Dindar nesil, müsbet milliyetçilik ve Said Nursi

alt

Birçok alanda yeni krizlerle karşı karşıya olan insanlığı huzura kavuşturabilecek yeni bir medeniyet tasavvuru üzerine düşünmek gerekiyor.

Son dönemde eğitim ve öğretim alanındaki teknolojik gelişmeler ve dindar nesil tartışmalarını bir de bu bakış açısıyla değerlendirmek gerekir. Çünkü 17-19. yüzyıllara hâkim olduğunu, ama etkisini yitirdiğini düşündüğümüz pozitivist-materyalist bilgi ve bilim tasavvurunun dindar nesil tartışmalarıyla hâlâ etkilerini önemli oranda gösterdiği ortaya çıkmıştır. “Hem dindar; hem de çağdaş olunamaz mı?” diye soran Başbakan Erdoğan, dönemlerinde bir milyona yakın bilgisayar dağıtıldığını, eğitim ve öğretimde bilim ve teknolojiye olan yatırımların ortada olduğunu belirtti.  Öğrenci formatlamak diye bir niyetlerinin olmadığını, bunu 28 Şubat sürecinde nasıl ikna odalarıyla yapıldığına göndermeler yaptı.

Bu söyleme ciddî eleştiriler yöneltildi. “Devlet Dindar Nesil Yetiştirebilir mi?” başlıklı yazısında İhsan Dağı, AKP’nin iktidara gelmesinin pozitivist-Kemalist zihniyetin tepeden inmeci modernleşme teorilerinin tutmamasının sonucu olduğunu söyleyerek, acaba dindar nesil elli yıl sonra kimleri başımıza getirecek diye sorar? Aslında bu tutumların özünde Kemalizme öykünmek olduğunu vurgular. (Zaman, 7.2.2012) Taha Akyol ise “Anadolu insanı, bu dönemde hayat tarzlarına müdahale etmeyen, özgürlükçü bir laikliğin önemini görmüştür. Dindarlık ile din devleti istemenin farklı şey olduğunu, 2008 yılında yapılan bir anket çalışmasında din devleti isteyenlerin oranının yüzde sekize düşmesinin AKP zamanında olmasının bunun en önemli göstergesi olduğunu belirtmektedir. Muhafazakâr bir hükümetin başbakanı olarak dindarlaşmanın devlet eliyle değil, sivil toplum ve bireysel anlamda olabileceğine dikkat etmelidir” (Hürriyet.6.2.201) demektedir.

“Asıl Sorun Dindarlık Değil, Milliyetçilik” başlıklı yazısında Levent Köker (Zaman, 9.2.1012) 2 Eylül sonrası din kültürü ve zorunlu din derslerine göndermeler yaparak  dinin milliyetçiliğe mahkûm edildiğini söyler. Cumhuriyet laikliğinin kurumsal yapısı ve pratiği arasındaki çarpık ilişkiye, Ermeni büyük felâketine, nüfus mübadelesine velhasıl her şeye gönderme yapıyor. Eğer eğitimde çoğulcu ve eleştirel bir zihniyetin hâkim olmasını sağlamak istiyorsak, dini araçsallaştıran milliyetçilikleri tasfiye etmek gerekir diyor.

Peki, mille(t) ve milliyetçilik kavramını hiçbir analize tabii tutmadan böyle bir genelleme yapmanın tutarlılığı var mı? Düşünce tarihinde Muallim-i Sani diye nitelendirilen Farabi’den itibaren bu gelenekte, Mille(t) terimi, siyaset felsefesinin en özgün unsurudur.  Din/mille özdeşleşmesi pratik felsefe/siyaset, siyaset ve hukuk ilişkisini, siyasetin bir ilim olarak konularını, kanun koyucunun özelliklerini ve kanun koymanın usullerini ve vahyi bilginin buradaki yerini analiz eder.

Bu durumda, genellemelere giderek çoğulcu ve özgürlükçü bir yapı elde edeyim derken, hedef kitlesi, muhafazakâr, dinî ve millî değerleri önceleyen insanların çoğunlukta olduğu bir gazetede, mille(t) teriminin böyle tahrifinin tutarlığı nedir? Çünkü Bediuzzaman Said Nursî’nin verdiği mücadeleyi, onun dinî ve metafizik değerlerden arındırılmış seküler, maddeci-pozitivist bilgi, bilim tasavvuru ve bunlar üzerine kurulu medeniyet anlayışına yönelttiği eleştirileri bilenler, unsuriyet ve menfi milliyetçiliği nasıl beslediğini, sorunun “Müsbet milliyet” fikrini içselleştirememekten kaynaklandığını bilirler.

MÜSBET MİLLİYETÇİLİK VE DİNDARLIK

Said Nursî, bireysel hırs, heva ve hevesleri körükleyen, ırkçılık (unsuriyet) ve menfî milliyetçilikle kitle katliamlarına yol açan, Avrupa’nın o dönemdeki medeniyetine “Mim”siz medeniyet” der. Sefih ve aşağı niteliklere sahiptir, çünkü fazilet ve hüda üstüne tesis edilmemiştir. Menfaat, heves ve hevâ, güç, kuvvet, rekabet, çatışma ve çarpışma, tahakküm üzerine kurulduğundan olsa gerek, sebep olduğu kötülükler, ortaya çıkardığı iyiliklere baskın gelmiştir. Bu nedenden dolayı “Yeni Said döneminde” mevcut medeniyet ve onun getirilerinden uzak bir hayatı tercih etmekle kalmamış, onun en tahripkâr menfî özelliği olan unsuriyet/ırçılık ve menfî milliyetçiliğe sürekli dikkat çekerek Asya/Doğu toplumlarına taşınmasındaki tehlikeleri engellemeye çalışmıştır. Toplumsal işbirliğinde ırkçılık ve menfi milliyetçilik yerine “râbıta-i dinî ve sınıfî ve vatanîyi” kabul eder.

Nursî, “Müspet milliyet/çilik kavramını ayrıntılarıyla şöyle açıklar: “Hakîki unsuriyete değil, belki dil, din, vatan münâsebâtına bakılacak. Eğer üçü bir ise, zâten kuvvetli bir millet; eğer biri noksan olursa, tekrar milliyet dairesine dahildir.” Bu üç husus, bireysel hırs ve heveslerin tatmini için haddi aşmalara, tecavüzlere engel olup, insanı kamilliğe teşvik eder. Bunun için Hak ve hakikat için ittifak kurmak gerekiyor, erdemli hayat için dayanışma ve kardeşlik hukukunun kurulması gerekir. Ancak bu sayede, yani diğer insanlarla—yardımlaşma maksadıyla- bir araya gelmeleri, dayanışma ve paylaşmayı gerçekleştirmekle tabiatındaki mükemmeliyete ulaşabilir. Bu anlamda her ferdin üzerine düşeni yaptığı toplumlar kâmil/erdemlidirler. Çünkü burada insanlar saadete/mutluluğa ulaşmak ve hayr/iyilik için yardımlaşırlar. Buradaki temel kriter, saadet/mutluluğun salt iyilik/hayr ile elde edileceğidir.

“Nursî’ye göre, Müsbet milliyet”, toplumsal hayatın zorunlu bir ihtiyacı olup, dayanışma ve yardımlaşmayı sağlar. Bundan ortaya çıkacak güç ve kuvvet, İslâm kardeşliğini, birliğini temin ve hizmet eder. Bu vatanın çocukları, Abbasiler döneminden bu yana bin seneye yakın Kur’ân’ın bayraktarlığını yapmıştır. İnanmayanlara karşı izzet ve onur, müminlere karşı alçak gönüllü, merhametli olan ve Allah yolunda cihat eden topluluk (Maide Sûresi: 54.) ayetine göre davranmıştır.

Said Nursî, bu noktada, günümüz anayasa ve kimlik tartışmalarına oldukça önemli katkı sağlayacak bir tespitte bulunur. Türk milleti, Müslüman toplumlar içinde en çok ve en etkili olandır. Dünyanın her tarafında olan Türkler ise, Müslüman’dır. Sâir unsurlar gibi Müslim ve gayr-i Müslim olarak iki kısma ayrılmamışlardır. Nerede Türk tâifesi varsa, Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır—Macarlar gibi. Bu nedenle şu önemli uyarıda bulunur: “Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et! Senin milliyetin İslâmiyetle hemhal olmuş, bütünleşmiştir. Kimliğini İslamiyetten ayıramazsın, eğer ayırmaya çalışırsan mahvolursun.”  (Mektûbât, 309-314)

Bu bağlamda Nursî, unsuriyet peşinde koşan, yani etnik ayrımcılık yapan Kürtlere de şöyle seslenir: “İslâm kardeşliği içinde bana dualarıyla yardım eden Kürdleri de ırkçılık ve menfî milliyetçilik düşüncesine fedâ etmeye çalışanlar, Kürt ismini taşıyan sınırlı sayıda birkaç dinsiz veya mezhepsizdir, onlardan uzak durmak gerekir. Aynı şekilde, Kürtçülüğü besleyen Türkçülükten de uzak durmak gerekir. Çünkü Türkçülük perdesi altına girenler, gerçekte Türk düşmanıdır. Mülhitlere karşı hiçbir cihetle dostluğumuz yok! Çünkü ilhâda giren ve Türkün hakîki bütün mefâhir-i milliyesini taşıyan İslâmiyet milliyesinden çıkmak isteyen adamları Türk bilmiyoruz. Türk perdesi altına girmiş frenk telâkkî ediyoruz! Çünkü, yüz bin defa Türkçüyüz deyip dâvâ etseler, ehl-i hakîkati kandıramazlar.”

Nursî, İslâm milletiyle ebedi ve hakiki bir kardeşlik kuran ve Türk denilen bu vatan ehl-i imanıyla çok yakından alakadar olduğunu, Kur’ân bayrağını dünyanın her tarafında taşıyan ve cihad eden bu vatan evlatlarının asla ve asla İslâm ile iftiharı unutmaması gerektiğini her daim vurgular. Irkçılar, toplumun musîbetzede ve hastalar tâifesidir, onlardan uzak durmak gerekir. Salih ve takvâ sahibi olanlarla birlikte hareket etmek gerekir. (Mektûbat,  407-412) Bunu sağlamak demek, din ve milliyeti özdeş kılmak demektir. Çünkü aralarındaki zahiri fark, itibari ve arizidir.  Hatta “din, milliyetin hayatı ve ruhudur.” Genel hukuk açısından din sevgisi, bağlılığı ve dinle onur duymak (hamiyet-i diniye) esas olmalı. Millet sevgisi ve gururu, din sevgisine hizmet etmeli, onun koruyucusu ve kuvveti olmalıdır. (Hutbe-i Sâmiye, 69) Bu husus oldukça önemlidir, zira günümüzde aramıza önemli bir tefrika olarak sunulan etnik ayrımcılığa düşmemenin yolu ancak böyle olabilir.

Köker’in ilgili yazıda Türklük ve Müslümanlık arasındaki ilişkinin kurgulamasına yönelik eleştiride bulunurken Ermeni “Büyük Felâketi” diye gönderme yaptığı sorun hakkında Said Nursî ne düşünüyor acaba? “Menfi milliyetçilik ile ilgili benzer bir durum Ermeniler ile eşit mi olacağız, onlar bizlere şöyle kötülük yaptılar?” şeklinde yöneltilen bir soru da ortaya çıkar. Buna “Onların hukuklarını koruyamadık, dinimizin gereği adaleti temin edemedik, sonra da istedik, ama gücümüz kalmadı, kendimizi dev aynasında görmememiz gerekir” diye cevap verir. Düşmanlığın sebebi olan baskılar kalkınca, dostluk ve barış eli milliyetlerin izzeti korunarak uzatılmalı, bu milletin saadet ve selâmeti bu ittifakla mümkün olacaktır. Diye devam eder. ”Hem de bizim düşmanımız ve bizi mahveden, cehâlet ağa, oğlu zaruret efendi ve torunu husumet beydir.” Ehl-i kitaba layık oldukları şekliyle davranmamız gerekir. Onlara rencide edeci sözlerle eziyet etmemiz gerekir, çünkü eziyet etmek dinimizce yasaklanmıştır. (Münazarat, 67-69, 71)

MÜSBET, ÖZGÜRLÜKÇÜ VE LİBERAL BİR MİLLİYETÇİ SÖYLEM

Çoğulcu ve özgürlükçü yapıya genelleme ve tek yönlü okumalarla nasıl ulaşılacak anlayamadım? Normatif siyasî bir doktrin olarak milliyetçilik ile kişinin kendini belirli bir kolektif varlığa ait hissetmesi anlamındaki ulusal kimliğin iki farklı olgu olduğunun bilincine vardığımız zaman müsbet, özgürlükçü ve liberal bir millet/çilik söylemi oluşturulamaz mı? Olabilir, eğer bunu başarabilirsek, otoriter ve totaliter ulusalcığın tersine iki noktada özgürleştirici tutuma sahip olunabilir: Milletin kendi kendini yönetmesi ideali ısrarla vurgulanır; ama bunu liberal bir şekilde; yani hükümetin hem anayasal; hem de temsili olmasını savunarak yapar. İkinci olarak bu söylem, her türlü gayr-i hukuki iç/ulusal; hem de uluslar arası baskı ve hâkimiyete karşı bir bilinçlilik durumu oluşturmaya katkı sağlar. İçinde bulunduğumuz coğrafyanın son durumunu da düşününce, dışarıya karşı dirençli olmanın yolunun içeride bütünlük ve yapıcılığı savunan “Müsbet milliyet/çi” bir öğretiye sahip olmanın önemi de açıktır. Bu anlamda, milliyetçiliği, ulusları birbirinden ayıran bir güç olarak görmez, ulusların farklı olmasının dışlayıcılığı (unsuriyeti/ırkçılığı) getirmeyeceğini vurgular. Dolayısıyla “Müsbet, Liberal ve Özgürlükçü Milliyet” söylemi, farklı din, dil ve ırkları ayrıştırıcı bir unsur olarak değil de, ulusal self-determinasyonun barışçı ve istikrarlı bir uluslararası düzenin esası olarak görmek şeklinde tezahür eder.

Sonuç: Dindar Nesil tartışmalarında olduğu gibi, eğitim konularını tartışırken, Nevzat Tarhan’ın  vurguladığı üzere, ‘algıları olgu sanan’ alıngan ve vehimli bakış açılarına dikkat etmek realiteyi görememe ve çarpıtma tutumundan kaçınmak gerekiyor. Çünkü dindarlığa siyasî anlam yüklenerek tartışılması “kindarlığın” artması gibi tehlikeli boyutlara yol açabilir. Eğer bu müzakereleri münakaşaya dönüştürmeden yapabilirsek, “değer eğitimi”ne müspet katkıda bulunabiliriz. Eğitim, “bireyin davranışında olumlu davranışlar meydana getirme” diye tanımlandığına göre, karakter eğitimi amaçlı kavram eğitiminde insanî değerlerin kavramsal olarak çocuklara öğretilmesinde hem aileye hem de devlete düşen görevler var. (http://www.haber7.com/haber/20120206/Karanligin-7-atlisi-ve-dindar-nesil-tartismalari.php, http://www.e-psikiyatri.com/psikiyatri-haberleri/dindar-nesil-tartismalarina-psikolojik-bakis/29395/ ) Eğer eğitim ve öğretimle bireyin davranışında olumlu değişmeler meydana getirmede mânevî değerlerimiz rasyonel, eleştirel ve tutarlı bir şekilde verilmezse, yani devlet kendi üzerine düşeni yapmazsa, işte o zaman din eğitimi ve öğretimi illegal yollarla yapılacak, bu da din(i)darlığı ve gruplar, cemaatler, toplumun diğer kesimleri arasında kindarlığı besleyecektir.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*