”
O an kafenin ışıkları hafifçe titredi. Sokaktan geçen bir simitçinin sesi geldi.
Ali başını ellerinin arasına aldı. Uzun uzun sustu. Sonra gözleri dolu dolu konuştu:
“Ve ben… memnun da değilim. Hep bir şeyler eksik. Ne alsam, ne yesem, ne giysem… yetmiyor.”
Cemil bir mendil çıkardı, Ali’nin önüne bıraktı.
“Çünkü şükürsüzlük, kalbi aç bırakır. Kur’an der ki: ‘Eğer şükrederseniz, elbette artırırım.’ Sen hep eksik olana baktın. Olanı göremedin.”
Son bir sessizlik indi masaya. Sonra Ali başını kaldırdı, gözlerini Cemil’in gözlerine dikti.
“Peki Cemil… ne yapayım?”
Cemil gülümsedi.
“Bir adım at. Sessiz ama samimi. Bugün bir yürüyüş yap. Bir dua et. Bir kitap aç. Geceni huzurla kapat. Kendine yeniden merhaba de. Rabbine içinden bir selam gönder. “Çünkü kim bir hayır işlerse, ona on katı vardır.” (En’âm, 160)
Yağmur durmuştu. Güneş yeniden belirmişti. Kafenin penceresi bu kez dışarıyı daha net gösteriyordu. Ali gülümsedi. Belki ilk kez… içinden gelerek.
Ve hayat, belki de o gün başladı yeniden.