![]()
Beni tanıyorsun. Her yerde görebileceğin biriyim. Belki de ben “Sen”im. Hep “sonra” diyen adamım.
Yetmiş yedi yaşındayım. Ve şimdi söyleyeceğim şeyi gerçekten iyi dinle: Yaşlanmakla ilgili bildiğini sandığın pek çok şey yanlış. Bunu sana söylemesi gereken insanlar—annen-baban, öğretmenlerin, toplum—ya bilmiyorlar ya da farkında olmadan seni oyalıyorlar.
Ben de hayatımın ilk elli yılını, muhtemelen senin de inandığın aynı yalanlarla yaşadım. Kariyerim vardı, evim vardı, “saygı duyulan” biriydim. Dışarıdan bakınca eksik bir şey yoktu.
Ama elli beş yaşımda bir kalp krizi geçirdim ve bildiğimi sandığım her şey yerle bir oldu. O günden bu yana geçen yıllar, hayatı, ölümü ve ikisinin arasındaki her şeyi nasıl gördüğümü kökten değiştirdi.
Bunları anlatmamın sebebi seni etkilemek ya da vaaz vermek değil. Zamanım tükeniyor. Ve senin, çok geç olmadan duyman gereken şeyler var.
Elli beş yaşımdaydım. Bir toplantıdaydık; gelecek yarı yılın programını konuşuyorduk. Bir anda oda dönmeye başladı. Sonra… karanlık. Hatırladığım bir sonraki şey, bir hastane yatağında uyanmam ve eşimin köşede dua ederken ağlıyor olmasıydı.
O yatakta korkunç bir gerçeği fark ettim: Hayatımın büyük kısmını otomatik pilotta yaşamıştım. Gerçekten yaşamıyordum… sadece “yapılması gerekenleri” yapıyordum. Rutinleri yerine getiriyor, herkesin beklentilerini karşılamaya çalışıyordum.
O Gün Ölseydim, Geride Ne Kalırdı?
Güzel bir ev mi, para mı, bir süre sonra kimsenin hatırlamayacağı başarılar mı?
İşte şimdi, muhtemelen senin de kendine söylediğin en büyük yalanları söyleyeyim:
“Zamanım var.”
“Sonra yaparım.”
“Önce şu iş bir bitsin.”
“Yaşlanınca, emekli olunca… sonunda istediğim hayatı yaşarım.”
O gün asla gelmez. Çünkü hedef çizgisi sürekli yer değiştirir. Bir şey alırsın; bu kez “bir sonrakine” ihtiyaç duyarsın. Daha çok kazanırsın; bu kez daha da fazlası gerekir. Hep bir sonraki basamağın peşinden koşarsın ve fark etmeden bir bakarsın… yıllar geçip gitmiş.
Ben bunu yaptım. Yıllarca bir merdivene tırmandım; ta ki tepeye vardığımda onun yanlış duvara dayalı olduğunu fark edene kadar. Ah! Geriye dönülmüyor ki.
Gençken kimsenin söylemediği bir şey var: Başarı, çoğu zaman aptalca bir hedeftir. Bunu, hedeflediği her şeyi elde etmiş biri olarak söylüyorum. Ticaret yaptım. Evler aldım. Saygın biri oldum. Ve biliyor musun? Hiç!
Sonra Yaparım
Üç yıl önce, altmış sekiz yaşında ölen bir arkadaşım vardı. Hayatı boyunca haftada yedi gün çalıştı. Büyük bir iş kurdu. Sürekli “sonra yaparım” derdi. Bir süre sonra trafik kazasında ölüverdi. Cenazesinde oğlu şöyle dedi:
“Babam başarılı bir adamdı ama biz hiç sevildiğimizi hissetmedik.”
Elhasıl, Bediüzzaman insanın “sonra” diyerek nasıl kaybettiğini şöyle hatırlatır:
”Elhasıl: Ey nefis! Bil ki, dünkü gün senin elinden çıktı. Yarın ise, senin elinde senet yok ki ona mâliksin. Öyle ise, hakikî ömrünü, bulunduğun gün bil; lâakal günün bir saatini, ihtiyat akçesi gibi, hakikî istikbal için teşkil olunan bir sandukça-i uhreviye olan bir mescide veya bir seccadeye at.
Sözler – Yirmi Birinci Söz
İstediğin miras bu mu?
Her Ölen Pişman Ölür
Çünkü pişmanlıkların çoğu, yanlış yaptıklarınla ilgili olmaz. Yapmadıklarınla ilgili olur. Geceleri uykum kaçınca başarısız iş anlaşmalarını düşünmüyorum. Beni ayakta tutan şeyler şunlar:
“Çok yoğunum” diye ertelediğim Umre yolculuğu…
Kardeşimle bozulan ve düzeltmeye fırsat vermediğim ilişki…
Hep yazmak isteyip hiç başlamadığım kitap…
Çocuklarımla geçirmediğim zaman…
Babam ben kırk beş yaşındayken öldü. Aramız iyi değildi. “Sonra konuşuruz” diye düşünürdüm. O an hiç gelmedi. Kalp krizi. Aniden gitti. En büyük pişmanlığım….
Kalp krizinden sonra büyük değişiklikler yaptım: İşi biraz rölantiye aldım. Önemsiz şeylere hayır demeyi öğrendim. Ertelediğim şeylere evet demeyi öğrendim. Ve bu son yirmi- yirmi beş yılda, önceki elli yılda öğrendiğimden daha fazlasını öğrendim. Çok şükür.
Önemli olan şeyler aslında son derece basit:
Sevdiğin insanlarla zaman geçirmek.
Hem dünyaya hem ahirete anlamlı gelen bir iş yapmak.
Bir şeylere sahip olmak değil—güzelce insana layık bir şeyler yaşamak.
Bediüzzaman insanın vazifesini şöyle özetler:
“İnsanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi; Hâlık-ı Kâinat’ı tanımak ve ona iman edip ibadet etmektir.”(Şualar)
Biliyorum, kulağa basit geliyor. “Tamam da paraya ihtiyacım var…” Evet, var. İşini bırak demiyorum. Ama şunu söylüyorum: Önemli olanı, önemli olmayan uğruna feda etme.
Şimdi sana bir soru soracağım. Lütfen dürüstçe cevap ver:
Yarın ölseydin, şu ana kadar yaşadığın hayattan memnun olur muydun?
Yetmiş yedi yaşındayım. Her sabah uyandığımda, ödünç alınmış bir zamanda olduğumu biliyorum. Hepimiz ödünç alınmış zamandayız. Ama gençler bunu pek fark etmiyor; kendilerini yenilmez, yaşlanmaz ve ölmez sanıyorlar.
Kapılar Kapanmadan Uyan.
Torunlarım var, üç tane. Onlara baktığımda bugünün gençlerinde gördüğüm aynı kalıpları görüyorum: Stres, kaygı, bitmeyen telaş… Onları mutlu etmeyecek şeylerin peşinden koşuyorlar. Kötü oldukları için değil; fırtınanın içinde oldukları için. Yolu göremiyorlar. Belki sen de bazen öylesin. İşte bu yüzden bu metin: Bir an durman, nefes alman ve yönünü yeniden seçmen için.
Eğer geriye dönüp otuz yaşındaki hâlimle konuşabilseydim ona şunu söylerdim:
Kariyerin için sağlığını feda etmeyi bırak.
Mutluluğu “bir gün”e ertelemeyi bırak.
Anne-babanı daha sık ara.
Hayalini kurduğun seyahatlere çık.
Seni tüketen yükümlülüklere hayır demeyi öğren.
Ve en önemlisi: Şimdi başla.
Çünkü sana söz veriyorum: “Sonra” asla gelmeyecek.
Bir hakikati de bu yaşta daha net anladım:
“İnsan, ebed için yaratılmıştır. Onun hakikî lezzetleri, ancak marifetullah, muhabbetullah, ilim gibi umur-u ebediyededir.”
(İşarat-ul İ’caz, Sure-i Bakara, 25.Âyetin tefsiri)
Said Nursi bu hızlı akışı şöyle tarif ediyor:
“Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha sür’atli akar.”
Lemalar – 17. Lema
Ben bu yaştan sonra Kur’an öğrenmeye başladım. Düzenli namaz kılıyorum. Risale-i Nur derslerine gidiyorum; vakit olmazsa internetten dinliyorum. Çocuklarımla ve torunlarımla ilişkilerimi derinleştirdim. Kırgın olduğum insanları affettim. Sayısız kez “Seni seviyorum” dedim.
Ve şimdi, önümde daha az zaman varken, otuz yaşındakinden daha mutluyum. Sır burada: Zamanın sınırlı olduğunu anladığında, gerçekten yaşamaya başlıyor insan.
Şu an, bugün, bir seçimin var. Başarının peşinden koşarak, mutluluğu erteleyerek, “sonra zaman ayırırım” diyerek yaşayabilirsin… ya da uyanabilirsin.
Zamanın sınırlı olduğunu bilerek yaşayabilirsin. Ve beklediğin hayatın, şimdi olduğunu görebilirsin.
Yetmiş yaşına gelip geriye bakıp “Keşke” demek istemiyorsan, elli yılını bunu anlamak için harcama. Benim hatalarımdan öğren. Bilinçli yaşa. Önemli olana öncelik ver.
Çünkü o “bir gün”…
Bugün.
Harika bir makale. Gerçekten çok istifade ettim. Kaleminiz hep hakkı yazmada daim olsun inşaAllah. Allah razı olsun. Baki selamlar.