Çaycı Emin Bey

İnsan vatansız olmaz, vatan da insansız.

Her insan bir yerde doğar. Doğduğu ülke vatanı, şehirse memleketidir. İnsan oraları o hisle sever. Memleketinde yurt yuva kurup ev bark yapar ve hep orada yaşamak ister.

İnsanların çoğu bu isteğini gerçekleştirir ve ömrünü vatanında geçirir. Fakat herkes o şansa sahip değildir.

İnsan bazen vatanından göçmek zorunda kalır, bazen bir başka ülkeye ilticâ eder, bazen de memleketinden başka bir şehre sürgün edilir.

Cemiyet içinde, bu mecburî ve zarurî hayat hâllerinin hiçbirini yaşamayan insan çoktur elbette. İçlerinden herhangi birine mecbur edilenler de az değildir, ama üçünü birden yaşayan insan da vardır.

Bazıları tek başına çeker bu zorlukları, bazıları eşi, dostu, akrabası, arkadaşı ile. Bazıları ise ailece, sülâlece, hanedanca, aşiretçe göçe zorlanır, ilticaya mecbur bırakılır, sürgüne mahkûm edilir.

Topluca böyle bir azaba duçar olanların pek çoğu göç, iltica veya sürgün sırasında ölür. Sağ kalanların ekseriyeti de kişiliğini, kimliğini, adını, sanını, kabiliyetini, maharetini kaybeder ve sadece nefes alıp vermekten ibaret olan basit bir hayat yaşar.

O insanlardan çok azı ise, içindeki vatan sevgisini kaybetmez. Bir gün oraya dönme iştiyakı içinde çalışır çabalar, araştırır inceler. Gurbette, vatanda bile bulamayacağı maharetler, meziyetler kazanır, yeni adlar, farklı sıfatlar alır ve âdeta yeniden doğarak orayı vatan addeder.

Çaycı Emin Beyin serencamı da işte böyle bir hâlin tezahürüdür.

***

Onun adı Yemen’di. Soyadı kanunu çıkınca Çayır soyadını aldı.

İran taraflarında, beylik kurabilecek hususiyetlere sahip olan Küresin aşiretinin ağasıydı. İran Şahının, vatanla bağlarını koparma plânları yaptığını öğrenince Şikaka aşireti beyi Simko lâkaplı İsmail Ağa ile birlikte Şah’a mukavemet etme hazırlıklarına başladılar.

Kısa zaman içinde elli bin süvari donattılar. Bunu haber alan Şah, onları sulh görüşmeleri yapmak için saraya dâvet etti. Dâveti kabul eden Yemen Bey ve İsmail Ağa görüşmeye giderken pusuya düşürülürler.

Şünu’da çıkan çatışmada İsmail Ağa öldü. Pusudan sağ çıkan Yemen Bey, artık orada yaşamanın mümkün olmadığını anlayınca aşireti ile birlikte Türkiye’ye iltica etti ve Van’ın Zeranis Köyü civarına yerleşti.

Maksadı Anadolu’yu vatan edinmek ve milleti için çalışmaktı, fakat olmadı. Aşiretin gücünden korkan hükümet, aileyi dağıtma cihetine gitti ve Şeyh Said isyanını bahane ederek kardeşini Kayseri’ye, Yemen Beyi de Kastamonu’ya sürgün etti.

Çok zor şartlar altında Kastamonu’ya gelen ve Nasrullah Camii’nin avlusunda küçük bir çay ocağı işleterek ailesinin geçimini sağlamaya çalışan Yemen Bey, aradan yıllar geçmesine rağmen, içinde kor hâlinde duran vatan hasretinin de tesiriyle Şark ahvâlli insanlara hep farklı bir yakınlık duydu.

Bir gün şadırvana su almaya gittiğinde, her hâli ile hürmet telkin eden sarıklı, cübbeli bir zat görünce içindeki hasret hissi hareketlendi. Etrafına şöyle bir göz attıktan sonra ona doğru yaklaştı.

“Nerelisin kurban?” diye sordu.

O zat, Bediüzzaman Said Nursî idi. “Beni takip ediyorlar. Bana yaklaşma, sana zarar gelmesin” dedi usulca. Sonra doldurduğu ibriğini eline aldı ve ağır adımlarla çarşıya doğru yürüdü.

Kendisi de bir sürgün olduğu için Said Nursî’nin hâlinden anlayan Yemen Bey onu takip etti. Karakola girdiğini görünce pek şaşırmadı, ama onun büyük bir âlim olduğunu ve orada ikamet ettiğini öğrenince hayretler içinde kaldı.

Said Nursî’nin isteği üzerine yatağını satın aldı. Ardından günlük bir para mukabilinde ona kiraya verdi. O da her gün kirasını almak bahanesi ile onun yanına gelerek hizmetlerini görmeye başladı.

Bediüzzaman, birkaç ay sonra karakolun karşısındaki ahşap eve taşınınca yanına gitmek için herhangi bir bahane bulmaya ihtiyaç kalmadı. Günün belli vakitlerinde giderek kendisine tekabül eden hizmetleri yaptı.

Bu tanışma ve konuşmalar sırasında Bediüzzaman, adının Yemen olduğunu bildiği halde ona Emin diye hitap etti. Bu hitap onun da hoşuna gitti ve o günden sonra hep Emin ismini kullandı. Nur Talebeleri bu ismi hep çaycı sıfatı ile birlikte telâffuz ettiler.

Çaycı Emin Bey, ilk zamanlar tek başına hem çaycılık yapmaya, hem de Üstadına hizmete devam etti. Hep işinden ziyade hizmete öncelik verdiğinden çay ocağında bazı aksamalar oldu ise de o bundan hiç şikâyet etmedi.

Bir süre sonra Mehmed Feyzi Efendi de Said Nursî’nin hizmetine girince hizmetleri birlikte yürütmeye karar verdiler. Aralarında yaptıkları vazife taksiminde Çaycı Emin’e; sabahları erkenden gelip sobayı yakma, evi temizleme, çarşıdan erzak alarak yemeği yapma ve o vakitlerde gelen ziyaretçileri karşılama işleri düştü.

Yıllardır çay ocağı işletmesinin de tesiriyle eli o işlere yatkın olduğundan bunları yapmakta pek zorluk çekmedi. Sadece onları yapmakla kalmadı. Sair vakitlerde de fırsat buldukça Said Nursî’nin evine gitti, kırlara çıktığı zaman ona yoldaş oldu.

O gittiği her yerde Risâle-i Nurların telifi, tashihi, tanzimi, tasnifi, istinsahı gibi işlerle meşgul olduğundan ve sık sık talebelerine mektuplar yazdığından Çaycı Emin ona bu hususlarda da yardımcı oldu.

Ekseriyetle onun yanında olduğu için kendisi pek mektup yazmadı. Mehmed Feyzi, Nur Talebelerine mektup yazarken o da çoğu zaman yanında bulunduğu, mektuplarda anlatılan hadiselere şahit olduğu ve ona yardım ettiği için o mektuplarda Üstadının kendisine verdiği Emin ismini kullandı.

Said Nursî’nin muhtarlıkla, karakolla, belediye ile ve valilikle olan resmî işlerini onun adına Çaycı Emin takip ettiğinden, zamanının çoğu da onun yanında geçti. Bu vesile ile ‘zehirlendiği zaman tamamlayamadığı günlük evradını cinlerin tamamlaması, Hicaz’da yaşayan Kambur lâkaplı kutb-u azama seslenmesi, sarhoşların ıslâh olması, kaybolan bazı risâle parçalarının bulunması’ gibi onun yaşadığı pek çok harikulâde hâle, kerametvârî hadiseye ve uhrevî ahvâle bizzat şahit oldu.

Bediüzzaman’a yakın olmanın, hassaten yanında bulunmanın ve hizmetini görmenin mânevî hazzı kadar resmî, maddî ve zahirî zorlukları da vardı. Çaycı Emin Bey, o hazla birlikte zahirî zorlukları, zecrî tedbirleri ve resmî meşakkatleri de yaşadı.

Şarktan sürgün edilmesi ve Said Nursî’nin hemşehrisi olması hasebiyle Kastamonu’da yıllarca takip edildi, defalarca karakola çağırılıp sorguya çekildi, nezarete atılıp ağır işkencelere maruz bırakıldı.

Resmî makamların ona eziyet etmekten maksatları, korkutarak Bediüzzaman’dan uzaklaşmasını sağlamaktı. Lâkin o yapılanlara pek aldırmadı. Üstadı uğrunda sıkıntıya maruz bırakıldıkça sadakati arttı.

“On dokuz gün mütemadiyen tehdit ve tazyikle ifademizi aldılar. Evim arandığında iki Kur’ân-ı Kerim’den başka bir şey çıkmamıştır. 19 gün polisin hakkımızda yaptığı çok ince tahkikat neticesinde bir iki ziyaretçi ve bir hizmetçisinden başka alâkadar şahısların bulunmamadığı, böyle bir cemiyetin olmadığına en büyük delildir.”

Kendisinin, Denizli Mahkemesi’ne verdiği dilekçede bu şekilde de ifade ettiği gibi 1943 yılının Ramazan ayında, Said Nursî ile birlikte evlerine baskın yapılan, suç isnat edilecek hiçbir şey bulunmamasına rağmen cebren karakola götürülüp nezarete atılan ve on dokuz gün ağır işkenceler altında sorguya çekilen Nurcuların arasında Çaycı Emin de vardı.

Diğer Nur Talebeleri ile birlikte o da kara yolu ile Ankara’ya oradan da trenle Isparta’ya sevk edildi. Isparta Hapishanesi’nde bir ay kadar tutulduktan sonra muhakeme edilmek üzere Denizli’ye gönderildi.

Hapishane şartları zaten ağırdı. Bazı hapishane görevlileri Şark sürgünü olduğunu öğrenince ona daha fazla eziyet etmeye çalıştılar. Kendisine ve kardeşlerine reva görülen kötü muameleler arada bir ağalık damarını kabartsa da, kadere teslimiyetin tesellisi ile o hislerini yendi ve zamanını ibadetle, hizmetle geçirmeye çalıştı.

Denizli Mahkemesi’nin beraat kararı vermesi üzerine hapishaneden tahliye edilen Emin Bey tekrar sürgün yeri olan Kastamonu’ya döndü. Artık orayı sürgün yeri değil, ikinci vatanı ve aslî hizmet mahalli olarak kabul ettiğinden Nur hizmetlerine hız verdi.

Bu yüzden, 1948 yılında başlayan tevkifat furyasından da nasibini aldı ve bazı arkadaşları ile birlikte Afyon Mahkemesi’ne sevk edildi. Orada yapılan sembolik sorgulama faslından sonra da tutuklandı.

Mevsim kış olduğu için Afyon Hapishanesi’nde bütün Nur Talebeleri gibi o da çok zorluk çekti. Normal şartlarda bir insanın tahammül edemeyeceği eziyetlere ancak ibadet sürûru, hizmet şevki ve diğer mahkûmlara iman, Kur’ân hakikatlerini anlatma gayreti ile mukavemet edebildi.

1950 yılında iktidara gelen Menderes’in çıkardığı af kanunu en çok Emin Beye yaradı. O umumî af sayesinde hem Afyon Hapishanesi’nden tahliye edildi, hem de sürgün cezası kaldırıldığı için memleketine dönme imkânı buldu.

Yıllardır o aşiretine, aşireti de ona hasretti. Ailesi ile birlikte Van’a döndüğü zaman aşiret mensupları onu büyük şenliklerle karşıladılar, kurbanlar kestiler, günlerce süren ziyafetler verdiler.

Emin Bey artık sadece bir kabile reisi, aşiret ağası değildi. İnsanların, tehlikede olan imanlarını kurtarmaya çalışan bir Nur Talebesi idi. Şark insanı her zaman bir şeyhe intisap etmeye meyyal olduğundan, aşiret mensupları da Nurcu sıfatını öğrenince ona bir mânevî mürşid nazarı ile baktılar ve eksikinden daha çok sevip saydılar.

Çaycı Emin Bey, onların kendisine atfettikleri sıfatlara ve gösterdikleri aşırı hürmetkâr tavırlara fazla müdahale etmemekle birlikte Nur Talebesi vasfını hassasiyetle korumaya çalıştı. Nurcuların Çaycı Emin Bey hitaplarını, aşiret mensuplarının mutantan Yemen Bey taltiflerine tercih etti.

Bu hissin tesiriyle köyüne döndüğü zaman yaptığı ilk işlerden biri Nur dersleri başlatmak oldu. Aşiretinin ileri gelenlerini ve okumuş yazmış gençlerini toplayarak Risâle-i Nur’dan bahisler okudu.

Bunun yanı sıra Van’daki ve çevre illerdeki Nur hizmetlerine müzahir olmayı da ihmal etmedi. Haftanın muayyen günlerinde Van’a giderek derslere iştirak etti. Dönerken oradaki müdebbirlerin bazılarını alıp köyüne götürdü, mükellef ziyafetler verdi ve hem onların biraz dinlenmelerine vesile oldu, hem de köylüleri ile kaynaşmalarını sağladı.

Bir hayli meşakkatli geçen sürgün ve hapishane yıllarında yakalandığı bazı hastalıklar, memleketine döndükten sonra da artarak devam ettiği için sık sık Üstadının ziyaretine gidemeyince, arada bir yazdığı hususî mektuplarla hasretini dindirmeye çalıştı.

Said Nursî’den aldığı müsbet hareket dersi onun vefatından sonra da Emin Beyin hayatını yönlendirmeye devam etti. Nur Talebeleri ihtilâlcilerin mezalimlerine maruz kaldıkça Yemen Bey damarı kabardı ise de artık o Çaycı Emin Beydi. Her seferinde “Ah Üstadım sen bizim elimizi kolumuzu bağladın” diyerek ona duyduğu teslimiyetle kabaran hislerini teskin etmeye çalıştı.

1967 senesinde Van’da tertip edilen Bediüzzaman Mevlidi’nin akabinde vuku bulan tevkifât sırasında da oradaydı. İstanbul’da geçirdiği ağır ameliyat yüzünden yerinden kalkamayacak durumda olduğu hâlde çocuklarının yardımı ile hapishaneye gelip maznunları ziyaret etti.

“Artık bu kudsi hizmet size emanet. Ben gidiyorum” dedi vedalaşırken.

Hapishanedeki Nur Talebeleri onun, rahatsızlığından dolayı köyüne gidip bir süre orada kalacağını kastettiğini zannetmişlerdi. Lâkin onun, o veda ifadesi ile ahirete gideceğini ihsas ettiğini, ancak birkaç saat sonra Van Ulu Camii minarelerinden okunan salânın ardından adı söylenince anladılar.

Çünkü Çaycı Emin Bey 18 Ağıstos 1967 tarihinde, köye dönerken şarampole yuvarlanan arabası alev almış, o da içinde yanarak vefat etmişti. Cenazesi binlerce insanın iştirakiyle Ulu Cami’de kılınan namazı müteakip Van Kabristanı’na defnedildi.

Peygamberimizin (asm) “Yaralanarak, taunla, yıkık altında kalarak, yırtıcı hayvanların yemesiyle, suda boğulmakla, ateşte yanmakla, karın sancısıyla, zâtülcenb hastalığıyla ölmek şehitliktir” hadis-i şerifini bilenler, zahiren feci bir akıbet gibi görünen o hadiseye rahmet nazarı ile baktılar ve onun isminin önüne bir sıfat daha eklediler:

Şehid, Çaycı Emin Bey.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*