Cebimizdeki mi daha değerli, kalbimizdeki mi?

Cebimizde yüklü miktarda bir para veya kıymetli bir mücevher taşıyacak olsak, her an onu düşürmek ve çaldırmak endişesi ile hareket ederiz. Kıymetli bir şey taşıdığımız hiç aklımızdan çıkmaz. İki de bir elimiz cebimize gider, “Acaba duruyor mu?” diye kontrol ederiz. Belki de gideceğimiz yere varıncaya kadar elimiz cebimizden çıkmaz.

Yolculuğumuz sırasında, hırsızların, yankesicilerin, çapulcuların bulundukları yerlerden geçmemeye dikkat ederiz. En kısa ve en emin yollardan gitmek isteriz. Yolda birisi bize musallat olacak olsa, paramızı ve mücevherimizi korumak için onunla mücadele eder, malımızı muhafaza etmeye çalışırız. Nitekim bir kapkaççıya çantasını kaptırmamak için yerlerden sürüklenen, yaralanan ve hatta canından olan insanlar vardır.

Değerli varlıklarımız, sadece cebimizde ve çantamızda taşıdıklarımızdan ibaret değildir. Kalbimizde taşıdığımız bir hazinemiz daha var ki, dünyanın en büyük hazinesi onun bir zerresi kadar değer taşımaz. Kalbimizdeki hazinenin değerini idrak edebilseydik onu muhafaza etmek endişesiyle elimiz kalbimizin üzerinden hiç kalkmazdı.

Bu hazine, ebedî saadetimizin vesilesi olan iman cevheridir. İmanın kıymeti, hiçbir dünya malı ile ölçülmez. İman, insanın en kıymetli varlığı, en büyük zenginliğidir. Onu korumak, cebimizdeki parayı veya mücevheri korumaktan çok daha önemlidir. Dünyanın en zengin hazineleri, iman hazinesi yanında cam parçaları kadar değer ifade etmez. Cebinde taşıdığı cam parçaları için canını vermekten çekinmeyen bir insan, kalbinde taşıdığı elmaslar için aynı hassasiyeti göstermiyorsa, insanlıktan hissesi yok denecek kadar az demektir.

Kıymetli varlıkların düşmanları çok olur. Onları çalmak, gasp etmek, ele geçirmek için hırsızlar, soyguncular, kapkaççılar, çapulcular fırsat kollarlar. Her gün televizyonlarda, gazetelerde, haber sitelerinde, çeşitli soygun, kapkaç ve hırsızlık haberleri görürüz. Hatta, hırsızlar, dolandırıcılar ve kapkaççılar, daha büyük vurgunlar yapmak için bir araya gelerek çeteler ve şebekeler kuruyorlar. Malları korumak için güvenlik sistemleri geliştirildikçe, onlar da yeni yöntemler geliştirerek alınan tedbirleri boşa çıkarmaya çalışıyorlar.

Aynı durum, kalbimizde taşıdığımız iman cevheri için de geçerlidir. İmanımızı ele geçirmek, bizi ebedî saadet hazinesinden mahrum bırakıp ebed yolculuğumuzda perişan vaziyete düşürmek isteyen şeytan ve avaneleri de her an fırsat kolluyorlar. Hayat yolumuz üzerine haramlardan ve günahlardan örülü tuzaklar kurup pusular atıyorlar. Şeytan, damarlarımızda dolaşarak mahalli iman olan kalbimize kadar nüfuz ediyor, imanımıza el uzatıyor. Tek başına başaramadığı zaman da, içimizdeki düşman olan hain nefisten yardım alıyor. Nefis ve şeytan iş birliği yapıyorlar, kaleyi içten fethetmeye çalışıyorlar.

Özellikle bu zamanda, nefis ve şeytanın elinde o kadar tehlikeli silâh ve mühimmat var ki, bunlara karşı mücadele ederek imanını muhafaza etmek hiç de kolay değildir. Evlerimizdeki televizyon ve internetten tutun da, ceplerimizde taşıdığımız telefonlara, alış veriş yaptığımız mağazalardan maaşımızı aldığımız bankalara kadar pek çok vasıta düşmanın elindeki bir silâh gibi üzerimize haram ve günah mermileri yağdırıyor. İnsan içtimaî hayata hangi şeye temas etse, günah oklarına maruz kalıyor. Her bir günah ise, kalpte kara bir leke bırakarak iman ışığını zayıflatıyor.

Peki bu kadar şiddetli hücuma karşı iman nasıl muhafaza edilebilir? Bunun karşısında mü’minin bir tedbiri yok mudur? Şeytanın bu kadar ileri noktalara el uzatmasına karşı, insanın da alabileceği tedbirler vardır elbette. İmana en büyük hücum ahir zamanda meydana geleceğinden, bunun tedbirlerini ahir zaman müceddidi olan Bediüzzaman Hazretleri veriyor ve mü’minleri meyusiyetten kurtarıyor. Bu kadar şiddetli hücumlar karşısında imanı muhafaza etmenin ancak imanı tahkiki hale getirmekle mümkün olacağını bildiriyor. “İman-ı tahkikî ilmelyakinden hakkalyakîne yakınlaştıkça daha selb edilmeyeceğine ehl-i keşf ve tahkik hükmetmişler. Demişler ki: ‘Sekerat vaktinde, şeytan, vesvesesiyle ancak akla şüpheler verip tereddüde düşürebilir. Bu nevî iman-ı tahkiki ise yalnız akılda durmuyor, belki hem kalbe, hem ruha, hem sırra, öyle letâife sirayet ediyor, kökleşiyor ki, şeytanın eli o yerlere yetişemiyor; öylelerin imanı zevalden mahfuz kalıyor.“ (Kastamonu Lâhikası 38)

Demek ki bu zamanda kalp sedefindeki iman cevherini muhafaza etmek, onu kalbimizin en derin köşelerinde, en müstesna mevkilerinde, en sağlam odalarında saklamakla mümkündür. Bunun için de hakikî ve tahkiki imanı elde etmek şarttır. Bu zamanda Risale-i Nur’un, sâdık talebelerine tahkiki imanı kazandırdığı Bediüzzaman Hazretlerinin müjdesi ile sabittir.

Kalbindeki iman cevherinin cebindeki paradan ve mücevherden daha kıymetli olduğunu idrak edenler, onu ömür boyu muhafaza etmek için Risale-i Nur dairesine girmeli, sebat, metanet ve sadakatle orada kalmalıdırlar.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*