Cemaat 1’den büyüktür

Bir davaya inanmış ferdler bir araya gelir ve bir topluluğu teşekkül ettirirler; cemiyet, dernek, STK ve cemaatler gibi…

Oraya üye olan veya intisab eden kişi, önceden oranın usulûnü, tüzüğünü, edebini, kalkma oturma şemailini bilir ve ona göre bağlanır. Bu bir gönül işidir ve iradîdir. Ordu gibi, mektep gibi mecburiyet tahtında değil, fakat disiplinsiz de değildirler.

Her yerin bir düzeni, bir işleyişi olmalı, yoksa keşmekeşlik hüküm ferma olur.

Tarikatlarda bir şeyhin vesayeti altında olan hizmetler, cemaatler de farklıdır. Her ne kadar lider, abi gibi kanaat önderleri varsa da elit diyebildiğimiz bir tabaka ile istişare edilir, ancak tabana yayılmaz.

Nurculuk hareketine gelince;

1926’da Bediüzzaman’ın Barla’ya sürgünüyle başlayan süreçte, Risale-i Nurların yazılımıyla ortaya çıkan muhtaçlar, 1935’e kadar sadece yazmak ve neşretmekle vazifeliler idi. Eskişehir hapsiyle devletin ortaya çıkarıp cemaat (cemiyet) ilan etmesiyle teşekkül başlamış oldu. Üstad Hazretlerinin Kastamonu’ya sürgününden sonra Isparta’yla mektuplaşma trafiği hızlanmış, hizmet metodları da şekillenmeye başlamıştı. Denizli, Afyon hapisleri ve Emirdağ mecburi ikametleri sonunda Nurculuk dünya çapında bir cemaatti artık.

Üstad Hazretleri hayattayken hizmet usulünü ve istişareyi ders vermiş, fakat onun varlığı hizmeti de muhafaza ettiğinden bir iki vaka dışında problem çıkmamıştı.

Üstadın vefatıyla dini siyasete alet, sıkıntılar getirmişse de Zübeyir Ağabeyin önderliğinde diğer erkanlarla insicam sağlanmış cemaat yek vücud olmuştu.

Ancak, 12 Eylül fitne darbesiyle bir kısım ağabeyler mübareklik saikiyle fitneyi göremediğinden bölünmeler yaşanmış, Yeni Asya yoluna devam etmişti.

90’lara kadar “3 Mehmet’ler” hizmeti yüklenmişse de derin operasyonlarla emval elden gitmişti.

Sokakta kalan Yeni Asya, 15 günde mu’cizevarî bir inayet ve cemaat himmetiyle ayağa kalkmış, top güllesi gibi dünyada ses getirmişti.

Bütün bu yaşanmışlıklardan alınan dersler muvahecesinde meşveret sistemi gelişmiş, kanunlar manzumesi gibi (tüzük) sistem kitapçığıyla istişare zemine yayılmış oldu böylece.

Mahalden bölgeye, oradan Türkiye meclisinde delege(temsilci)lerle bütün işler görüşülüp karara bağlanır. Türkiye demokrasisinin çok üzerinde, seçme ve seçilme kriterleri, partilerdeki gibi atamalar ya da kontenjanla gelmez, mahaldeki seçmenin oylarıyla temsilci sıfatı kazanılır.

Rutin giden hizmetlerde ufak tefek sıkıntılar olsa da mahalde çözülür cemaate pek yansımaz, ancak sadakat duvarlarını aşıp, dış etkenler ve basınla kulaklar başka âlemlere kayınca fikir karıştırmaları ve etkileşimler olabiliyor. Özellikle hızla değişen dünya ve Türkiye siyaseti yeni okumaları da beraberinde getirdiğinden, akıl tek başına ona yol bulamıyor. Zamanı okumadan, eski hâlin tesirinde kalınarak içtihadî yanlışlar olabiliyor. Fakat madem ki Cenab-ı Hak istişareyi emretmiş, Hz. Peygamber (asm) kâinatın efendisi olmasına rağmen genç sahabelerin yanlış da olsa kararlarına uymuş ve ilimlerin bileşkesi olan Bediüzzaman, “Ben de sizin bir ders arkadaşınızım”, “Benim de bir reyim var”, “Mesleğimiz şeyh mürid ilişkisi değildir” gibi tekelciliği öteleyip şahs-ı manevîyi öncelemiş, o halde ferdlere düşen şahsî fikirleri (doğru/ yanlış) cemaate dayatmamalı, çıkan kararlara bağlı kalınmalı.

Çünkü mahallerden süzerek gelmiş, umumi meşverette müzakere edilip karara bağlanmış fikir ve içtihatlar, ferdî kararlardan çok çok üstündür. Velev şahıs haklı ola… Zira, “şeriatın kestiği parmak acımaz..”

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*