Zihnimdeki İlk Alev: Cehennemin Psikolojisi
Bazen cehennem insanın içine öyle bir yerleşir ki, anlatmaya kelime bile yetmez. Kalbinin ve zihninin tam ortasına bir ateş düşer; yavaş yavaş büyür, yayılır, nefes aldırmaz. Sanki beyninin içine birisi görünmez bir hücre kurmuş ve dört bir yanına demir parmaklıklar dikmiştir. Ne çıkabiliyorsun ne uzaklaşabiliyorsun; sadece yanıyorsun.
İşte o gün tam böyleydim. İçimde yükselen cehennem ateşi, nefesimi kesen bir baskıya dönüşmüştü.
Bu daralmayla boğuşurken yine en güvendiğim kişiyi, ruhsal danışmanımı aradım. Telefonu açtığında sesi öyle sakindi ki, içimdeki yangına serinlik getiren bir rüzgâr gibi geldi. Bir süre beni dinledi; sonra konuşmaya başlamadan önce derin bir nefes aldı ve şu satırları okudu:
“Şüphesiz Allah, çok tevbe eden ve çok temizlenenleri sever.” (el-Bakara, 222)
Ve ardından kalbimin tam ortasına dokunan o Risale-i Nur bölümü:
“İkinci Nokta: Şeytanın mühim bir desisesi, insana kusurunu itiraf ettirmemektir, tâ ki istiğfar ve istiâze yolunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enâniyetini tahrik edip, tâ ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin, adeta taksirattan takdis etsin.
Evet, şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez. Görse de yüz tevil ile tevil ettirir. ‘Tarafgirlikle bakan hiçbir kusuru göremez’ sırrıyla, nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiâze etmez; şeytana maskara olur. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi bir Peygamber-i Âlîşan, ‘Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis daima kötülüğe sevk eder’ (Yusuf Sûresi, 12:53) dediği halde, nasıl nefse itimad edilebilir?
Nefsini itham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiâze eder. İstiâze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Kusurunu itiraf etmemek büyük bir noksanlıktır. Kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar. İtiraf etse, affa müstehak olur.”
(Lem’alar, On Üçüncü Lem’a, On Üçüncü İşaret)
Bu satırları duyduğum anda içimdeki demir parmaklıklar hafifçe titredi sanki. Çünkü gerçekten de insanın içindeki cehennemi büyüten şey çoğu zaman dışarıdaki ateş değil, kendi kusurunu görememesi. Kusurunu göremeyen nefis, kendi cehenneminin odununu hiç ara vermeden taşır.
Nefsin Doğası: Acz, Fakr, Naks ve Kusur
Risale-i Nur’a göre insan acz (güçsüzlük), fakr (ihtiyaç), naks (eksiklik) ve kusur ile yaratılmıştır.
Bediüzzaman’ın ifadesiyle:
“Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder.”
Bu bakış açısında istiğfar, insanın yaratılışındaki kusurluluğu kabullenip Allah’a yönelmesi anlamına gelir.
Psikolojide ise bu durum öz farkındalık (self-awareness), sorumluluk alma ve öz şefkat (self-compassion) adımlarıyla birebir örtüşür. Kişinin kendi kusurlarını kabul etmesi hem Risale-i Nur’un nefis terbiyesine hem de psikoterapinin iyileştirici modellerine denk düşer.
Günahların Kalpte Bıraktığı İz ve İstiğfarın Arındırıcı Gücü
Risale-i Nur, günahların “kalpte siyah bir nokta” bıraktığını ve istiğfarla bu lekenin silindiğini belirtir:
“Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, ta nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevi yılan olarak kalbi ısırıyor.”
(Lem’alar, İkinci Lem’a)
İnsanın nefsinde gizli bir avukat vardır. Sürekli kendini savunur; hatayı örtmeye, kusuru süslemeye çalışır. Modern psikoloji bu hâli inkâr, yansıtma, bahane üretme, rasyonalizasyon gibi ego savunmalarıyla açıklar.
Ama işte tam burada istiğfar devreye girer.
Cehennem Ateşine Yağan Rahmet Yağmuru
O an anladım ki, içimdeki yangını söndüren şey dışarıdan gelecek bir mucize değil, içimdeki kabullenme kapısının açılmasıydı. İstiğfar hem kalbin karanlığına ışık tutuyor hem de insanın kendine itiraf edemediği şeyleri görünür kılıyor.
İstiğfar sadece kalbi değil zihni arındırıyor; ateşi hafifletiyor, nefesi açıyor, “oh be” dedirtiyor, kalpteki sıkışmayı çözüyor, ruhun etrafındaki demir parmaklıkları eritiyor.
Bilimsel açıdan da ilginçtir; tekrarlanan dua ve zikir gibi manevi pratikler stres hormonlarını azaltıyor, beyin dalgalarını sakinleştiriyor, duygusal yükü boşaltıyor, içsel bütünlüğü güçlendiriyor. Yani istiğfar hem ruhsal hem zihinsel hem de biyolojik bir yenilenme.
Cehennem hissinin en karanlık tarafı aslında ateş değil, ümitsizliktir. Bediüzzaman’ın “Yeis en dehşetli bir hastalıktır” sözü boşuna değil.
Ama istiğfar içteki ümitsizliği kökten kesen bir kapı açıyor:
“Affedilebilirim. Yeniden başlayabilirim.”
Bu düşünce insana öyle bir nefes aldırıyor ki, demir parmaklıkların yerini bir anda ferahlık alıyor.
Demir Parmaklıkların Eriyişi
Telefon kapandıktan sonra içimdeki ateş bir anda sönmedi ama ilk defa yıllardır unuttuğum bir şeyi fark ettim:
Cehennemi ben kurabiliyorsam, cennetin kapısını da ben açabilirim.
Ve o kapının anahtarı daima şuydu:
İstiğfar.
Her “estağfirullah” dediğimde içimdeki karanlık biraz daha kırıldı, nefesim biraz daha genişledi. Kalbimdeki, zihnimdeki parmaklıklar birer birer eridi.
Ya Rab, Senin merhametini unutup kendimi nefsimin cehenneminde yaktığım için estağfirullah, estağfirullah…
“Yâ Rab! Kusurumuzu affet, bizi kendine kul kabul et! Emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl! Âmin!”