“Ehl-i imanın imanını kurtarmak”

Kur’an’ın, bu ahirzamanda hakiki ve harika bir tefsiri olan Risale-i Nurları sürekli okumanın neden kaçınılmaz olduğu, her zaman ve her vesileyle ve giderek daha iyi anlaşılıyor.

Okurken; acizâne dikkatimi çeken, şu acizi hayretlere gark eden ve başlığa aldığımız ifade şu paragrafta geçiyor:

“Evet, Risale-i Nur’un o kadar dehşetli muannidlere karşı galibane mukavemeti, sırr-ı ihlastan, hiçbir şeye âlet edilmemesinden ve doğrudan doğruya saadet-i ebediyeye bakmasından ve hizmet-i imaniyeden başka bir maksat takip etmemesinden ve bazı ehl-i tarîkatın ehemmiyet verdikleri keşif ve keramet-i şahsiyeye ehemmiyet vermemesindendir. Ve velayet-i kübra ashabları olan sahabîler gibi veraset-i nübüvvet sırrıyla, yalnız iman nurlarını neşretmek ve ehl-i imanın imanlarını kurtarmaktır.”1

Ehl-i imanın imanını kurtarmak!. Bu ifade, âyette geçen, “Ey iman edenler iman edin!”2 emrini derhatır ettiriyor.

Hem zaten hadis-i şerifte de, “Lailahe illallah ile imanınızı yenileyiniz” buyruluyor.

Demek ki Cenab-ı Hak; sürekli canlı tutulan, kulu yönlendiren ve yeni delillerle sürekli pekiştirilen bir iman talebinde bulunuyor.

Zaten bu ahirzamanda, hele hele siyaset arenasında karşılıklı mefaatler o kadar “öncelikli” bir çehreye bürünmüş ki; senin bir yakının, bir dostun veya bir akraban hasbelkader siyasete girmesi veya bir makam sahibi olması halinde, sen artık onunla karşılıksız ve Allah için olan muhabbetini sürdüremez hale geliyorsun.

İşte size bariz bir misal. İlimiz havaalanı müdürü bir zamanlar bir sohbetinde bir tesbitini ve bizzat müşahedesini hazirun ile şöyle paylaşmıştı:

“Yaklaşık otuz yıllık görevim esnasında bilhassa bir şey hayretimi mucip olmuştur. Hükûmetler değişir, milletvekilleri değişir ama, onları bu havaalanında karşılayan ve onları buradan uğurlayan menfaat zebunu kişiler değişmez. Karşılayanlar ve uğurlayanlar arasında belli bazı kişiler her zaman bulunurlar.”

O müdürün, o havaalanındaki müşahedesini; hükümet mensuplarının, iktidar milletvekillerinin karşılanıp uğurlandığı, yahut ziyaretgâh yapıldığı her alana teşmil edebilirsiniz. Bakanlıklardan tutun tâ hükümetle bağı olan en küçük bürolara kadar, menfaat kokusunun nasıl yayıldığını, menfaat kazanlarının nasıl fokuk fokur kaynatıldığını uzaktan bakarak da farkedebilirsiniz.

“Bugünlerde benim yanıma müteaddit ayrı ayrı zâtlar geldiler. Ben onları âhiret için zannettim. Halbuki ya ticaret veya işlerinde bir kesat ve muvaffakiyetsizlik olduğundan, bize ve Risale-i Nur’a, muvaffakiyet için ve zarardan kurtulmak niyetiyle müracaat edip, dua ve istişare istediklerini anladım. ‘Ben, bunlara ne edeyim ve ne diyeyim?’ diye tahattur ettim. Birden ihtar edildi:

‘Ne sen divane ol ve ne de onları divanelikte bırakıp divanece konuşma.(..) Evet, hadsiz hayat-ı uhreviyeye nispeten muvakkat ve fâni kısacık hayat-ı dünyeviyenin zararları, sineklerin ısırması gibidir. Hayat-ı ebediyenin zararları, ona nispeten yılanların ısırmasıdır.’”3

“Evet, herbir adam vatanıyla, milletiyle, hükümetiyle alâkadardır. Fakat bu alâkadarlık, muvakkat cereyanlara kapılıp millet ve vatanı ve hükümetin menfaatini bazı şahısların muvakkat siyasetlerine tabi etmek, belki aynını telâkki etmek çok yanlış olmakla beraber; o vatanperverlik, milletperverlik hissinden ve vazifesinden herkese düşen vazife bir ise, kendi kalb ve ruhundan idare-i şahsiye ve beytiye ve diniye, ve hâkeza, çok dairelerde hakikî vazifedar olduğu hizmet ve alâka ve merak on, yirmi, belki yüzdür. Bu ciddi ve lüzumlu bu kadar alâkaların zararına olarak, birtek lüzumsuz ve ona göre mâlâyâni olan siyaset cereyanlarına feda etmek dîvanelik değil de nedir?”4

Dipnotlar:

1-Tarihçe-i Hayat, s.305
2-Nisa Sûresi, 136
3-Kastamonu Lahikası, s.84

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*