Cennet ve cehenneme uzanan yol

Anne karnını terk edip şu dünya meydanına intikal eden her çocuk ağlarmış. Halbuki dünya anne karnından daha güzel değil mi? Kendisine tahsis edilen ömür dakikalarını tüketen bir insan da, şu anne karnına benzeyen dünya meydanından ahiretteki ebedi mekana intikal ederken hem ağlar, hem de çevresini ağlatırmış. Halbuki ahiret dünyadan daha geniş, daha güzel değil mi?

Öyleyse bu acı, bu üzüntü, bu elem niye? Kim bilir belki de insan alıştığı yeri, ünsiyet ettiği mekanı terk etmekte zorlanıyor. Eliyle tuttuğu, gözüyle gördüğü, kulağıyla işittiği, hisleriyle  beraber yaşamaya alıştığı şeylere sıkı sıkıya bağlanıyor; uzaktaki ve gelecekteki güzellikleri tam olarak görüp idrak edemiyor. Halbuki hayat bir yolculuktur. Görebilen, hissedebilen, idrak edip gereğini yerine getiren için de, hep güzele doğru giden bir yolculuk bu. Öyle değil mi gerçekten? Şöyle bir düşünün bu yolculuğun safhalarını. İşte  bu yolculuğun ilk safhası anne karnında başlar. Kırk hafta dolunca o ‘mahut dar tünelden’ geçerek bu dünyaya tatlı bir bebek olarak gözünüzü açarsınız. Yok, ben o tünelden geçmem, burada kalacağım da diyemezsiniz. Direnir iseniz sizi isteseniz de istemeseniz de rızanız olmadan getirirler bu dünyaya, anne karnından bir tünel açarak. Şirin ve şefkat membası  bir bebek olarak çevrenize mutluluk saçmaya başlarsınız artık. Rahmet ve şefkatle kuşatılmış bir çevrede büyümekten lezzet alır, mutluluk duyarsınız. Eğitim yaşına geldiğinizde okula başlarsınız. Anaokulu, ilkokul derken bir de bakarsanız ki üniversite kapısına gelmişsiniz. Bu da gençlik yılları demektir. Geriye dönüp baktığınızda hayat hızla akıp gitmiştir. Bir meslek edinip iş hayatına başlarsınız. İyi bir işim, helalinden bir aşım, güzel ve temiz bir eşim olsun istersiniz. Çalışır çabalar çoluk çocuğa karışırsınız. Mutlu bir hayat süreyim derken bir de bakarsanız ki kemal yaşı olan kırkı devirmişsiniz. Kırk ile elli yaş arasındaki yaşlanma sendromunu atlatmış iseniz artık olgun bir yaşa gelmişsiniz demektir. Size muhabbet edenler ilminizden, bilginizden ve hayat tecrübenizden istifade ederler. Çoluk çocuk varsa onlara güzel bir hayat kurmaya çalışırsınız. Belki de altmışlı yılları torun sevme hasreti ile geçirirsiniz. Sonraki yıllar ise artık ihtiyarlık yıllarıdır. Yüzünüzü ister istemez ahirete dönersiniz. Ve her şeyi bir kenara bırakıp sadece Allah’a kul olmaya çalışırsınız. Ve yine bir gün gelir bu dünyaya veda edersiniz. Sizi bu dünyaya getirirken sormayan o sonsuz şefkat sahibi  Kudret, sizi dünyadan ebedi aleme götürürken de hiç sormaz. Rızanız olsun olmasın çıkarır sizi. Fıtrat ve hikmet bunu ister. Ondan sonra da bitmez yolculuk elbette. Kabir denen istasyonda bir miktar beklenir. Ardından haşir ve mahşer meydanına intikal edilir. Hesaptan sonra Sırat köprüsü gelir. O nasıl dosdoğru bir köprüdür ki eğri olanlar geçemez o köprüden, doğru olanlar geçer gider. İşte geçilecek son mekan, son köprü budur. Bu sırlı köprüden sonra ise yolculuğun sona erecektir, artık sabit mekanlarda karar kılınır. Bu mekanlar ise Cennet ve Cehennemdir.

İşte hayat böyle bir yolculuktur. Anne karnında başlar, gençlik ve olgunluk yaşına uğrar, ihtiyarlıktan sonra Berzah kapısını aralar, haşir ve  mahşer yolundan sırata geçer ve Cennet ve Cehennemde son bulur. Yani hayat Cennet ve Cehenneme uzanan ilginç ve sırlarla dolu bir yoldur. Ne demiş aşık, “uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece.” Aynen onun gibi, insanlar da bu yolda durmadan gidiyorlar. Hiç kimse yerinde durmuyor, duraklarda bir süre eğlenip yine yoluna  devam ediyor.

Şu içinde yaşadığımız hayatı az çok biliyoruz. Bulunduğumuz noktadan geriye bakarak bebekliğimize kadar olan hayat sürecini, ileriye bakarak da ihtiyarlık zamanına kadar başımıza gelecekleri tahmin edebiliyoruz.

Peki ya ölüm, ölümden sonrası nasıl? Nasıl bir hayat ile yüz yüze kalacağız?

Ölüm anında neler yaşanacak, ilk durak olan kabir ve Berzah aleminde ne hallere uğrayacağız? Ondan sonra nasıl ve ne şekilde haşir meydanına çıkacağız? Halimiz ve ahvalimiz nice olur o meydanlarda? Mizan ve hesap nasıl olacak? Sırattan nasıl geçeceğiz? Yolumuzu dosdoğru dikine gidip Cennete mi varacağız, yoksa eğrilip Cehenneme mi düşeceğiz?

Peki  tüm bunları nasıl bileceğiz? Kimden öğreneceğiz? Oraya gidip gelen var mı?

Evet var. O da Peygamberimiz (ASM). O gitmiş, görmüş, o ahvali bizzat yaşamış ve Miracın nihayet noktasında Zat-ı Zülcelal ile görüşmüş ve tüm bu hadiseleri bize bildirmiş. Ya doğrudan, ya misal ile, ya sembolik bir dil kullanarak, ya da mecazi bir kelam ile. İşte biz de hayat, ölüm ve ölüm ötesi bu halleri Kur’an ve Sünnet-i Seniyye güneş-i azamından aldığı Nur ile yolumuzu aydınlatan Risalelerden istifade ederek görmeye ve göstermeye çalışacağız. Gelin o zaman “ölmeden önce ölelim” ve Nurların aydınlattığı o yolda akıl ve fikirle bir seyahat yapalım. Haydi o zaman nurdan kemerlerimizi bağlayalım, hayalen nurdan yapılmış bir gemiye binelim, aklen ve fikren semavata yükselip ebedi alemlere seyahat eden Resulullah’ı (ASM) takip edelim.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*