Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da geçerli olacak şekilde Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı sanat, marifet ve ittifak silahıyla cihad edeceğiz” diyerek hem bir teşhis koymuş, hem de çözüm yolunu göstermiştir.
Hz. Ali, Şia, Alevilik, Ehl-i sünnet ve şia ittifakı vb. kavramlar konusu, İslam tarihinin en derin ve etkili siyasi-itikat meselelerini temsil eder. Aralarındaki ilişkiyi – meseleyi tarihsel bir kökten bugünkü “ittifak” arayışlarına kadar incelemek gerekir diye düşünüyorum.
Hz. Ali (r.a.) ve İki Gelenekteki Yeri
Bu meselede temel figür-kişi, Hz. Ali (r.a.) olmalıdır büyük bir ihtimalle. Hz. Ali (r.a.), İslam dünyasının üzerinde ittifak ettiği nadir ortak değerlerden biridir. Sünniler için “Dört Halife”nin (Hulefa-yi Raşidin) sonuncusu ve ilmin kapısıyken; Şia ve Alevilik için Hz. Peygamber (sav)’in gerçek varisi ve İlk İmam’dır.
Sünniler çoğunlukla, Onu adaleti, kahramanlığı ve takvası için sever; ancak siyasi liderliğini (hilafet) sahabe arasındaki bir sıralama olarak görür.
Şia/Aleviler ise, Onun liderliğini (imamet) bizzat Allah (cc) ve Resulü (sav) tarafından belirlenmiş bir “nass” (kesin hüküm) olarak görür.
Şia ve Alevilik Arasındaki Farklılıklar
Şia/Aleviler kendi aralarında, aynı gözükseler ve iki grup ta merkezlerine Hz. Ali (r.a.) ve Ehli Beyt sevgisini koysa da, gelişim süreçleri ve uygulama biçimleri farklıdır. Mesela;
Şia – Caferilik, kaynak olarak Kur’an ve Masum İmamların Hadislerini kabul ederler. Aleviler ise Kur’an ve Sözlü Geleneği (Deyişler, Nefesler) öncelerler.
Şia – Caferiler ibadet yeri olarak camiyi aleviler ise cem evlerini kullanırlar.
Şia – Caferiliğin yapısı Daha fıkhi, kurumsal ve ulema merkezlidir. Alevilerde ise Daha tasavvufi, batıni ve “yol” odaklıdır.
Şia – Caferiler Şer’i hükümlere (namaz, oruç vb.) bağlıdırlar. Aleviler ise, Şeriatten ziyade “Tarikat, Marifet, Hakikat” kapılarına odaklanır.
Ehl-i Sünnet ve Şia Arasındaki Temel Ayrışma
Ehli Sünnet ve Şia Arasındaki Farklılıklara bakarsak, bu iki ana damar arasındaki temel kırılma noktası “İmamet” meselesidir.
Sünnilikte, Devlet başkanlığı (hilafet) siyasi bir meseledir ve seçim/biat yoluyla belirlenir.
Şia’da ise, İmamet inanç esaslarındandır; imamlar masumdur ve ilahi bir yetkiyle atanmışlardır.
Peki, esas konumuza gelirsek, iki grup arasında ittifak nasıl mümkün olacak?
İttifak Çalışmaları ve Takrib Projesi
Tarih boyunca bu iki büyük kitlenin yakınlaşması için “Takrib” (Yakınlaştırma) çalışmaları yapılmıştır.
Ortak noktalara baktığımızda; Tevhid (Allah’ın birliği), Nübüvvet (Peygamberlik) ve Kıble birdir. Ehli Beyt sevgisi her iki tarafta da esastır.
İttifakın Önündeki Engeller: Tarihsel travmalar (Kerbela, Sıffin), sahabe algısındaki farklılıklar ve politik(!) rekabetler.
Günümüzde Modern Yaklaşım için, “ittifak” terimi genellikle inançların birleştirilmesinden ziyade, “Siyasi ve Sosyal İşbirliği” anlamında kullanılır ve İslam dünyasındaki mezhep savaşlarını önlemek adına “mezhepler üstü bir İslam anlayışı” savunulmaktadır.
Bu durumda, Hz. Ali (r.a.) sevgisi, bu ekoller arasındaki en güçlü köprüdür. Sünni dünyasının “Ehli Beyt” hassasiyeti ile Şia ve Aleviliğin tarihsel haklılık arayışı, “birbirini doğru tanıma” noktasında buluşursa siyasi bir ittifaktan ziyade kalbi bir vahdet oluşabilir.
O zaman “Ehli Sünnet ve Şia Arasındaki ittifak için ne yapılmalı?” sorusu akla geliyor.
İttifak İçin Atılması Gereken Adımlar
Yukarıda bahsettiğimiz İslam dünyasında “Takrib” (Yakınlaştırma) olarak adlandırılan çalışmalar, sadece dini-mezhebi tartışma değil, aynı zamanda sosyolojik ve siyasi bir barış projesidir. Ehli Sünnet ve Şia arasındaki bir ittifak veya kalıcı bir barış zemini için uzmanlar ve âlimler şu temel adımların atılması gerektiğini savunmaktadır:
1. Ortak Değerlerin (Vahdet) Ön Plana Çıkarılması; Ayrılıklardan ziyade, her iki mezhebin de üzerinde birleştiği temel konular hatırlatılmalıdır mesela;
• Aynı Kıble, Aynı Kitap: Her iki taraf da Kur’an-ı Kerim’i tek ve tahrif edilmemiş otorite kabul eder.
• Ehli Beyt Sevgisi: Hz. Ali (ra) ve Hz. Peygamber (sav) soyuna olan sevgi, Sünni dünyasında da (özellikle Anadolu ve tasavvuf geleneğinde) imanın bir parçası olarak görülür. Bu sevgi ittifak için ortak bir dil olarak kullanılmalıdır.
2. “Tekfir” Dilinin Terk Edilmesi; İttifakın önündeki en büyük engel, uç grupların birbirini tekfirle – dinden çıkmış (kafir) ilan etmesidir. Bunun için şunlar yapılmalı gibi gözüküyor;
• Karşılıklı Tanıma: Ezher Üniversitesi’nin 1959’da yayınladığı “Şia (Caferilik) hak bir mezheptir” fetvası gibi, karşılıklı olarak “Müslüman” kimliğinin tanınması ve hukuki hakların teslim edilmesi gerekir.
• Kutsallara Saygı: Şia kanadının bazı sahabelere, Sünni kanadının ise Şia’nın on iki imamına veya inanç pratiklerine yönelik tahkir edici dilini yasaklaması vb.
• Ayrıca, tarihteki Kerbela ve Sıffin gibi olaylar, bugünün siyasi kutuplaşmasının yakıtı olmaktan çıkarılmalıdır. Bunun için, tarihi Tarihçilere Bırakmak en doğru yoldur. Geçmişteki acıları bugünün insanlarını suçlamak için kullanmak yerine, bu acılardan ders çıkarıp ortak bir yas ve hafıza oluşturulmalıdır.
Eğitimin Rolü ve Bediüzzaman’ın Yaklaşımı
Bediüzzaman’ın üç düşmandan biri kabul ettiği, Cahillik, önyargılarının en büyük besleyicisidir. Bunun ilacını da eğitim diyor Bediüzzaman. Eğitim: Sünni medreseleri ile Şii havzaları arasında öğrenci ve hoca değişimi yapılmalı, taraflar birbirlerinin kaynaklarını doğrudan kendi hocalarından öğrenmelidir. Ayrıca, Müslüman kimliğinin mezhep kimliğinin önüne geçtiği bir eğitim müfredatı teşvik edilmelidir.
Mezhepçilik çoğu zaman devletlerin bölgesel güç mücadelesinde bir araç olarak kullanılır.
Siyasi liderlerin mezhep farklarını bir dış politika enstrümanı olarak kullanmaktan vazgeçmesi, tabandaki halkların birbirine yaklaşmasını (ittifak) hızlandıracaktır. Böyle bir ittifak, mezheplerin birleşip tek bir mezhep olması değil; farklılıkların birer “zenginlik” olarak kabul edilip, ortak düşmanlara (cehalet, fakirlik, ihtilaf) karşı saf tutulmasıdır.
Her şeyden önce, ittihad-ittifak bir fikir birliğini gerektiriyor. “İttihad cehil ile olmaz. İttihad imtizac-ı efkârdır (fikirlerin birbiriyle kaynaşmasıdır). İmtizac-ı efkâr, marifetin şuâ-i elektriğiyle (bilginin elektrik ışığı) ile olur” (Eski Said Dönemi Eserleri, s. 280). diyen ve fikirlerin de ancak bilginin ışığında kaynaşabileceğini vurgulayan Said Nursî bunu ifade ediyor O halde, bu ittifakın olabilmesi için ilim ve fikir temellerini sağlam atmak, Müslümanların önündeki öncelikli görevlerden biri. Bu da eğitimi gündeme getiriyor.
Bu konuda son olarak Bediüzzaman’ın şu tavsiye cümlesini aktarmak istiyorum;
“Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beytin muhabbetini meslek ittihaz eden Alevîler! Çabuk bu mânâsız ve hakikatsiz, haksız, zararlı olan nizâı aranızdan kaldırınız. Yoksa, şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen zındıka cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip, ezmesinde istimal edecek. Bunu mağlûp ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz ehl-i tevhid olduğunuzdan, uhuvveti ve ittihadı emreden yüzer esaslı rabıta-i kudsiye mâbeyninizde varken, iftirakı iktiza eden cüz’î meseleleri bırakmak elzemdir.” Lem’alar, Dördüncü Lem’a