Çevre penceresi yönünden: GDO

Kızılderili Şef Seattle, “Son ağaç kesildiği, son nehir kuruduğunda beyaz adam paranın yenmediğini anlayacak” diyordu. Ne kadar haklı değil mi? Hoyratça doğayı tüketiyoruz. Doğanın bize emanet olduğunu unutup sahibi olduğumuzu zannediyoruz. Bu tavrımızla çöküşümüzü hızlandırdığımızın farkına varmıyoruz.

Biyoçeşitlilik, Rabbimizin ihsanıdır…

Rabbimiz bir milyondan fazla bitki yaratarak istifademize sunmuş. Bunların Yüz binden fazlası tıbbi bitkidir. İnsanoğlu beş yüz bin kadarına isim vermiş. En az elli bin bitki dünyanın çeşitli yerlerinde insanlar tarafından yenilebiliyor. Yedi binden fazla tür ise insanlar tarafından ekilip hem yeniliyor, hem de bunların ticareti yapılıyor. Bu rakamlara her bir türün alt türlerini de eklediğimizde akıllara durgunluk verecek çeşitliliğe ulaşırız. Mesela Papua Yeni Gine’de tarımı yapılan patates türü 5 binden fazla. Papatyanın binlerce alt türü var. Bir zamanlar sadece Amerika kıtasında 8 bin dolayında elma çeşidi üretilirdi. Yalnızca Çin’de 10 binden fazla buğday türü tespit edildi. Pirincin ve üzümün farklı türlerinin sayısı ise on binlerle ifade ediliyor. Yalnızca pirincin 100 binden fazla çeşidi söz konusu. Patatesin 20 bin, üzümün ise 15 binden fazla çeşidi var.

Ancak günümüzde çeşitliliği ifade eden tüm bu rakamlar sanayileşmeyle birlikte manasını yitirdi. Endüstrileşme sonrasında birçok hayvan ve bitki türünü yok ettik. FAO’nun 1996’da yüz elli ülkeden topladığı verilere dayanarak hazırladığı rapora göre, dünyada biyolojik çeşitliliğin yüzde yetmiş beşinin kaybolduğu ifade ediliyor. Yani her dört canlı türünden üçü artık yok. Kalan biri de GDO ve endüstri kıskacında yaşam savaşı veriyor.

Yeşil Çöller!..

Terminatör gen eklenmiş bir GDO’lu ürünün temasa geçtiği canlının genlerini değiştirerek kendine dönüştürmesi, tarım alanlarının “mono kültür” yani az veya tek çeşitli hale gelmesine neden olur. Bu durumu Prof. Ignacio Chapela şöyle özetliyor:

“Kendimizi değişik hiçbir şey göremediğimiz yeşil çöllerde bulma ihtimalimiz yüksek. Çevre yeşil kalmaya devam edecektir. Fakat içten içe başkalaşarak… Bu mono kültür, çevresini parçalamaya başladığında, sonuçları çok ağır olacaktır.”

Reklamlarda bize gösterilenler hakikatten çok farklı. Günümüzde tarım, pastoral manzaralı çiftliklerde değil, bir çeşit fabrikaya dönüşmüş arazilerde yapılıyor. Manzara hala yeşil, ancak gördüğümüz bu manzara geleneksel tarımın yüksek ürün çeşitliliğini barındıran tarlalarından değil, monokültür tarımın yeşil çöllerinden oluşuyor.

Genetiği değiştirilmiş on yedi farklı bitki olmasına karşın, bunlardan yalnız dördü dünyada GDO’lu tarım yapılan ekim alanlarının yaklaşık yüzde doksan dokuzunu işgal eder. Bu dört bitki; soya fasulyesi, mısır, pamuk ve kanoladır.

ABD, Arjantin ve Brezilya’da GDO’lu üretim toplam üretimin yüzde seksenini karşılar. ABD soya fasulyesinin yüzde doksan birini, mısırın yüzde seksen beşini, pamuğun yüzde seksen yedisini GDO’lu tohumlarla üretmiştir. Bu arada tek başına ABD’nin, dünya GDO üretiminin yarısını karşıladığını hatırlatmış olalım.

Doğa tahribatının yeni adı: Biyodizel!

Mono kültürün en başta gelen ağır sonuçlarından birisi, belli tarımsal ürünlerin belli bölgelerde yoğunlaşması nedeniyle araya taşıma mesafeleri girmesi ve bu mesafelerin giderek artmasıdır. Hem nakil mesafelerinin, hem de tarlada mekanizasyonun artması nedeniyle tarımda petrole bağımlı hale gelir.

Petrole olan bağımlılığı azaltmak için son yıllarda batılı ülkelerin biyodizeli ön planı çıkartması tam bir çevre felaketine sebep olmaktadır. Zira çiftçinin kendi imkanlarıyla biyodizel ihtiyacının karşılanması mümkün değildir. Eğer ifade ettikleri gibi benzin ve dizel ihtiyacı tamamen bitkilerden karşılanacak olsaydı ABD yüzölçümünün yüzde otuz sekizinin mısır üretimine, yaklaşık 2,5 katının ise soya üretimine ayrılması gerekirdi. ABD ve Avrupa ülkelerinin bütün bunları kendi gıda sistemlerini altüst etmeden uygulayamayacağı ortada. Bu durumda ortada tek çare kalıyor: Üçüncü dünya ülkelerinin gıda sistemlerini yerle bir etmek.

Bu amaçla da özellikle Endonezya ve Malezya, Avrupa biyodizel pazarının yüzde yirmisini karşılayacak düzeye ulaşmak için palmiye dikimini artırıyor. Endonezya’da palmiye ekimi nedeniyle kaybedilen orman alanı 2020 yılında 16.5 milyon hektara ulaştı. Bu rakam, İngiltere büyüklüğünde bir alana tekabül ediyor. Dünyada palmiye yağı üretiminde birinci olan Malezya’da tropikal ormanların yüzde seksen yedisi kaybedildi. Her yıl orman varlığında yüzde yedilik bir kayıpla ormanlar tarıma açılmaya devam ediliyor. Korkunç boyutlara ulaşan bu kayıplar aslında geçici kazanç için vicdanların nasıl sukut ettiğini göstermesi açısından ibretlikdir.

Ayrıca, yakıt üretimi için yapılan endüstriyel tarım, petrol kökenli sentetik gübrelerin kullanımını daha da artırıyor. Bu tür gübrelerin tüketimi dünyadaki biyolojik azot miktarının artmasına yol açıyor. Bu durum küresel ısınma açısından karbondioksitten üç yüz kat daha tehlikeli bir sera gazı olan nitrat oksidin yayılmasına yol açıyor. Bir litre etanol üretmek için üç ila beş litre arasında temiz su kullanıldığını, on üç litre suyun da kirletildiğini unutmamak gerek.

1 kalori için 10 kalori harcamak!..

Sadece bir kutu 270 kalorilik mısır üretebilmek için birçok tarım makinesinin çalışmasında kullanılan enerji, sentetik gübreler ve ürüne tatbik edilen böcek ilaçlarında bulunan enerji de dahil olmak üzere neredeyse 2790’a varan kalori kullanılır. Böylece Amerikan çiftçisi, her bir kalori üretmek için süreç içinde on kalori tüketir. Bu misal doğayı nasıl akılsızca tahrip ettiğimizi gösterir. Her bir kalori uğruna on katlık doğanın tahribatı yoruma gerek bırakmıyor…

Besleyici maddelerini kaybederek zaten yoksullaşmış olan toprak, tarım ilaçları yüzünden kimyasal olarak da kirlenmeye başladı. Topraktaki kirlenme sulara sızdı. Toprakta erozyon, verim kayıpları, tuzlaşma, alkalileşme gibi sorunlar yaşanmaya başladı.

“Zararlı böcekler!”

Zararlı böceklerden ve yabani otlardan korunma gerekçesiyle atılan, bunlara maruz kalan insan dahil tüm canlı türleri için öldürücü etkiye sahip tarımsal ilaçların yahut genlerin içine yerleştirilen öldürücü zehirlerin tesiriyle, büyük ya da küçük mutasyonlar meydana gelmektedir. Bunun neticesinde, beklenmedik ve kontrol edilemez canlıların ortamda artması büyük bir çevresel felakete sebep olmaktadır.

“Zararlı böcekler!”den bahsetmişken üzerinde biraz durmamız gerekir. “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boşuna yaratmadık. Bu inkar edenlerin zannıdır…”(Sad Duresi, 27. Ayet) mealli ayet-i kerime’sinde ifadelendirildiği üzere, zararlı olarak nitelendirilen hiçbir canlıya atfedilen bu tanımlama kabul edilmemelidir. Büyük küçük her bir masnu, doğal dengenin kusursuz işleyişinde vazgeçilmez bir fonksiyonuna sahiptir. Zararlı yaftası yapıştırılan bu canlıların fazlalığı, bu tür kimyasallarla ortadan kaldırılan diğer canlı türlerinin eksikliği veya yokluğundan kaynaklanır. Tarlalarını süneden korumak isteyen bir ülkenin yapması gereken ilaçlama değil, keklik ve güvercinlerin o ülkede rahat yaşamasını sağlayacak tedbirler almaktır.

Sığ ve maddeci bir anlayış dayatılıyor. Zira zararlı olarak lanse edilen bu böceklerin zehirli ilaçları yiyerek yok olmaları zincirleme felaketlere neden olur. Besin zincirinde bu böcekleri yiyen başka canlılar olduğu düşünüldüğünde felaketin ulaşabileceği boyutlar daha iyi anlaşılır.

Monsanto yine başrolde!

Daha fazla tarım ilacı kullanılarak nasıl daha az verim alındığına soyadan örnek verebiliriz. GDO’lu soyanın sahibi Monsanto, (Bu ismi okuyunca şaşırmadığınızı tahmin ediyorum) Arjantinli çiftçilere kendi soyalarının doğal soya türünden daha az kimyasala ihtiyaç duyduğu konusunda garanti verir. Yine Monsanto’ya ait Round up max adlı tarım ilacının (GDO’lu tohum satanın ilaç da satacağını tahmin edersiniz) yeterli olacağı vaadinde bulunulur. Devamını Engdahl’dan dinleyelim, “Sonuç olumlu olmaktan çok uzaktır. Söylenenin aksine, kimyasal ilaç ihtiyacı normalin üç katına çıkmış, glikofosat kullanımı %72 artmış ve vaat edilen verimden %5-15 arasında daha az ürün elde edildiği gözlenmiştir.” (Üç tür yalan vardır: yalanlar, menfur yalanlar, monsanto yalanları sözünü hatırlayalım.)

Türkiye ve ABD

Görüldüğü gibi verim artışı ve daha az tarım ilacı kullanıldığı iddialarının hakikatı yansıtan bir yanı yok. 1996 ve 2008 yılları arasında en fazla GDO tarımı yapılan ürünleri kıyaslamak fikir verecektir. Mısır verim artışı Türkiye’de yüzde doksan sekiz iken ABD’de yüzde yirmi bir olarak gerçekleşmiştir. Soya verimi Türkiye’de yüzde elli iken ABD’de yüzde altı olmuştur. Kanola verimi Türkiye’de yüzde yirmi iken ABD’de yüzde dokuz olmuştur. Pamuk verimi ise Türkiye’de yüzde otuz bir iken ABD’de yüzde dokuzda kalmıştır. Dünyanın en büyük GDO üreticisi olan ABD’nin en fazla tarımı yapılan ürünlerde durumu aslında yoruma gerek bırakmıyor.

Glifosatlar!

Tarım ilaçları her geçen gün iddia edilenin aksine daha fazla kullanılmaktadır. Özellikle son yıllarda kullanımı artan glifosat adlı herbisit (yabancı ot öldürücü zehir) başrol oynamaktadır. Son 10-12 yıllık süreçte kullanımı ortalama on yedi kat artış göstermiştir. 1996-2008 yılları arasında sadece ABD’de glifosat etken maddeli herbisit kullanımı 173.500 ton artmıştır.

Yeraltı suları ve Akarsular!

Yüksek miktarda kullanım sadece ürüne menfii tesir etmez. Yeraltı suyu ve akarsulara bulaşarak kirlenmesine neden olur. Öyle ki bu zehirler birçok ülkenin içme suyuna dahi bulaşmıştır. Suda çok iyi çözünen bir zehir olduğundan dolayı suda yaşayan canlılar içinde büyük bir tehlike arz etmektedir. Mesela 572 ppm (milyonda bir) dozda glikofosatın pasifik kurbağası yavrularını yüzde seksen oranında öldürdüğü saptanmıştır.

Milyarlarca canlının evi: Toprak

Toprak ve toprakta yaşayan canlılar da ciddi zarar görür. Bir gram toprakta yaklaşık 600 milyon bakteri, 400 milyon maya, 100 bin yosun hücresi vardır. Bir hektar tarım arazisinin en üst 15 cm kalınlığındaki katmanında 20 bin kilogram mikroorganizma vardır; buna ek olarak 370 kg tek hücreli canlı, 50 kilo ipliksi solucan, 10 kilo kuyruklu sıçanlar, 15 kilo halkalı solucanlar, 50 kilo kırkayak, 17 kilo böcek ve örümcek, 40 kilo yumuşakça ve inanması güç fakat 4000 kilo solucan bulunur.

Görüldüğü gibi toprak sadece kum ve kilden oluşan bir yapı değildir. Milyarlarca canlıya ev sahipliği yapar. Bu canlılar nem-sıcaklık-havalanma dengesinin sağlanması, organik maddelerin ayrıştırılması ve bağlanması, havada bulunan azotun bitki köklerinde çözünebilir azot bileşikleri haline getirilmesi gibi çok sayıda vazifeyi ifa eder. Tarım ilacı kullanıldığında çoğunun ölümü dolayısıyla bu vazifelerin akim kalmasına yol açar. Canlılığı yok olan toprağın zehir deposuna dönerek çevreye ve insanlara şifa yerine zehir saçması kaçınılmaz olacaktır.

Kuşlar ve balıklar

İngiltere’de yapılan bir incelemede glufosinat, glifosat içeren bitki ilaçlarının yaygın kullanımının tarla kuşlarının sayısında ciddi bir düşüşe neden olduğu tespit edilir. Aynı şekilde poliklorine bifenillerin (PCB)Haşiye1 de ağır beyin hasarlarına, doğuştan özürlere ve kansere yol açtığı kanıtlanmıştır.

Turuncu madde, dioksinler!..

GDO şirketleri, yalanları gizleyebilmek için çoğu zaman üst düzey devlet yöneticilerini satın alıp, müteahhit, aracılar gibi çok sayıda insana rüşvet vermek zorunda kalıyor. İngiltere’de yaşanan hadise bu durumu özetler mahiyettedir. 2007 yılında İngiliz araştırmacılar, İngiltere hükümetine ait bazı belge ve delilleri açığa çıkarır. Buna göre Monsanto, “Turuncu Madde”Haşiye2 türevleri, dioksinlerHaşiye3 ve PCB’ler dahil olmak üzere yaklaşık 67 çeşit kimyasalı, kimyasal atık alma yetkisi bulunmayan Güney Galler’deki geçirgen bir çukura yasadışı yollarla boşalttı ve 30 yıl sonra yeraltı kaynakları ile atmosferi kirletti.

Bu durumu İngiliz The Guardian gazetesi editörü John Vidal, “Monsanto, zehirli atıklarını İngiltere’ye boşalttı” başlıklı haberinde şu şekilde özetliyor: “Ürettiği kimyasalların yaban hayatına ve insanlara zararlı olabileceğini bilmesine karşın, Monsanto’nun binlerce ton çok zehirli atığı İngiliz dolum sahalarına dökmeleri karşılığında, müteahhhitlere para ödediğinin belgelerine erişildi.”

Bu vaka, şirketlerin para kazanmak uğruna insanı, hayvanı, bitkileri ve çevreyi zehirlemekten çekinmediğini açıkça gösterir. 2018 yılı rakamlarına göre 3.8 milyon ton pestisit üretimi yapılmış. Sektörün hacmi 58 milyar doları geçmiş durumda. Aslında bu rakamlar gün yüzüne çıkmayan skandalların nasıl gizlendiğini de ortaya koyuyor.

Zehir çöplüğü: Afrika

Küresel güçlerin özellikle Afrika kıtasını zehirli atıklarını gömeceği bir depo olarak gördüğü bilinmektedir. Bu durumu, Afrika Katolik Kilisesi Piskoposlar Meclisi’nin açılışındaki konuşmasında Papa 16. Benedict, “Avrupa’nın materyalizmi ve kötü ahlakı, dünyanın en fakir kıtasını adeta ‘zehirli maddelerin çöplüğüne çevirdi” itirafıyla gündeme taşımıştı.

Serseri devlet: Amerika

Bu ahlaksızlığın her şart ve durumda geçerli olduğunu yaşanan hadiseler doğruluyor. Ünlü yazar Prof. Chomsky, “serseri devlet” olarak tanımladığı ABD’nin “turuncu madde” kullanımı hakkında şu tarihi notu düşüyor:

“Birçok Vietnamlı için, geleceğe bakışı gölgelemeye devam ediyor; bu yara ‘turuncu madde’ tartışması… BBC muhabiri Amerikan uçaklarının muazzam miktarlarda güçlü tarım ilaçlarıyla yüklendiğini, bu dev operasyonun amacının, hem Vietnam tarlalarını, hem de ormanları yok etmek olduğunu söylüyordu: ‘İki uçak geldi ve kimyasal maddeyi püskürttü etrafa. Sis basmış gibiydi adeta. Çok keskin bir kokusu vardı; o kadar keskindi ki, gözlerimiz yaşardı, burunlarımız aktı. Bazı yoldaşlar kan tükürdü ve kustu. Üzerimizdeki giysiler eriyiverdi. Uçakların bu maddeyi püskürtmesine 5 kez tanık oldum. Bazen çift halinde geliyorlardı. Püskürttükleri malzeme sarı renkte bir duman gibiydi. Bu duman, önce ağaçları sarıyor, sonra yere çöküyordu. 5 gün ile 1 hafta sonra, hala ağaçlık kalan yerler varsa, uçaklar geri gelip buralara da o maddeden püskürtüyordu. Yeraltı sığınaklarına saklandık ama duman oralara da sızdı. Nefes alamaz hale geldiğimizden, sığınaktan çıkmak zorunda kaldık. Ne yazık ki, bu koşullara uygun donanımımız yoktu. Ben birinci kez bu maddeye maruz kaldığımda ishal oldum; ikincisinde ise bayıldım.”

The Organic Center’ın ABD’de yaptığı bir araştırma, bu tür yüksek tehlikeli kimyasalların yanı sıra benzer diğer tarım kimyasallarının da transgenik tarım nedeniyle önemli ölçüde arttığını ortaya koyuyor. 1996-2008 yılları arasında transgenik tarım nedeniyle 143 milyon kg ek tarım ilacı kullanıldı. Transgenik tarımın ilk 13 yılında, tarım zararlısı böceklere dirençli tohumlar nedeniyle kullanılan herbisit önemli bir artış görüldü.

Süper otlar!

Herbisitlere dirençli ‘süper’ yabani otların ortaya çıkması da kısır döngüye girildiğini gösteriyor. Şu anda ABD’de tarım arazilerinde en az dokuz ‘süper ot’ türü görülüyor. Bazı arazilerde iki ya da daha fazla tür bir arada bulunuyor. Bu kısır döngüden kurtulmak için daha önce bir kez yapılan ilaçlamalar sıklaştırılmakta; yani daha fazla ilaç kullanılmakta ve yeni ek ilaçlar ortaya çıkmaktadır. Uzmanlar, herbisite dirençli otlarla mücadelenin yoğun olduğu bölgelerde, bu işlemlerle ilgili maliyetin dönüm başına 80 dolara kadar çıkabileceğini belirtiyorlar.

Arılar da ölüyor!

Çevresel etkilerin en önemlilerinden biri de tozlaşmayı sağlayan arıların bu kimyasallar nedeniyle telef olmaları. Şayet önlem alınmaz ise, ünlü bilim adamı Albert Einstein’ın, “Eğer arılar yeryüzünden kaybolursa insanın sadece dört yıl ömrü kalır. Arı olmazsa döllenme, bitki, hayvan, insan olmaz” şeklindeki öngörüsünün gerçekleşmesine doğru hızla ilerliyoruz demektir. Arı ölümleri, doğal dengenin bozulduğunun işareti olması açısından son derece önemlidir. Bu durum, arılar sayesinde edindiğimiz ürünlerin yok olmasına neden olur. Dünyada tozlanma zorunluluğu olan bitkilerin tozlanmasının yüzde seksen beşini bal arası yapıyor. Arı ölümleri ekosistem denilen doğal dengeyi bozacaktır.

Kazanan şirketler, kaybeden insanlık!

Tüm bu veriler ve gerçekler bir kez daha gösteriyor ki; tohum ve ilaç üreticileri toprağı, havayı, suyu ve tüm çevreyi zehirleyerek kazançlarına kazanç katmaya devam ederken, bir yandan çevre, insan ve bitki sağlığı bu zararlı kimyasallardan dolayı bozulmaya devam edecek, diğer yandan çiftçiler ise kâr etmek bir yana iflasla yüz yüze kalacaklardır…

Netice itibariyle denilebilir ki bütün bu süreçten karlı çıkan, tohumu, kimyasal ilacı ve gübreyi satan şirketler oluyor. Elde edilen kazanç tohum, ilaç ve gıda firmaları tarafından paylaşılıyor. Çiftçinin yanına kar kalan; toprağın tüketilmesi ve zehirlenmesi. Tüketicinin yanına kar kalansa; pahalı, sağlıksız ve tatsız tuzsuz gıdaları tüketmeye mahkum olmaktır vesselam…

Haşiye1: Balık vücudumuza zarar verebilir mi? Evet, maalesef günümüzde çevresel kirlenmeler nedeniyle yediğimiz balıklar da beyin hasarına neden olan civa ve poliklorine bifenillerin (PCB) ile kirlenmiş durumdadır. Özellikle çocukların, doğurganlık çağındaki kadınların, gebe ve emziklilerin ağır bir metal olan civayı almaları, beyin gelişimlerini olumsuz etkileyebileceği için, yüksek civa içeren balık tüketimlerini kısıtlamaları gerekir. Bu nedenle kılıçbalığı, uskumru gibi civa ile kirlenme oranı yüksek olan balıklar tüketim açısından tercih edilmemelidir.

Haşiye2: Vietnam Savaşı sırasında ABD’nin, Vietnam askerlerinin ormanda gizlenmelerini engelleyebilmek için, uçaklarla havadan yaydığı kimyasaldır. Tarımda yabani bitkileri ortadan kaldırmak için kullanılan bu zehir, sadece bu doğayı yok etmekle kalmamış, nesiller boyu devam eden hastalıklara sebep olduğu tespit edilmiştir. Sadece Vietnam’da bu kimyasal nedeniyle sayısız çocuk sakat doğmuştur. Halen de bu madde nedeniyle sakat doğumların devam ettiği gözlenmektedir.

Haşiye3: Dioksin birçok testlerde nispeten düşük miktarlarda bile mutajen ve hatta kanserojen olarak karşımıza çıkmaktadır. Dioksin serbest olarak ve fazla miktarlarda alınırsa, etkileri direkt olarak belirlenebilir ve bu etkiler klor aknesi ve karaciğer hasarıyla sonuçlanan koyun ölümleridir. Dioksin, potansiyel olarak tehlikeli bir maddedir. En küçük oranı bile hayati tehlikeye neden olmaktadır. Bağışıklık sistemi bozukluğu, diyabet, nörotoksisite, özürlü doğum, düşük doğurganlık, testis körelmesi, üreme bozukluğu ve kanser vak’aları ile ilgili olduğu görülmektedir. Tıbbi bir rapora göre dioksin, insülin, tiroid ve steroid hormonlarını etkileyerek tüm yeni doğan bebeklerin gelişimini etkilemektedir.

İstifade edilen başlıca kaynaklar:

1- Roger Garaudy, Amerikan Efsanesi.;

2- Kemal Özer, Deccal Tabakta.;

3- Kemal Özer, Şeytan Ye Diyor.;

4- Dr.Yavuz Dizdar, Yemezler.;

5- Dr. Müh. Hüseyin Kami Büyüközer, Yeni Dünya Düzeni ve Helal Gıda.;

6- Dr. Müh. Hüseyin Kami Büyüközer, Yeniden Gıda Raporu.;

7- Prof. Dr. Kenan Demirkol, Gdo: Çağdaş Esaret.;

8- Aidin Salih, Gerçek Tıp.;

9- Kemal Özer, Yediklerinizin içinde ne var?.;

10- Mebruke Bayram, Gıdalar, Ambalajlar, Silahlar ve Açlar.;

11- İsmaik Tokalak, Dünyada Gıda Terörü.;

12- Vandana Shiva, Tohum ve Gıdanın Geleceği Üzerine Manifestolar.;

13- F.William Engdahl, Ölüm Tohumları.;

14- Prof. Dr. Mustafa Koç, Küresel Gıda Düzeni.;

15- Soner Yalçın, Kara Kutu.;

16- Muhtelif internet siteleri, makale, gazete haberleri.

Benzer konuda makaleler:

1 Trackback / Pingback

  1. Sosyal pencere yönünden: GDO | EuroNur · SaidNursi.de

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*