Çamurla elmas arasında insan

Büyük ırmakların sularını her an yenileyişi gibi, ruhum da her an yenileniyor. Bazen hayat bir masal kitabı gibi geliyor. Çocukluğumda okuduğum bir masal kitabı gibi… Okuduklarımın hepsini sabahleyin unuturdum. Ama artık hayat masal değil. Ağlayan bir gözden dökülen her damladan da sorumluyuz.

Hayat bir duruş, hayat bir bakıştır. Ruhun penceresi olan gözlerden mü’mince bir bakıştır, Müslümanca ve sağlamca bir duruştur. Her an bir saf belirlemedir. Ya nefsin ardındasın, ya şeytanın yanındasın ya da Allah’ın safındasın. Çamurla elmas arasında insan…

Sen kim olduğuna karar veremediğin zaman senin kim olduğuna başkası karar verecektir. Kim olduğunu, neden dünyada bulunduğunu, vazifeni Nurlarla öğren.

Sen kendini yönetemediğin zaman, başkası seni yönetecektir. Nefsine hâkim olmayı Nurlarla öğren. Sen gemini yürütemediğin zaman, korsanlar ve eşkıyalar onu yürütecektir. Nurlardan dersini al da, geminin dümenini düzgün tutmayı Nurlardan öğren.

Her şey ama her şey Allah’ın bilgisi dâhilindedir. Yarın doğacak güneş, hangi yönden doğacak diye sorarlarsa sana, de ki “Bunu ancak Rabbim bilir.”

Öleceğimizi bile bile yaşıyoruz. Bundan daha büyük bir gerçek yoktur.

Bu hayat böyle mi yaşanmalı?

Ey Rabbim! Ey güneşin, ayın, yıldızların, ışık veren her şeyin yaratıcısı Rabbim! Ey dalgaların, kuşların, rüzgârların, denizlerde akıp giden gemilerin, batan güneşlerin yaratıcısı, her şeyin, her şeyin yaratıcısı Rabbim! Kapanan pencerelerimizi aç, zindanımızın kapısını aç. Senin gücün karanlık geceleri de aydınlatmaya yeter. Meded! Ey Rahmanü’r-Rahîmim, merhamet et!

Kozamın içindeki ipekböceği gibi uyuyorum. Sevgisiz, şefkatsiz, sorunlar içinde çözüm arıyorum. Bir Sen varsın, bir de Habibin…

Geçiyor, gidiyoruz aynalara baka baka. Bakalım, bakalım da ‘Ne görüyorsunuz?’ diye, ya da ‘Ne gördünüz?’ diye soran yok şimdilik. Şimdilik her şey yolunda gözüküyor. Yanlışa, günaha, haksızlığa razı olmayan bir yanımız da yok değil. O devamlı dövüyor, tozunu alıyor bir yanımızın. Gözünü kapamayan, aldanmayan, kanmayan bir yanımız var. Bunu bilmeyen mi var?

Ne yapsak da güzel bir iz bıraksak şu dünyada, şu dünya sahillerinde? Çamurla elmas arası dönme dolap. Bir o yanda, bir bu yanda insan. Çamurla elmas arası insan…

Dalgalar çarçabuk örtüyor ayak izlerimizi. İnadına bir iz bırakayım diye çabalıyorum, olmuyor… Bir dalga hemen de haber almışçasına yetişiyor. Dalgalarla boğuşa boğuşa yürüyorum, geçiyorum sahillerden. Bir iz bırakamıyorum. Geriye doğru baktığımda hiçbir iz yok, bulamıyorum, göremiyorum. Dalgalarla eğleniyorum ya da dalgalar benimle. Siliniyor her şey, ne varsa, geride bıraktığımız ne varsa, her şey siliniyor birer birer. Sıfıra sıfır, elde var sıfır…

Dünya bir kararda kalmaz, insan da öyle… Dünya dalgalı deniz, insan da öyle… Dünya bir değirmendir döner; insanoğlu bir fenerdir, bir gün söner… Siliniyor sahildeki izler gibi her şey. Bir teselli var, dünyada eken, ahirette biçen olacak. Şişeden dökülen su gibi akıp gidiyor hayat, su gibi akıp gidiyor.

Su, yolunu arar, bense kana kana içmek için çeşmeler ararım. O çeşme, bu çeşme… Bitmez yolculuğum… Her çeşme başında daha da artar susuzluğum.

Ayaklarım çıplak. Sahilde bir iz de yok… Dalgalar yuttu…

Her yönden saldırıya geçiyor. Kim mi? Fanilik elbette, kim olacak? İçimi eritiyor, buz gibi esiyor rüzgâr. Sana burada hayat yok. Sesini kısacağım, sesini susturacağım diyor. Baskın çıkıyor deniz kokulu rüzgâr. Fanilik ruhumu üşütüyor. Sahilde iz yok. Çeşmelerde su yok. Aynalarda görüntü yok. Yok, yok, yok…

Nerdeyim ben Allah aşkına, nerdeyim? Öyle bir Var’ın yanındayım ki, o kadar yokum işte… Varlığımdan utanıyorum…

Akıntıya kapılıp gidenler, çöpten bile meded beklerler.

Yokluğunu bilmek de O’nun varlığına nispetle mümkün. O zaman, “O kadar varım” mı demeliyim, öyle mi bilmeliyim? Yok olmadan, kaybolmadan, bir köşede metruk bir eşya gibi fırlatıp atılmadan güneşe çıkmak yok, ışığı görmek yok… Özlemeden kavuşmak yok. Aşk yok… Gönlü kaynamayana, içi kıpırdamayana yok işte, aşk da yok…

Âşığın gönlü dağlar yıkardı eskiden. Şimdi öyle sâfî, öyle gölgesiz aşk da yok. Kuru gözde yaş da yok, bu derde ilâç da yok…

Bitti artık nasibim, ne varsa hepsi bu kadar. Gün bitimli, hayat ölümlü… Bu tüllenen ve gölgelenen dünyada, nasibim bu kadar mıydı?

Bir kuş bir çalıya sığınır da kendini kurtarır. Bir kuş kadar da mı olamam? Mercî ve melce bilip de Rabbime niye sığınamam, yazık…

Ayak izin bile yok. Kendine özgü bir sesin bile yok… Bir rüzgâr aldı nefesini götürdü, bir dalga da ayak izlerini. Sor bakalım şimdi, senden yarına kalacak ne var? Soracaklar bir gün, ne dersin, neylersin, kalbini neyle tesellî edersin? Sana lâzım olacak reçete Nurlarda işte. Aç, neresi rast gelirse gelsin Mesnevî-i Nuriye’nin, her sayfadaki her cümle, dalgalı sahillerin ışıldayan deniz feneridir. Bilesin, kendine gelesin. Açıp okuyasın İnşallah.

Uyandım uykulardan şükür ki… Hem de ne derin uykulardan. Nurlarla, Üstadla…

Bir lokma karın doyurmaz, ama bir Söz ruhu doyurur. Nurların kapısını çal. Bir müşteri için de olsa dükkân açılır. Belli mi olur, bir yiğit kırk yılda meydana gelirmiş. Nefsine söz geçirenden âlâ yiğit mi olur?

Yanan yakar. Bir mumdan bin mum yanar. “Hatam, günahım çok. Eğriyim” deme. Eğri bacanın da dumanı düzgün çıkar. Eğri ağaçsız orman bile olmaz. İnsanda her zaman için ümit var. Çamurla elmas arasında insan…

Nurların ışığında kâinat kitabını okumalı. Okuduğunu anlamalı, anladığını anlatmalı ve yaşamalı. Dağın içinde ne var diye, gerçekten de ne var diye bakmak gerek dağlara. Ara vermeden bakmak gerek. Bulutların içinde ne olduğunu, çiçekte, çekirdekte ne olduğunu öğrenmek için aralıksız onların da yüzüne bakmak gerek. Bulutlar, yağmurlar, karlar, baharlar.. Gerçekten onların da içinde ne olduğunu öğrenmek için ara vermeden bakmalıyız.

Ölüme de öyle bakmalı. Hayatın içinde bir yerlerde gizli olan ölüme de. Ne olduğunu öğrenmek için gerçek yüzünü görmek, öğrenmek için, ara vermeden hayatın içindeki ölüme de bakabilmeli insan.

Gencecik bir insanın, ‘Ölmek istemiyorum’ diye ağlayan bir insanın sesine de kulak vermeli insan. Nasıl susturabiliriz, nasıl teselli edebiliriz bu sesi? Elimizde yoksa bu asrın reçetesi, Ayetü’l-Kübrâ’sı, Haşir Risâlesi, yoksa elimizde Nur Risâlesi, nasıl cevap verebiliriz bunlara?

Sahilde yoksun, yollarda aynalarda yoksun. Dikkat et izlerin, görüntülerin kaybolduğu gibi sen de kaybolmayasın. Çamurla elmas arasında bir yerdesin. Dikkat et, kayıp gitmeyesin. Kaybetmeyesin en kıymetli sermayeni, yitirmeyesin.

Yetişin ey kıymet bilenler! Yetişin ey insana insan olduğu için değer verenler… Bir dal uzatın Nurlardan. Boğulmak üzere olanları görenler…

Yetiş ey Hak! Yetiş ey Rab! Yetiş Allah’ım, yetiş! Aradığınız inci işte burada desinler. Çamurdan inciye, elmasa dönüştürsünler seni. Kıymet bilen ellerde değerlensin hayatın. Nurun kucağına, bağrına düşsün. Çekirdeğimiz ağaç olsun, binler meyve veren. Budur Rabbimizden niyazımız.

Çamurla elmas arasında insan… Ya çamurda kalacak, ya elmas olacak… Seçmek de elimizde…

Sevgili ağabeyim Haydar Gündüzalp’e en samimî duâ ile ve duâlarını bekleyerek…

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*