Dini cemaatlerden doğru eğitimi ne zaman bekleyebiliriz?

Dini cemaatlerle alâkalı yazılarımızı takip eden bazı okuyucularımız, cemaatleri bir bütün olarak savunmamızı kısmen tenkit ettiler.

Tenkitlerinde haklıdırlar. Dinî cemaatlerimizin; çocuklarımızı, gençlerimizi ve ailelerimizin eğitimlerindeki çarpıklıkları, eksiklikleri, zamanın ruhuyla örtüşmeyen yaklaşım ve metotlarını kasd ederek itiraz ediyorlar. Haklıdırlar… Biliyoruz ki din ve din eğitimi, ancak fert iradesinin hür olduğu zeminlerde gündeme gelir. Hayvanlıkla eşdeğer olan kölelik ve köleliğin zamanımızdaki her hali olan diktatörlüklerde “din eğitimi” hakkında konuşmanın yanlış olacağını söylüyoruz. Ülkede insanların çocuklarına verdiği eğitime gelişi güzel müdahale eden devletin, artık bir karara varması gerekiyor. Çocuklar bizim ise ve biz de köle değilsek, onların terbiyesi ve vereceğimiz eğitiminin de bize ait olması gerekmez mi? Hayır, “çocuklar sizin de olsa, biz devlet olarak selâmetimi çocuklarınızı ilkelerime göre eğiteceğim ve Bolşevizm’e yakın bir “sosyal devlet” yapısı içinde, oluşturacağım eğitim kurumlarında çocuklarınızı eğiteceğim” demelidir. Ayrıca burada adaletli, mert ve şeffaf davranmalı. Batı’dan büyük sermayenin himayesinde ülkeye giren belli materyalist ve Marksist düşünce mensuplarına “Özel okullar ve üniversiteler” altında her türlü kolaylığı ve hatta iş birliğini gösteren devlet, eşitlik ilkesini koruma adına, onları da kendi eğitim müesseselerinde eğitmelidir. Bunu yapmadığı takdirde; Türk milletinin bu devleti din, tarih, gelenek, ahlâk ve fıtrat düşmanı olarak sağda-solda propagandasını da suç saymamak gerekiyor.

Komünizm ve sosyalizm devirleri gerilerde kaldı. İçinde bulunduğumuz hürriyet devri, devletin çocuklarımıza müdahalesini reddediyor. Biz de millet olarak, yavrularımızın terbiye ve eğitimini kolaylaştırmak, kalitesini yükseltmek, ekonomik şartlara uygun hale getirmek ve global medeniyetin eğitim düzeyine bilgi-beceri yönüyle ulaştırabilmek için, elbette çevremizle iş birliklerine gideceğiz. Bin seneden beri Kur’ân’ın bayraktarlığını yapmış ve tasavvuf ile Maveraünnehir’den Adriyatik’e insanlara hayat kaynağı olmuş tarikatlara “yasak” diyen sakat-bozuk bir düşüncenin, milletin arasındaki iş birliklerine ve eğitim ile alâkalı çalışmalarına müdahalesinin mantığını nereye koyacaksınız. Yani başta tarikatlar olmak üzere, Anadolu’daki bütün dinî cemaatlerimiz, köklerini bu topraklardan, tarihimize kök salmış geleneklerden ve Kur’ân medeniyetinden aldıklarına göre cemaatlerin dinî eğitimdeki kusurlarını arayanların önce bu hakikatlerle yüzleşmeleri gerekmiyor mu? Nakşibendî, Kadirî, Bektaşî, Mevlevî ve diğer tarikatlarımız… Ve sonra dinsiz Avrupa düşüncesinin Anadolu’ya saldırısı zamanında, bu dinsizlik ve ahlâksızlık kasırgasını durduran Kur’ân tefsirleri ve Kur’ân hizmetkârları sahneye çıkmışlar. Kur’ân ve hadisten kaynağını bularak yazdığı yüz otuz kitap ile Said Nursî, bütün Marksist ve materyalist feylesoflara diz çöktürmüş. Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri, Anadolu’daki Müslüman çocuklar Kur’ânsız ve İslâmsız kalmamaları için birçok çile ve zahmete katlanmışlar. İşte Türkiye’nin bu inkâr edilmez gerçeklerini görüp dinî cemaatlere istedikleri kimlikleri verdikten sonra, cemaatlerin “din eğitimi” kritiğini yapabiliriz.

Türkiye laikliği AB ülkelerine anlatacak konumda mı? Oradaki hükümetler ve idareler, halkın dinini doğru ve kolay öğrenmeleri için neler yapıyorlar, uzak değil… Devletin ve rejimin selâmeti uğruna içine girdiğimiz maskaralık labirentlerinden dışarıya çıkıp; bilimin, medeniyetin, demokrasinin ve yaratılışın bize bahşettiği şekilde etrafımıza bir bakalım. İşte o zaman; medeniyete, hürriyet ve temel insanî ilkelere aykırı eğitim veren cemaatler iyot gibi, kendiliğinden ortaya çıkacaklar. Bizim de bu tartışmayı devam ettirmemize gerek kalmayacak, değil mi?

Türkiye’miz, yakın tarihinde geçirdiği sosyal değişimler cihetiyle, dünyada bir başka ülke ile karşılaştırılmayacak kadar karmaşıktır. Dine karşı olanlar ile dindarların, rahat ve hür bir zeminde birkaç saat konuşmalarını sağladığımızda, her iki tarafın da yüzlerce itiraflarıyla karşılaşırız. Dinî eğitime veya dindarlara karşı olanların ön yargıları ile hakikat arasındaki uçurumlar… Dinin zamanımızın bütün medeni kaideleriyle, fenleriyle, eğitim metotlarıyla ve fıtrî yaşayışıyla ne kadar uyumlu olduğunu hayatında hiç duymayanlarımız çıkacaktır. Dindarların arasında ise; dine yanlış tanımlar ve geleneksel manaları ve doğru olmayan misyonlar yüklemekle muhataplarını bütün insanî değerlere ve güzelliklere düşman göstererek yaptıkları tahribat… Özlerinde dine ve vicdan hürriyetine saygılı olanları; aileye, iffete ve insan sevgisine karşı görmekle ne kadar hata ettikleri ortaya çıkacak ve hakikaten her iki taraf da çok mahcup olacaklardır. Bu birbirilerine karşı sivriltilerek bilendirilmiş iki tarafın “hür ve demokratik bir ortamda” barış maksatlı diyaloğa gelmelerini asla istemeyen “demokrasi ve büyük Türkiye” muarızlarına karşı, sağıyla-soluyla bir olup mücadele etmeden, biz bu çukurlardan kurtulamayız.

İtiraf edelim. Yüz seneye ramak kaldı ki, biz bu tımarhaneye düşürülmüşüz. Hayatında caminin önünde geçmeyen ve Kur’ân’dan bir küçük sûre dahi bilmeyen kaç nesli kaybettik. Ve dine-dindarlara yabanî bakanlara hayatlarında hiç selâm vermemiş ve hatta selâm vermeyi günah sayarak, karşı tarafın musalladaki cenazelerinden kaçmış nice nesiller… Cehaletin üzerine inşa ettiğimiz tarafgirlikler ve diyalogsuzluklar… Ve sonra nesiller boyu birbiriyle mücadele eden iki taraf… Üçüncüsü yok. Sağcısının da solcusunun da öz kimliklerinden yoksunca yaşadığı bir ülkede yaşadığımızın farkında mıyız? Fikir ve düşünceye kimlik veremeyen milletler, demokrasi ve medeniyeti hak ediyorlar mı sizce?

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*