![]()
Bazı şiirler yazılmaz.
Yaşanır.
Bazı dizeler mürekkepten doğmaz.
Gözyaşından süzülür.
1915.
Mehmet Akif çöldedir.
Bedeni El-Muazzam’ın kavurucu kumlarında, ruhu Çanakkale’nin siperlerindedir.
Her telgrafçının yüzüne bakar. Her habercinin gözünü arar.
“Geçtiler mi? Düştü mü payitaht?”
Soruyu sormaz bile. Yüreği sorar.
Sonra haber gelir.
Çanakkale geçilemedi.
Kerpiç bir oda. Titrek bir şamdan. Ve hıçkıra hıçkıra diz çökmüş bir adam.
Sabah ufku ağardığında elindeki kâğıtlarda bir destan duruyordu.
Aruzun kadim musikisiyle örülmüş, top seslerinin ritmini, kalp atışlarının hızını içine almış bir destan.
Çünkü Akif biliyordu:
Bu kadar büyük bir acıyı taşıyabilecek tek kalıp, aruzun o derin nefesiydi.
Maske Düşüyor
“Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?”
Bu bir soru değil. Bu bir çığlık.
Dünyanın dört bir yanından geliyorlar.
Avustralya’dan, Kanada’dan, Hindistan’dan.
Farklı diller, farklı yüzler, farklı deriler.
Ama tek bir ortaklıkları var:
Vahşet.
Ve Akif soruyor:
Buna medeniyet mi diyorsunuz?
“Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.”
Bu bir hakaret değil. Bu bir teşhistir.
Yüz yıllık yalanın adını koymaktır.
Burada durup düşünmek gerekiyor.
Wilfred Owen aynı savaşı Batı cephesinde yaşıyor ve diyor ki: “Anlamsız.”
Siegfried Sassoon diyor ki: “Çılgınlık.”
Onlar için savaş, kurumların insanı nasıl öğüttüğünün hikâyesi.
Akif için değil.
Akif için Çanakkale, imanın teknolojiye verdiği varoluş cevabıdır.
Ve bu fark, her şeyi değiştirir.
O Dize
Akif savaşı güzelleştirmez. Örtmez. Saklamaz.
Doğrudan girer siperin içine. Doğrudan gösterir.
“Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam, Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.”
Sonra gelir o dize.
“Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak…”
Dur. Bir an dur.
Bu sadece bir savaş imgesi değil. Bu bir annenin evladı. Bir çocuğun babası. Bir köyün yiğidi.
İnsan, bu dizeleri okurken içinden bir şey kırılır. Kırılması gerekir zaten.
Ve tam bu noktada Akif bir yaman tezadı önümüze koyar.
Bir tarafta çelik. Barut. Zırh. Binlerce tonluk donanma.
Diğer tarafta ne var?
Çıplak göğüs. Ve iman.
“Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!”
Tarih bu yaman çelişkiyi Mehmetçiğin lehine çözdü.
Ama bugün kim gülüyor?
Bugün de Yanıyor Çocuklar
Şimdi bir an için 1915’ten çıkalım.
Gazze. Sudan. Yemen. Suriye. Myanmar.
Listesi bitmez.
Bugün de anneler çığlık atıyor. Bugün de çocuklar enkaz altında kalıyor. Bugün de zırhlı teknoloji, çıplak bedenler üzerinde dolaşıyor. Bugün de “medeniyet” adına vahşet işleniyor.
Akif’in o sorusu 1915’te sorulmuştu:
“Var mı ki dünyâda eşi?”
Bugün cevap acı:
Var. Çok var.
Medeniyetin maskesi düştü mü?
Hayır. Sadece daha pahalı bir maske takıldı.
Göklerdeki demir kuşlar değişti, vahşetin yüzü değişmedi.
Kameralar her yere girdi, vicdan hiçbir yere girmedi.
Akif’in o çığlığı bugün de yankılanıyor.
Çünkü insanlık hâlâ aynı soruyla baş başa:
Güç mü? Yoksa hak mı?
Bedir’den Çanakkale’ye Uzanan Hat
“Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid’i… Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.”
Dur. Bu iki dize için bir nefes al.
Akif burada şehidi tarihe gömmüyor. Tarihten çekip çıkarıyor.
Bedir, İslam’ın ilk varoluş savaşıdır. Sayıca az, imanca büyük.
Çanakkale, asırlar sonra aynı ruhun aynı kararla dikilişidir. Akif bu kıyasla şunu söylüyor:
“Sen onlarsın.”
Ve işte tam burada şiir milliyetçilik şiiri olmaktan çıkar. Bir iman destanı olur. Evrensel olur. Çünkü sorduğu soru evrenseldir:
Bir insan, hangi değerler için son nefesini verebilir?
Şairin Aczi, Şiirin Gücü
Şiirin sonunda Akif susar.
Artık anlatmaya değil, teslim olmaya gelmiştir.
“Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? ‘Gömelim gel seni tarihe’ desem, sığmazsın.”
Kâbe’yi dikmek ister başına. Gök kubbeyi örtü yapmak ister. Yıldızları avize etmek ister. Mehtabı yanı başına getirmek ister.
Yine de der ki:
“Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.”
İşte gerçek büyüklük bu. Şairin kelimelerinin şehidin önünde diz çökmesi. Dilin susmak zorunda kalması.
Son Söz: Açık Kucak
“Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber, Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.”
Bitti.
Başka söze gerek yok.
O şehidin yatacağı yer, toprağın altı değildir. Tarihin sayfaları değildir. Mermer anıtlar değildir.
Peygamber kucak açmıştır. Mesele kapanmıştır.
Bir çöl gecesinde doğdu bu şiir. Bir şamdanın ışığında yazıldı. Bir şairin gözyaşlarıyla mühürlendi.
Aradan yüz on yıl geçti.
Ama Akif’in sorusu hâlâ havada asılı:
Medeniyet nedir? Güç nedir? Ve insan, ne uğruna bu kadar büyük olabilir?
Bu soruyu bugün de sormak zorundayız. Gazze’nin enkazına bakarak. Yemen’in açlığına bakarak. Her sivil ölümde yeniden yeniden.
Çünkü Çanakkale bitmedi. Sadece sahnesi değişti.
Ve Akif’in şiiri bu yüzden tarihe gömülmüyor.
Her neslin yüreğinde yeniden doğuyor.
Her okunduğunda yeniden yazılıyor.
Çünkü bazı hakikatler vardır; asırlara sığmaz.
Sadece ruha sığar.