EURONUR ÖZEL

Dünyaya Acı Çekmeye mi Geldik?

Özel Makale/ dünya

Bir şehir düşün. Dar sokaklarında yankılanan adımlar, her taşında geçmişten kalma dualar gizli. İnsanlar sabahın alacakaranlığında işe koşuyor, akşamın serinliğinde yorgun omuzlarını sürükleyerek evlerine dönüyor. Kimisi bu dünyayı bir hapishane gibi görüyor, kimisi bir imtihan odası. Kimi her yeni günü şikâyetle karşılıyor, kimi de bir şükür nefesiyle açıyor gözlerini. İşte bu şehrin içinde yaşayan sıradan bir adamın kalbinde, başka bir arayış var.

O hep şunu düşünür: “İnsanlar bu dünyayı kötüleyerek, hor görerek, sürekli cennete gitmenin peşinde koşuyorlar. Oysa belki de biz, tam da burada, cennetin tohumlarını taşıyoruz. Burası çile çekmek için mi var? Ölümü bekleyen bir otobüs durağı mı? Yoksa bir okul, bir laboratuvar, bir tekâmül mekânı mı?”

Kendi kendine fısıldar: “Belki bir yere kadar haklıdır bu düşünceler. Çünkü evet, bu dünyada acı var, kayıplar var, gözyaşı var. Ama Allahualem, biz aslında buraya sadece çile çekmeye değil, ilim ve dua ile olgunlaşmaya geldik.”

“İnsan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir.” (23. Söz)

Burada Rabbimizin isimlerini daha iyi tanımak, bilincimizi yükseltmek, idrakimizi artırmak için bulunuyoruz. Yanlış zanlarımızdan kurtulmak için, gözlerimizin önündeki perdeleri kaldırmak için…

Ruhlar Âleminden Dünyaya

İnsan bazen dünya ile ahireti iki ayrı mekân sanıyor. Oysa hakikat bambaşka. İlk yaratılışımız ruhlar âleminde oldu. Sonra bu mekana gönderildik. Ardından yine bir yolculuk başlayacak: cennet ya da cehennem… Fakat aslında hepsi tek bir bütünün parçaları. Hepsinde “biz” varız. Varlığımız, bilincimiz, bakış açımız, zanlarımız ve inançlarımız.

Kimi zaman derin bir tefekkürle şunu anlıyor adam: “Biz hepsini ayrı ayrı zannediyoruz. Ama varlığımız, ruhlar âlemiyle dünya ve ahiret arasında kopmayan bir iplik gibi. Ayrı değil, bir bütün. Bizim hikâyemiz bir süreklilik. Ruhlar âleminden başlayan ve sonsuzluğa doğru akan bir nehir.”

Ve kendi kendine bir daha fısıldıyor: “Eğer bu hayatta bilincimizi yükseltebilirsek, Esmayı Hüsnayı okuyabilirsek, o nehir daha berrak akar. Burası bir okul, evet. Öğrendiğimiz her şey, duyduğumuz her dua, aldığımız her ders, ahirette de bizimle olacak.”

Bilincin Merdivenleri

İşte bu yüzden, “İlim talep etmek / öğrenmek her Müslümana farzdır.” (İbn Mace, Mukaddime, 17). Çünkü ilim, insanı korkudan sevgiye taşıyan bir köprüdür. Cennet ve cehennem, yalnızca mekânlar değil, aynı zamanda derecelerdir. İnsan, amellerine göre, bilinç düzeyine göre farklı mertebelere yerleştirilecek.

Hadis Kudsi’de ne diyor Rabbimiz: “Kulumun zannı üzereyim.” Ne kadar derin bir sır! Bir kul Rabbini nasıl tanırsa, Allah ona öyle görünür. İnsan, Rabbini tanıdıkça, O’nun kim olmadığını fark ettikçe bilinç yükselir. O bilinç yükseldikçe, korkuya dayalı değil, sevgiye dayalı bir muhabbet doğar. Ve o muhabbet, insanın hem dünyasına hem ahiretine bir nur olur.

“Şu acib âlemin elbette bir müdebbiri ve şu muntazam memleketin bir mâliki, şu mükemmel şehrin bir sahibi, şu musanna sarayın bir ustası vardır. Biz çalışmalıyız, onu tanımalıyız. Çünkü, anlaşılıyor ki, bizi buraya getiren odur. Onu tanımazsak kim bize medet verecek?” (22. Söz)

Bu “tanımak” Esmayı Hüsnayla olur. Merhamete ihtiyacım var şu an, Ya Rahim. Sevilmeye, sevmeye ihtiyacım var Ya Vedud.

Böyle bir muhabbetle yaşayan için ahiret korku değil, ümit olur. Çünkü o bilir ki, Rabbine hüsnü zanla yaklaşan, razı olan, şükreden bir kalple yürüyen kimse, Allah’a da güzellikle kavuşur.

Şikâyet mi, Şükür mü?

Şehrin kalabalığında, insanların yüzlerini izler adam. Kimisi sürekli şikâyetle dolaşıyor: “Bu dünya kötü, hayat zor, yaşamak ağır.” Kimisi ise aynı sokaklarda yürürken gözlerinde minnet ışığı taşıyor: “Elhamdülillah, nefes aldım, güneşi gördüm, şükrettim, şükredebildim.”

İşte fark burada. Bir insan dünyaya sürekli şikâyetle bakarsa, gönlünü karartır. Ama aynı insan, şükürle bakmayı seçerse, içinde cennetten bir bahçe yeşerir. Çünkü Allah, “Kulumun zannı üzereyim.” buyurmuştur.

Adam derin bir nefes alır: “Demek ki mesele yeryüzünü kötülemek değil. Çünkü bu dünya acılar mekânı değil. Bu yüzden “Rabbena âtinâ” okuyoruz hep. Mesele bu dünyada Rabbimizin tecellilerini görmek. Bu dünya bir köprü, evet. Ama aynı zamanda bir ayna. O aynaya nasıl bakarsak, bize öyle yansır.”

Sonsuzluğun Kapısında

Günlerden bir gün, o adam caminin avlusunda yaşlı bir dervişe rastlar. Dervişin gözlerinde derin bir huzur vardır. Yanına yaklaşır, sorar:

“Efendim, insanlar bu hayatı neden hep kötü görüyor? Neden cenneti beklerken dünyayı horluyor?”

Derviş gülümser:
“Evladım,” der, “çünkü insanlar dünyanın çilesine takılır. Ama bilmezler ki,

‘Allah’ı tanıyanın dünyası nurla ve manevi sürurla doludur; derecesine göre, iman kuvvetiyle hisseder.’ (25. Lema).

Dünya bir misafirhane. Biz buraya şükürle gelen misafirler olursak, ev sahibi de bizi güzel ağırlar. Esma ile barışan, ahiret ile de barışır.”

Adam uzun uzun susar. O an anlar ki, mesele dünyayı sevmek ya da ondan kaçmak değil. Mesele, bu dünyada Rabbini tanımak, yanlış zanlarını bırakmak, her nimeti şükürle karşılamak. Ve en önemlisi, Allah’a korkuyla değil, sevgiyle yönelmek.

Belki de insanın en büyük yolculuğu budur: Hayat aynasında kendi yüzünü, kendi hakikatini, Rabbini “Esmayla” bulmak.

Deniz Pamir

Satırlarında kainatın sırrını arayan bir kalem… Kelimeleri, hikmetin derinliklerinden süzülen bir nur gibi, zihinleri aydınlatır ve kalpleri ferahlatır. Her cümlesi, mahlukatın ince nakışlarından Halık’ın sonsuz rahmetine bir davetiye gibidir. O, fani sözcüklerle baki hakikatlere köprü… Devamı »

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu