Çok sesli müzik, Bernard Lewis ve Cumhuriyetin kazanımları…

Doğan Hızlan’ı okumasaydım, yılbaşı kutlamalarında İstanbul’un Paris´le yarıştığını öğrenemeyecektim. Köln’den baktığımızda bu sığ, kaba ve cehaletle malûl taklide Avrupalıların gülüp geçtiği gibi, biz de şimdilik gülmekle yetinelim. Kemalizmi sanatla besleyenlerin duayeni tecrübeli yazar, satırlarına Türk gelenek, tarih ve zevkiyle istihzayı eklemeyi de unutmuyor. Mukaddes değerlere ve inançlara sanat perdesinde hücumun daha çok netice verdiğini ve saldırganı da gizlediğini iyi biliyor olmalı…

Esas mevzuya girmeden önce, Avrupalı feylesofların dinsiz ve sefih kanadının sanatı kullanarak birçok yerde halkı devrime ve dönüşüme hazırladığını vurgulayalım. Fransız ihtilalinden sonra Avrupa Kilisesine karşı atağa kalkanların çoğunun kimliklerinde “sanat” kelimesiyle öyle veya böyle karşılaşırsınız. Hattâ diyebiliriz ki, 1917 Ekim devrimini materyalist düşüncenin yanı sıra sefahetle insanları canavarlaştıran hareketin taktiği maske yine sanattı. Freud’un talebelerinden ilham alan Kemalizmdeki sanat anlayışının bolşeviklerden pek farklı olduğu söylenemez.

Sayın Hızlan’ın yazısındaki  “çok sesli müziğe” takıldığımı da belirtmiş olayım bu arada… Hıristiyanlığın Avrupa sahnesinden çekildiği yıllarda sanat kervanına katılan filarmonileri demokrasi için ölçü kabul eden anlayışın, aynı paralelde kadını da en öne çıkarışı ilginçtir. İslâm’ı ve bilhassa Kur’ân’ı terakkiye engel gören bu düşüncenin köklerine indiğimizde, Avrupa’da İbrahimî inanç ve gelenekle savaşı kutsamış saldırgan dinsizliği görürüz. Zaten Doğan Hızlan’ın atıf yaptığı Bernard Lewvis’i satır aralarıyla dikkatlice okuduğumuzda; karşımızda Lenin’den, Troçki’den, Vera Schmidt´ten Adorno ve Wilhelm Reich’e kadar dessas, dehşetli ve dolaylı Kur’ân düşmanları olduğunu açıkça görürüz. Kemalizm nifakını içselleştirmiş üslubuyla Kur’an’a, İslâm’a, İslâm tarih ve geleneğine, estetik ve kültürüne vuruşu diğer Avrupalı ateistler gibi açıktan değil. Müslüman Türkiye´ye akıldanelik ederken, ancak İslâmî köklerimizden kurtularak medenî dünyanın kabulüne mazhar olacağımızı da eserlerinde anlatıyor. İşin en ilginç tarafı, azılı Kur’ân düşmanlarının tezlerine kendisine göre bilimsel gömlekler giydirmeye çalışır. Eserlerinde Lawrence ve Mr. Hamper’den esintiler olmakla beraber siyonizm tarafgirliği onu karşımıza tam bir Arap düşmanı olarak çıkarır. Bu düşmanlığı milliyetindeki ırkçılığa bağlayanlar olsa da, kanaatimize göre Lewis’teki “Arap husumeti” de Kemalistlerde olduğu gibi Kur’ân ve Peygamberimize olan adavetiyle irtibatlandırabiliriz.

ÇOK SESLİ MÜZİĞE GELİNCE

Doğan Hızlan çok sesli müziği demokrasinin olmazsa olmaz şartı olarak görüyor. Fransız ihtilalinden önceki kiliselerde de çok sesli müziğin olduğunu bildiği halde… Kaldı ki, herkesin bildiği gibi Katolik Kilisesi, ayinlerinde, giyisisinde, müziğinde ve diğer ritüellerinde Kuzey Afrika üzerinden İtalya’ya ve İspanya’la gelen İslâm kültüründen açık seçik etkilenmiş. Yapılandırmasını İslâmî tarikatlardaki gayri resmî teşkilatlanmaya göre dizayn eden kilisedeki çok sesli müziği Fransız İhtilalinden sonra gökten yere inmişçesine göstermek, Kemalistlerin milleti cahil kabul etmesinden kaynaklanıyor.

Müzik Peygamberimizden bu yana İslâm toplumunda vazgeçilmez bir unsur. Bilhassa Kadirî, Şazelî, Bayramî, Bektaşî ve Mevlevî tarikatlarındaki “çok sesliliği” bilmeyenler, elbette meseleyi Avrupa Kilisesine bağlayabilir. Bizimle Avrupa arasındaki kültür, tarih, estetik ve geleneğin derin ve kalın çizgilerini–dine düşmanlıklarından –görmek istemeyen Kemalistler, sarığın üzerine ille de silindir şapka takmaya çalışmışlar ve hâlâ çalışıyorlar. Kendileri içki âlemlerinde yerli müziği icra ettikleri hâlde, kanun zoruyla millete Avrupaî müziği dinleten Kemalistlerin bu noktada Bolşeviklerden farksız olduklarını da görürsünüz. Materyalizmin Hıristiyanlığı fikren mağlup edip geleneğini kökten sarstığı günlerde, hem kilise müziğine ve hem de dışardaki çok sesliliğe kadın da katılmış. Gelenek ve din karşıtı bolşeviklerin gayretleriyle burada da kadın en öne çıkarılmış. Meselenin sanat boyutunu daha mücerret bir ortamda ele almakta fayda görüyoruz. Bize göre kadının 19. yüzyılda çok seslilikle erkeklerle birlikte sahneye çıkarılmasında, sesinden ziyade bedeni etkili olmuştu. Kadını toplumdaki fıtrî ve geleneksel statüsünden yuvarlayarak onu istedikleri biçimde kullanmayı hedeflemiş din karşıtı feylesoflar, bu cinayetlerine de sanat kılıfı geçireceklerdi.

Peygamberimizin döneminden günümüze gelen süreçte, müzikte Müslüman kadınların erkeklerden geri kalmadıklarını görüyoruz. Osmanlı sarayındaki musikî icralarını ve kadın bestekârları herkes biliyor. Mesele sanat ise, kendi mecrasında en alasını Müslümanlar başarmışlar. Fakat kadını annelikten, kız evlâdı olmaktan, kardeşlikten ve eş olmaktan soyutlamamış Müslümanlar… Freud’un talebelerinin veya Lewis’in yoldaşlarının Adorno ile birlikte Avrupa’da kadına yaptıkları ihaneti bilmeyenler, Kemalist sanatın mahiyetini öğrenmekte elbette gecikeceklerdir.

AYININ 40 TÜRKÜSÜ…

Dünyanın en berbat demokrasisi Kemalistleri rahatsız etmiyor. Ülkenin parçalanma tehlikesi ile karşı karşıya gelişi de… Demokrasilerinin çıtası kadının istismarı ve sefahete alet edilişiyle yükseliyormuş. Bin seneden beri Kur’ân’ın bayraktarı olmuş şu milletin çocuklarının İslâm’a yapacakları itiraz da Kemalistler için önemli. Feminist olduğunu söyleyen Bernard Lewis’in dünyasındaki kadının Nicolai Sarkozy’ninkinden pek farklı olmadığını düşünüyorum. Temel insanî değerlere iyice yabancılaşan Kemalistlerin hangi dükkândan alışveriş yaptıklarını da bu vesile ile öğreniyoruz. Milletimizin gelenek, inanç, kültür, tarihî değer, estetik ve zevkinden uzaklaşıldığı derecede cumhuriyetçi olunuyormuş. İnsanî hürriyetlerden, demokrasiden, hukukun üstünlüğünden ve evrensellikten uzak bir Cumhuriyet anlayışı galiba yalnızca bizde kaldı. Troçki’nin, Lenin ve Stalin’in heykelleri cumhuriyetleriyle birlikte yıkıldığına göre, Bolşevik cumhuriyet anlayışı sadece bizdeki Kemalistlere mahsus kaldı.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*