![]()
Bazı günler vardır; gelir, geçer. Takvimden bir yaprak düşer, hayat kaldığı yerden devam eder.
Ama bazı günler vardır; içinize işler. Orada bir şey bırakır. Ve siz o günden sonra biraz daha farklı bir insansınızdır.
Ramazan Bayramı, ikinci türden bir gündür. En azından öyle olması gerekir.
Ama bu bayram…
Bu bayram farklı.
Bu bayramda sevinç var, evet; ama sevinç tek başına gelmiyor. Yanında hüzün var. Tekbirler yükseliyor ama o tekbirlerin arasında, çok uzaklarda, enkaz altında kalan çığlıklar var.
Sofra kuruluyor ama aynı sofra, bambaşka topraklarda, ateş ve dumanla dağıtılıyor. Bu tezat, kalbi olan her insan için bayramın neşesini bir imtihana dönüştürüyor.
Bu bir buruk bayramdır. Ve buruk bayramların da kendi gerçeği, kendi derinliği vardır.
Bir Aylık Okulun Mezuniyet Töreni
Ramazan bir okuldur. Ama sıradan bir okul değil; insanı derinden değiştiren, nefsin en girift katmanlarına inen, açlıkla tevazuu, susuzlukla minnettarlığı öğreten bir okul.
O okulda ne öğrendik?
Bir lokma ekmeğin gerçek değerini. Bir yudum suyun ne kadar büyük bir nimet olduğunu.
Sabahın ilk ışıklarında Rabbi’ne yönelmenin o tarif edilemez huzurunu. Gece karanlığında tilavet edilen ayetlerin kalbe işleyişini.
Ve şimdi bayram geldi. Mezuniyet töreninin adı bu.
Tam bayram sevincine hazırlanırken, İran’ın Minab kentinden gelen haberle dünya bir kez daha utanca boğuldu. 165 masum kız çocuğu ve onları canı pahasına siper eden 5 muallim, bir okulun yıkıntıları arasında son nefeslerini verdiler.
Niyetleri sahurdu, akıbetleri şehadet oldu; onlar iftara değil; mutlak adaletin kurulacağı o büyük mahkemeye yetişmek üzere yola çıktılar.
Bayram o haber üstüne geldi. Tekbirler o hüzün üstüne yükseldi. Ve insan sordu kendine:
Bu sevinç nasıl taşınır?
Bu şükür nasıl tutulur, bu ağırlığın altında?
Kutsala İhanet: İftar Sofrasında Kanlı Ekmek
Bu vahşetin, rahmet ve mağfiret ayı olan Ramazan’da gerçekleşmiş olması, zulmün ulaştığı pervasızlığın en acı kanıtıdır.
İnsanların arınma ve barış için dua ettiği bir iklimde, çocukların üzerine bombalar yağdırmak; sadece insan haklarına değil, insanlığın tüm kutsal değerlerine karşı girişilmiş bir savaştır.
Minab’daki yavrular belki de o akşamki iftarın heyecanıyla dersteydiler.
Gazze’deki çocuklar ise aylardır açlığın ve susuzluğun pençesinde, gökten bir yardım eli beklerken ölümle tanıştılar.
Coğrafyalar farklı olsa da, dökülen kanın rengi ve yetim kalan hayallerin sızısı birdir.
Ramazan’ın o manevi sükûneti, modern zamanın acımasız hesaplarıyla feryatlara boğuldu. İftar sofralarına ekmek değil, ateş ve barut düştü.
Ve biz bu sofraların karşısında oturuyoruz, bayram yemeğimizi yiyoruz.
Bu çelişkiyle nasıl yüzleşeceğiz?
Belki de yüzleşmek, kaçmaktan daha büyük bir ibadettir.
Toplu İftarın Sevinci, Ortak Yasın Hüznüyle
Her günkü iftarın kendine özgü bir sihri vardır. Gün boyu süren o uzun sabır, ezan sesiyle birden çözülür. İlk su yudumundaki o derin nefes, tarif edilemez bir andır.
Ramazan Bayramı, işte o iftarın otuz günlük büyük toplamıdır.
Aynı anda Kahire’de, İstanbul’da, Kuala Lumpur’da, Nairobi’de, Londra’da milyonlarca insan aynı tekbiri getiriyor.
Aynı sabahın ilk ışıklarında aynı namazı kılıyor. Aynı Rabb’e aynı hamd ile yöneliyor.
Bu tablo karşısında insan küçülür; ama güzel bir küçülmedir bu.
Kendini büyük bir bütünün parçası olarak hissetmenin o derin huzurudur.
Ama bu yıl, o global ses içinde başka bir ses daha var.
Minab’daki annenin çığlığı.
Gazze’nin yıllardır dinmeyen feryadı.
Enkaz altında kalan masumların son nefesleri. O sesler de bu tekbirlerin içinde. Fark etmek istesek de istemesek de.
Ve belki de gerçek bayram, o farkındalıkla başlar.
Çünkü kardeşinin acısını duymayanın sevinci, ruhsuz bir merasimden ibarettir.
Bağışlanmışlığın Sabahı
Bayram sabahı farklı bir sabah. Güneş her sabah doğar. Ama bu sabah bir şey daha doğuyor:
Bağışlanmışlığın fecri.
“Dikkat ediniz, müjde size! Rabbiniz sizi bağışladı, evlerinize doğru yola ermiş olarak dönünüz.” (el-Tergîb ve’t-Terhîb Trc. 2:332. – Bayram sabahı meleklerin seslenişi olarak rivayet edilen hadis-i şeriften iktibas).
Bu müjdeyle karşılaşan bir insan nasıl bir insan olabilir?
Düşünün; bir ömür boyu biriktirdiğiniz yüklerin hepsini taşıyarak bir sabah uyandınız. Ve o sabah birisi size şunu söyledi:
“Temizlendi. Hepsi silindi. Şimdi yeni bir sayfayla çık.”
İşte Ramazan Bayramı budur.
Ama aynı sabah, başka bir yerde, bir anne kızının fotoğrafına bakıyor.
Yeni kıyafetini giymeden giden bir çocuğun fotoğrafına.
Bayramını göremeden toprağa düşen bir meleğin fotoğrafına.
Ve o anne de aynı sabahın içinde.
Aynı güneş onun üstüne de doğuyor.
Bağışlanmışlık gerçekse, mazlum da bu müjdenin muhatabıdır.
Zalim ise…
Tarihin ve adaletin hesabıyla karşı karşıyadır.
Zira mutlak adalet, bu dünyada yarım kalan hesapların ahirette tamamlanacağı vaadidir.
Tek Bir Fail, Binlerce Kurban
Gazze’de aylardır süregelen sistematik yıkım, modern dünyanın gözleri önünde bir vicdan sınavına dönüşmüştür.
Minab’daki 165 küçük tabut ile Gazze’nin isimsiz toplu mezarları arasındaki bağ, kullanılan mühimmattan daha derindir.
Bu bağ, ötekileştirilen hayatların değersizleştirilmesidir.
Güç sahiplerinin stratejik haritalarında birer istatistik olarak görülen noktaların, gerçekte Ramazan’ın bereketini bekleyen insanlar olduğunu unutmaktır.
Sorumlu, sadece tetiği çeken değil; bu kıyıma sessiz kalarak rıza gösteren global vicdan tutulmasıdır.
Hangi güvenlik doktrini, bir çocuğun parçalanmış oyuncağını veya bir iftar sofrasının kanla dağıtılmasını meşrulaştırabilir?
Zulüm, coğrafya değiştirse de failin soğuk ve hesapçı yüzü hiç değişmemektedir.
Şükür Akademisi Olarak Bayram
Bayramda sofralar kurulur. Tatlılar yapılır, hediyeler verilir, çocuklar sevinir. Bunlar güzeldir; bunlar olmalıdır.
Ama bu yıl o sofraya otururken kim olduğumuzu bilmek, hem kendimize hem de uzaktaki kardeşlerimize borcumuzdur.
“Elmas mâhiyetindeki ni‘met, kömüre kalb olur.” (Bediüzzaman Said Nursi, Şükür Risalesi).
Bayram sofrası bir elmas olabilir. Ya da sadece dolu bir masa. Fark, sofranın büyüklüğünde değil; oturan insanın bakışındadır.
Bu yıl o bakış biraz farklı olmalı.
Önümdeki nimetin şükrünü taşırken, aynı anda onun farkında olmak:
Uzakta bir çocuk bu sofraya oturabilmek için hayatta olmayı dahi bulamadı.
Şükrün en derin hali, belki budur:
Minnet ile farkındalığı aynı anda taşıyabilmek. Eksik olan tabağın hüznünü, elimizdeki tabağın hamdıyla birleştirebilmek.
Kabristanlar ve Vicdanlar
Bayramda müminler kabristanlara gider. Fatihalar okur, dualar eder. Bu yalnızca bir gelenek değil; derin bir hakikatin yaşanmasıdır.
Bu yıl o kabirler daha da kalabalık.
Minab’dakileri ekleyin. Gazze’nin isimsiz mezarlarını ekleyin.
Adını bilmediğimiz topraklardaki mazlumları ekleyin.
Sevinç günümüzde onları hatırlamak, sofra kurulurken onlara dua etmek; bu şükrün en somut halidir.
Çünkü şükür yalnızca elindekiler için değil, kayıpları bile bir hikmet ve sabırla karşılayabilmektir.
Ve bir gün biz de orada olacağız. Birisi bize Fatiha okuyacak, dua edecek. Bu bilinçle bayram yaşayan insan; hem şükür ediyor, hem de şu hakikati kalbinde taşıyor demektir:
“En büyük bayram, iman ile kabre girebilmektir.”
Ayağa Kalkma Vakti
Bugün dünya sadece ölen evlatlarına değil, kendi iflas eden insanlığına bir ağıt yakıyor.
Unutulmamalıdır: Çocuklar uyurken susulur, ama çocuklar öldürülürken ayağa kalkılır.
Ramazan’ın bu hüzünlü günlerinde, Minab’dan Gazze’ye uzanan bu feryat, insanlığın son sınavıdır. Eğer bugün dilsiz kalırsak, yarın anlatacak bir insanlık hikâyemiz kalmayacaktır.
Bayram tekbirlerini getirin. Ama tekbiri yalnızca ibadet olarak değil, bir ilan olarak getirin:
Allah en büyüktür. Yani zalimin gücü de, acımasız stratejiler de, enkaz altında kalan masumlara rağmen inşa edilen düzenler de, O’nun büyüklüğünün karşısında hiçtir.
Bu tekbir; milyonlarca ağızdan yükseldiğinde, hem bir şükür hem bir itiraz hem de bir umuttur. Bu ses, adaletin er ya da geç geleceğine dair sarsılmaz bir inancın haykırışıdır.
Kardeşliği Yenilemek
Bayramın en güzel anlarından biri, tokalaşma anıdır. İki el buluşur. İki bakış kesişir. Ve söylenir:
“Bayramınız mübarek olsun.”
Sahabenin dilinden o tebrikleşme bambaşka bir anlam taşıyordu:
“Bârekâllâhü lenâ ve leküm.” (Allah bizden de, sizden de kabul etsin.) (Beyhakî, Sünen-i Kübrâ – Sahabe arasındaki bayramlaşma geleneği).
“Kabul etsin.”
Bu iki kelime her şeyi değiştiriyor. O tokalaşma artık iki insanın “Ben de senin gibi bu Ramazan’ı geçirdim, biz ikimiz de aynı Rabb’e yöneldik” demesidir.
Bu yıl o tokalaşmaya bir şey daha eklenebilir:
“Ve biz ikimiz de aynı ümmetten, aynı acıdan, aynı sorudan payımıza düşeni taşıyoruz.”
Bayram, kalplerin birbirine açıldığı gündür. Bu yıl o kalpler biraz daha geniş açılsın; uzaktaki kardeşi de içine alsın.
Çünkü birbirinin acısını hissetmeyenler, gerçek anlamda “bir” olamazlar.
Bayram ve Yasın Ağırlığı
Bayram biter. Tatil sona erer. Kıyafetler dolaba kalkar. Sofralar dağılır. Ama bir şey kalabilir:
O bakış.
Ramazan’ın öğrettiği, şükür ve adalet bilincinin derinleştirdiği o bakış.
Nimeti nimet olarak gören, ama aynı zamanda o nimetin yanındaki acıyı da görmekten kaçınmayan bakış.
O bakışla bayram yaşayan insan; yeni kıyafet giyse de giymese de, büyük sofralar kursa da kuramazsa da, gerçek bir bayram yaşıyor demektir.
Çünkü gerçek bayram; dışarıda değil, içeridedir. Kalpte kurulan sofradır.
Hem minnetle hem farkındalıkla dolan gözlerdedir.
“Elhamdülillah” diyebilen, ardından “Ya Rabbi, mazluma yardım et” diyebilen dudaklardadır.
Hüküm bellidir ve değişmeyecektir:
Vurulanlar masum, vuranlar cani. Ve mazlumun duası, semaya yükselen en güçlü sesin ta kendisidir.
“Mazlumun bedduasından sakın; çünkü onunla Allah arasında perde yoktur.” (Buhârî, Zekât; Müslim, Îmân).
Cenab-ı Hak, bu bayramı İslam âlemi için bir kurtuluşun başlangıcı eylesin. Mazlumlara sabır ve zafer, zalimlere adalet nasip etsin.
Bayramınız mübarek, kalbiniz şükür ve şefkatle dolu olsun.