Eğitim, bireyin davranışlarında yaşantı yoluyla kasıtlı ve iradi değişim meydana getirme süreci (terbiye) iken; öğretim, bu bilgilerin planlı, programlı ve genellikle okul gibi kurumlarda aktarılmasıdır. Eğitim hayat boyu sürer, öğretim ise müfredatla sınırlıdır. Öğretim eğitimin bir parçasıdır.
Öğretim ve Eğitim Arasındaki Temel Farklar
• Öğretimde teorik bilgiler ön plandadır. Eğitim ise, daha çözüm odaklı ve üretici insanlar yetiştirmek için gereken pratik bilgileri, tecrübe aktarımını ve manevi değerleri de içerir.
• Öğretim, bir kişiye yeni bilgilerin aktarılmasıdır; eğitim ise insanlara tecrübe kazandırmaya yöneliktir. Eğitim, zaten bilinen bir bilginin deneyimlenmesini ve pratiğe dökülmesini sağlar.
• Öğretimde bilgi ve içerik ön plandadır; eğitimde ise beceri, kabiliyet ve deneyimler ön plana çıkar.
• Öğretim, öğrenciye farklı disiplinlerden bilgi aktarımı sağlar ve her alana yönelik temel bilgileri aktarır. Eğitim ise derinlik kazandırmayı hedefler ve kişiyi daha özel, belirli, kendine özgü, karakteristik alanlarda uzmanlaştırır.
• Öğretim, yalnızca müfredat çerçevesinde öğretmenlerden elde edilen bir aktarımdır; eğitim ise hayatın her alanında örnekleri bulunan bir kavramdır. Eğitim; özellikle iş hayatı, aile hayatı ve askerlik gibi alanlarda da yoğun olarak uygulanır.
Sonuç olarak öğretim, eğitime oranla daha özel bir tanımı olan ve eğitimin bir parçası olarak tanımlanan bir kavramdır. Eğitim ise yalnızca okulda ya da çeşitli öğretim kurumlarında değil; hayatın her alanında, tecrübe aktarımıyla veya pratik kazanmayla sağlanabilecek bir süreçtir.
“Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” sözü, Hz. Ali‘ye atfedilen, ilme, öğrenmeye ve öğretmene verilen değeri vurgulayan meşhur bir sözdür. Bilginin insanı özgürleştirdiğini ve öğreticinin kıymetinin çok yüksek olduğunu simgeler.
Öğretmenin Toplumdaki Yeri ve Önemi
Bunun için gelişmiş ülkelerde öğretmen ve öğreticinin yetiştirilmesi hem uzun ve meşakkatli bir süreçten geçer hem o nispette de bu kişilerin hayat standartları çok kaliteli ve yüksek olur. Maaş ve ücretleri en üst seviyededir. Toplumda saygın bir mevkileri vardır.
Bir zaman gece vakti dersten dönerken Sendika Camiine yolumuz düştü. Cami imamı Hafız Rasim Hoca caminin duvar fayansları ile uğraşıyordu. Selam verdim “hocam nasılsınız neler yapıyorsunuz” dedim. İyiyiz Allah’a CC şükür camiyi yapmaya çalışıyoruz sizler neler yapıyorsunuz dedi. Ben de “hocam biz de cemaat yapmaya çalışıyoruz, dersten geliyoruz dedim. Elindeki işi bıraktı “sizin işiniz daha önemli Allah CC yardımcınız olsun” dedi.
Son zamanlarda ülkemizde birçok okul yapıldı. Sınıfların mevcutları hayli azaldı. Son yaşanan hadiselere baktığımızda binaya yapılan yatırımın insana yapılmadığı anlaşılıyor.
İslam’da Canın Kutsallığı ve İntiharın Hükmü
Kim bir mü’mini kasıtlı olarak (taammüden) öldürürse cezası, içinde ebedi kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazaplanmış, onu lanetlemiş ve ona büyük bir azap hazırlamıştır. (Nisa Suresi, 93.)
Dünyaya yaratanını tanıma ve O’nun gösterdiği çizgide hayatını sürdürme amacıyla gönderilen insanın, dünyaya gelmesi de dünyadan ayrılması da elinde ve yetkisinde olmayıp bu durum ilahi iradenin ve düzenin bir parçasını teşkil eder.
Bu nedenledir ki İslâm, kişilere yaşama haklarını kendi elleriyle yok etme demek olan intihar hakkını da vermemiş, bunu büyük günahlar arasında saymış, inancı ve ameli ne olursa olsun bu kimselerin sırf intihar etmiş olması sebebiyle ahirette büyük bir cezaya çarptırılacağını bildirmiştir.
Kur’an’da bir kimseye hayat vermenin âdeta bütün insanlara hayat verme gibi yüce bir davranış, bir cana kıymanın da âdeta bütün insanları öldürme gibi ağır bir suç ve günah olduğu belirtilir (el-Mâide 5/32).
Ayetin bu ifadesine hangi sebeple olursa olsun intihar etmek isteyenler de dahil görünmektedir.
Hz. Peygamber (SAV) de konuyla ilgili olarak uçurumdan atlayarak, zehir içerek veya öldürücü bir aletle kendini öldüren kimsenin cehenneme gireceğini ve sürekli olarak orada kalacağını buyurarak (Buhârî, “Tıb”, 56) birkaç örnek üzerinde intiharın büyük günah olduğuna ve acı sonuçlarına dikkat çekmiştir.
Nev-i insanın üçten birisini teşkil eden gençler, hevesatları galeyanda, hissiyata mağlûp, cüretkâr akıllarını her vakit başına almayan o gençler, âhiret imanını kaybetseler ve Cehennem azabını tahattur etmezlerse, hayat-ı içtimaiyede, ehl-i namusun malı ve ırzı ve zayıf ve ihtiyarların rahatı ve haysiyeti tehlikede kalır. Bazı, bir dakika lezzeti için bir mes’ut hanenin saadetini mahveder ve bu gibi, hapiste dört beş sene azap çeker, canavar bir hayvan hükmüne geçer.
Eğer iman-ı âhiret onun imdadına gelse, çabuk aklını başına alır. “Gerçi hükümet hafiyeleri beni görmüyorlar ve ben onlardan saklanabilirim. Fakat Cehennem gibi bir zindanı bulunan bir Padişah-ı Zülcelâlin melâikeleri beni görüyorlar ve fenalıklarımı kaydediyorlar. Ben başıboş değilim ve vazifedar bir yolcuyum. Ben de onlar gibi ihtiyar ve zayıf olacağım” diye, birden, zulmen tecavüz etmek istediği adamlara karşı bir şefkat, bir hürmet hissetmeye başlar. (Asa-yı Musa 39)
Adliye Vekiliyle ve Risale-i Nur la alakadar mahkemelerin hakimleriyle bir hasbihaldir.
Evet, Hürriyetçilerin ahlak-ı içtimaiyede ve dinde ve seciye-i milliyede bir derece laubalilik göstermeleriyle, yirmi-otuz sene sonra dince, ahlakça, namusça şimdiki vaziyeti gösterdiği cihetinden, şimdiki vaziyette de, elli sene sonra bu dindar, namuskar, kahraman seciyeli milletin nesl-i atisi, seciye-i diniye ve ahlak-ı içtimaiye cihetinde ne şekle girecek, elbette anlıyorsunuz. (Emirdağ Lâhikası 20)
Üstad her türlü ikazı yapmış ancak sağır kulaklar şu zamanda bile işitmemekte ısrar ediyor. Ne diyelim Allah CC ıslah etsin.