Dört matbah, inkılap ve süzgeç

Bediüzzaman Hazretleri Van Valisi Tahir Paşa’nın konağında kalırken çeşitli âlimlerle münazaralı(tartışarak fikrini ispatlama) sohbetler yapmaktadır. Bu toplantılarda kendisine sorulan sorulara ikna edici cevaplar vererek münazaraları kazanan Bediüzzaman’a sorular din ilimlerinden değil de fen ilimlerinden gelmeye başlar. Bunun üzerine fen ilimlerine de meraklı olan Valinin kütüphanesinde bulunan fizik, kimya, jeoloji, biyoloji, matematik, astronomi vs. fen ilimlerini kendi kendine mütalâa ederek öğrenir. Ve münazaralarda o ilimlerin uzmanlarıyla tartışıp onları mağlûp eder. Hatta bazı kitaplar yazar. Fen ilimlerinden sadece organik kimyanın açık formüllerini –uğraşmamak ve zaman kaybını önlemek için- ezberlemediğini ifade eder. Ki, o açık formülleri -bazıları bir buçuk kitap sayfası olduğundan- biyokimya profesörleri bile ezberlememektedir.

İşte böyle bir ilmi dirayetle yazılan eserlerinde din ve fen ilimlerinin meczolduğu görülür. Hatta Bediüzzaman Hazretleri marifetullah yolunda ilimlerin bütünlük arz etmesi sebebiyle böyle bir ayrım yapmaya da karşıdır. Nitekim bir tefsirden ziyade, Kur’an’ı Kerim’e tefsir yazmak isteyen müfessirlere bir yol gösterici mahiyetini taşıdığını ifade ettiği İşârâtü’l-İ’câz isimli muhteşem eserinde de bu tarz açıkça görülür.

Bu eserin Bakara Suresinin tefsir edildiği bölümde haşre delil olarak yazılan on bürhanın onuncusunda şu ifade yer alır:

“Sonra insanın bekasına dikkat et. İnsan, bu vücut libasını her sene değiştirir. Bu vücut değişmesi, bedendeki hüceyratın yıkılıp yapılmasıyla olur. Bu tamirat da, bütün azanın erzak mahzeni hükmünde olan Cenab-ı Hakkın bir kanun-u mahsusla ihzar ettiği o madde-i latifeden alınan ecza ile yapılır. Sonra o madde-i latifenin ahvaline bak. Nasıl azanın ihtiyaçlarına göre muayyen bir kanunla taksim edilir ve bedenin her tarafına mahsus bir nizamla muntazaman dağıtılır. Yine şayan-ı dikkattir ki, o madde-i latife, dört matbahta pişirildikten sonra ve dört inkılâptan geçtikten sonra ve dört süzgeçten tasfiye edildikten sonra rızık olarak taksim edilir. Hem yine şayan-ı dikkattir ki, o madde-i latife, yemeklerin ruhu ve hülasasıdır. O yemekler âlem-i anasırda dağınık menbalardan muntazam bir düsturla, mahsus bir nizamla cem ve tahsil edilirler.” 1

Bu ifade de geçen “… dört matbahta pişirildikten sonra ve dört inkılâptan geçtikten sonra ve dört süzgeçten tasfiye edildikten sonra rızık olarak taksim edilir.” cümlesindeki ‘dört matbah(mutfak), dört inkılap ve dört süzgeç” tabirlerinin neye işaret ettiği sorulduğunda; çeşitli yayınlarda verilen cevapların maalesef tıp ilmine uygun düşmediği görülmektedir.

İnsan için dört mutfak gıdaların mekanik ve kimyevi olarak hazmedildiği ağız, mide, duodenum(oniki parmak bağırsağı) ve ince bağırsaklardır. Çünkü hazım olayı ağızda başlayıp mide, duodenum ve ince bağırsaklarda devam eden bir süreçtir. Bu sürecin en sonunda bulunan ince bağırsaklar ise aynı zamanda dört süzgecin başlangıcıdır.

Vücudumuzda çalıştırılan dört süzgeç ise ince bağırsaklar, karaciğer, böbrekler ve akciğerlerdir. Hazım esnasında ağızdan başlayıp kalın bağırsaklara kadar yenilen gıdalar ısı, mekanik, kimyevi ve bakteriyel muameleyle bir nevi ‘pişirilme ve inkılaptan(değişime uğramak)’ geçirilip yukarıda bahsedilen dört süzgeç ile de zararlı maddeler tasfiye edilerek bünyemize rızık olarak taksim edilir.

Ağız mutfağında alınan gıdalar dişlerle mekanik olarak parçalanır. Üç çift tükürük bezi her gün bir litre tükürük üretir. Tükürük, yiyecekleri sulandırır ve yutulmasını kolaylaştırır. Aynı zamanda ağzı ve dili nemli tutar. Tükürük iki enzim içerir. Bu kimyasallar, yiyeceğin karmaşık kimyasal yapısının parçalanmasına yardımcı olur. Enzimlerden biri nişasta moleküllerini parçalar. Diğeri de kısmen yağ moleküllerini parçalar. Bunun sebebi midede yapılacak protein sindirimi için yiyeceklerdeki proteinlerin etrafında bulunan karbonhidrat ve yağ kılıflarını ayırmaktır. Ağızda yiyeceklerin emilimi olmaz. Sadece dilaltı damarlarından ilaç olarak alınan trinitin, morfin, kokain, siyanür vb. emilir.

Mide mutfağında şiddetli kasılıp gevşemelerde mekanik sindirim devam eder. Mide yediklerimizi işler ve küçücük parçalara ayırır. Sulandırarak ya da yoğunlaştırarak sindirimin diğer aşamalarına hazır hale getirir. Mide bir buçuk litrelik maksimum kapasitededir. Duvarlar derin çukurlarla kaplıdır ve her birinde mikroskobik hücreler sıralanmıştır. Kimi hücreler hidroklorik asit çıkarırken komşuları yapışkan bir mukoza salgılar. Bu midenin duvarlarını kaplar ve onu kendi zararından korur. Midenin iç yüzeyi, günde yaklaşık beş litre mide suyu üretir. Tıpkı tükürük bezleri gibi, bu bezler de yiyecek düşündüğümüzde bile salgılama işlemine başlayabilir. Mide öz suyu pepsin adında bir enzim daha içerir. Pepsin, proteinleri basit moleküllere, aminoasitlere ayırır. Yiyecekler iki ila altı saat kalır. Midede, dalgalar halinde oluşan güçlü kasılmalar yiyecekleri sıkıp karıştırarak, yarı hazmedilmiş, kimüs denen, sulu bir lapaya dönüştürür. Bu kimyasal değişimi mide öz suyu gerçekleştirir. Midede sadece protein sindirimi olur. Yiyeceklerin emilimi olmaz. Sadece su, alkol, asetil salisilik asit, sodyum, klor ve iyot mideden emilebilir.

Sindirim yolumuz eğer solucan benzeri düz bir kanal olsaydı, boyumuzun dokuz metre olması gerekecekti. Bunun yerine bağırsaklarımız, normal boyutta bir bedene sığacak şekilde düzgünce sarılmıştır. Her kasılmada bir çay kaşığından daha az miktarda kimüs, ince bağırsağın en üst kısmı olan on iki parmak bağırsağına girer.

Duodenum denilen Onikiparmak bağırsağı ince bağırsağın mide ile birleşen ilk yirmi-yirmi beş santimetrelik kısmıdır. Kıvrımlı bir yapıya sahiptir. İnce bağırsağın en önemli kısmıdır. Buraya karaciğerin safra salgısı ve pankreasın sindirim enzimleri boşaltılır. Onikiparmak bağırsağında karbonhidrat, protein ve yağların sindirimi gerçekleşir. Yağların sindirimi, karaciğerden gelen safra salgısının etkisiyle ilk kez burada başlar. Duodenumdan monosakkaritler, yağ asitleri, gliserol, A ve D vitaminleri emilebilir. Protein emilimi olmaz. Diğerleri de kısmi olarak gerçekleşir.

Asıl ince bağırsaklar dediğimiz(jejunum ve ileum) beş-altı metre uzunluğundadır. İnce bağırsağının görevi ağızda kısmen sindirilmiş karbonhidratlar ile midede kısmen sindirilmiş proteinlerin ve sindirimi henüz başlamamış olan yağların sindirimini gerçekleştirmek ve tamamlamaktır. Diğer görevi ise villus denilen ve sayıları beş milyonu bulan tümürler sayesinde sindirilen besinlerin emilmesini ve böylece kana karışmasını sağlamaktır. Kimyevi sindirim ince bağırsakta son bulur. Besinlerin bağırsaktan kana karıştığı yer burasıdır. Küçük villuslerden her biri, karbonhidratların ve proteinlerin yapı taşları olan glikoz ve aminoasitleri emen ve damarlardan oluşan bir ağ içerir. İnce bağırsakların Jejunum kısmından monosakkaritler, yağ asitleri, aminoasitler ve suda eriyen vitaminler olmak üzere alınan besinlerin yüzde sekseni emilir. İleum kısmından ise aminoasitler, vitamin B12, safra tuzları ve suda eriyen vitaminler emilir. Böylece ince bağırsaklar hem mutfak olarak kimyevi sindirime katılırken hem de ilk süzgeç olarak besinlerin emilimini sağlarlar.

Bütün bu farklı maddeleri sindirmek için, midenin etrafına toplanmış üç organ, sindirim sularından oluşan bir karışım üretir. Karaciğer, safra kesesi ve pankreasın ürettiği kimyevi maddeler, on iki parmak bağırsağı boyunca uzanan, ortak bir kanala boşalır. Karaciğer her gün safra adı verilen yeşilimsi sıvıdan bir litre üretir. Kimus bağırsağa akarken, safra da besinlerin emilimini sağlamak için, yağ küreciklerinin ve bazı vitaminlerin parçalanmasına yardımcı olur. Kimustaki besinlerin bileşenlerini daha basit moleküllere indirgeme işini enzimler tamamlar.

İkinci süzgecimiz vücuttaki en büyük organ olan ve beş yüzden fazla görevi olan karaciğerdir. Yetmiş beş bin özdeş hücre grubundan teşekkül eden ve aralıksız çalışan bir kimya fabrikası gibidir. Kan damarlarının doğrudan ince bağırsaktan taşıdığı besinleri filtreler. Burada yeniden birleştirilip vücut için gereken bileşik proteinlere ve yağ moleküllerine çevrilirler. Karaciğer aynı zamanda talep üzerine enerji sağlayan bir şeker deposudur. Vücudun enerji kaynağı karaciğer denetimindedir.

Üçüncü süzgecimiz su dengemizden sorumlu organlar olan böbreklerimizdir. Kanı filtreleyerek, atık maddeleri çıkarırlar. Geniş damarlar ve atardamarlar böbreklerden bol miktarda kan geçişini sağlar. Vücuttaki bütün kan beş dakikada bir böbreklerden geçer. Bu da günde bin beş yüz, bir ömür boyunca ise yaklaşık kırk milyon litre kan demektir. Her böbrekte bir milyonun üzerinde filtreleme birimi vardır. Kan, düğüme benzer bir kılcal damar grubundan geçer. Su ve atıklar filtrelendikten sonra birbirine geçmiş tüpler tarafından toplanır. Daha sonra temiz suyun yüzde doksan dokuzu kana geri döner. Geriye kalan sıvı idrardır ve önce toplama kanallarına sonra da idrar yolu denen uzun tüplerden aşağı yönelir. Bu tüplerden her gün bir buçuk litre idrar akar. Bu miktar içtiğimiz suyun miktarına ve ne kadar terlediğimize bağlıdır. Ağır egzersiz yapmasak bile her gün iki buçuk litre kadar su içmemiz gerekir. İdrar uykudayken yavaş hızda, çalışırken daha hızlı üretilir.

Vücut hücrelerin hayati faaliyetlerini sürdürebilmesi için iç solunum yapmaları şarttır. İç solunum olayında; hücreye enerji yüklü bileşikler gelmektedir. Karbondioksit ve yağ benzeri maddeler yanarak enerji vücutta serbest bir hale girmektedir. Hücrelerimiz ise oksijen yardımıyla besinlerden enerji elde eder. Bu oksijenin sağlanması ve ortaya çıkan karbondioksitin atılması dış solunumla gerçekleşir. Bu da dördüncü süzgeçle sağlanır.

Dördüncü süzgecimiz akciğerlerdir. Akciğer dokusu, etrafı küçü­cük kan hücreleri ile ağ gibi çevrili yaklaşık üç yüz milyon hava torbacıklarından oluşmuştur. Dakikada on altı-on sekiz defa soluk alıp veririz. Her nefes aldığınızda vücudunuza yüz trilyona yakın hava molekülü girer. Bunun yaklaşık yirmi bir trilyonu, oksijen molekülüdür. Solunum sistemi yoluyla vücudunuza giren ve kan dolaşımına yüklenen bu moleküller, yine kan yoluyla vücudun en derin noktalarına kadar ulaştırılır. Ve burada bulunan karbondioksit molekülleriyle yer değiştirir. Biz sadece nefes aldığımızı zannederken, gerçekte bu sırada vücudumuzun derinliklerinde hiç durmadan oksijen, karbondioksit ve su alışverişi gerçekleşir.

Besin içeriklerinin hayati faaliyetlerde kullanılmasından sonra kalan su, madensel tuzlar, karbondioksit, amonyak, üre ve ürik asit gibi zararlı maddelerin vücut dışına atılmasına boşaltım denir. Boşaltım olayını gerçekleştiren sisteme de boşaltım sistemi adı verilir. Boşaltım sistemi sayesinde sindirim sonucu hücrelerde oluşan artık maddeler, dışarıdan vücuda girmiş olan zararlı maddeler ve yararlı olmasına rağmen hücrelere fazla gelen maddeler vücut dışına atılır. Bunu da dört süzgeç yerine getirir. Ayrıca deri de terleme yoluyla bu süzgeçlere yardımcı olabilir.

Görüldüğü gibi, Risale-i Nur’da anlatılan her hakikat, hem din ilimleri hem de fen ilimleri ile mezcedilmiştir.

Dipnot:

1- İşârâtü’l-İ’câz, s.97

Benzer konuda makaleler:

2 Comments

  1. Hüseyin bey güzel yazınız için tebrik ediyorum.
    Bir tashih:
    “… dört matbahta pişirildikten sonra ve dört inkılâptan geçtikten sonra ve dört süzgeçten tasfiye edildikten sonra rızık olarak taksim edilir.”
    Bu ifadeye göre, 4 süzgece böbrek ve akciğerin fonksiyonlarını dahil etmek doğru değildir. Çünkü üstad rızıkların taksiminden önceki işlemlerden bahsediyor. Halbuki böbrek ve akciğerler, taksimat sonrası oluşan zararlı metabolizma ürünlerinin tasfiyesi vazifesini görüyorlar.
    Bağırsak ve karaciğer süzgeçleriden sonra 3.süzgecimiz hücre zarıdır. çünkü hücre zarı seçici geçirgendir. 4. süzgecimiz ise, hücrenin organelleridir. Enerji kaynakları (glikoz, yağ asitleri gibi) mitokondrionlara, amino asitler ribozomlara alınır.

  2. İlginiz için teşekkür ediyorum.
    Bu konuda farklı görüşler ifade edilmiştir. Fakat organ bazında düşündüğümüz zaman dört süzgeç yazımızdaki gibi olması gerekir. Günümüz bakış açısıyla sizin ifade ettiğiniz gibi de düşünülebilir.
    Bin dokuz yüzlü yılların başındaki tıp kitaplarında mikro düzeyde şimdiki bilgilerin olmayacağı sebebiyle yazımızda konu organ bazında değerlendirilmiştir. Nitekim hücre geçirgenliği ile ilgili günümüz bilgileri 1972 yılında; hücre organellerinden olan mitokondri ve ribozomlar hakkındaki günümüz bilgileri ise 1976 yılında kesinleşmiştir.

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*