(Bediüzzaman Said Nursî’nin On Yedinci Lem’a, On İkinci Nota’sı)
Neden Yazdı? Neden Bu Kadar Hâlis?
Bazı metinler var ki, içine girildiğinde insan kendini o sözlerin içinde buluyor.
Bu metin böyle…
Bediüzzaman Hazretleri en mahrem şeyi yazıyor:
Rabbine karşı kalbinin tazarruu (yakarış), niyazı (istek), münacaatı (dua)… Gizlenesi bir şeyi… Yalnızca iki taraf arasında kalması gereken bir sızıyı…
Neden yazdı?
“Ölüm, dilimi susturduğu zamanlarda, dilime bedel kitabımın söylemesinin kabulünü rahmet-i İlâhiyeden rica etmektir.”
Dil bir gün susacak… Ama kitap konuşmaya devam edecek… Ve o kitap hem kendi günahlarına hem de okuyan herkese bir dil olacak… Hem tevbe edecek, hem ağlayacak, hem af dileyecek…
Burada Bediüzzaman Hazretleri’nin asıl niyetini yalnızca bir “metin bırakma” arzusu olarak değil, ölümden sonra da iman hakikatlerinin ve bir kulun Rabbine yönelişinin devam eden bir sesi olarak okumak mümkündür.
Eski Said’in entelektüel ve siyasî sahadaki galeyanlı döneminden Yeni Said’in derûnî ve hakikat merkezli çizgisine döndüğü, özellikle Ankara’daki siyasî atmosferin manevî dünyasında açtığı yaralardan uzaklaşıp hayatını ihlas ve iman hizmetine vakfettiği o hassas eşikte kaleme alınan bu münacaatın ne zaman yazıldığı sorusunun cevabı da burada gizlidir.
Ve o münacaatın ne zaman yazıldığını söylüyor:
Bu Risaleyi yazmadan on üç yıl önce… Gençliğin bittiği, ihtiyarlığın başladığı o dönüm noktasında…
“Eski Said’in gülmeleri Yeni Said’in ağlamalarına inkılâp edeceği hengâmda…”
Gülmeler bitti, gözyaşı başladı. Gaflet uyandı, hakikat göründü.
Daha doğrusu, Eski Said’in hareketli ve hararetli hayatı, Yeni Said döneminde daha derin bir muhasebe, acz, ubudiyet ve âhiret şuuru ile yeni bir istikamet kazandı.
Ve o uyanışın ilk anında, bu münacaat döküldü.
Gelin bu dökülüşün içine girelim.
BİRİNCİ BÖLÜM
İtiraf: Elimde Kalan Neydi?
Bir Ömrün Muhasebesi
Münacaat şöyle açılıyor:
“Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim!”
İki isim…
Rahman değil… Rahîm… Kerîm değil… Hâlık ve Kerîm…
Hem yaratan hem ikram eden… Hem sahip hem şefkatli… Hem kulunu var eden, hem ona rahmet ve lütufla muamele eden Rab…
Bu iki isimle başlamak, bir sığınmanın başlangıcıdır. Yaratıcısına dönen kulun, O’nu hâline en uygun rahmet ve ihsan manalarını çağrıştıran isimlerle çağırmasıdır.
Ve devam ediyor:
“Benim sû-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi olup gitti.”
“Sû-i ihtiyarımla” – kendi yanlış tercihlerimle…
Yani irademi ve tercih hakkımı yanlış yönde kullanmam sebebiyle…
Başkasını suçlamıyor. Kaderi bahane etmiyor. Şartları öne sürmüyor.
Ben yanlış seçtim. Ben zayi ettim.
Ve o zayi olan ömürden geriye ne kaldı?
“O ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveseler kalmıştır.”
Üç şey kalmış:
Elem verici günahlar… Yaptıklarının acısı…
Zillet verici elemler… O günahların getirdiği aşağılanma hissi…
Dalâlet verici vesveseler… Yanlışa çeken şüpheler, iç çatışmalar…
İnsanın dünyada elde ettiğini sandığı birçok şey elinden çıkıp giderken, nefsinin peşinden sürüklenerek zayi ettiği ömrün bazı izleri ise vicdanında kalıyor.
Ve şimdi bu ağır yükle kabre doğru yürünüyor.
Bediüzzaman Hazretleri bu muhasebe sahnesini çok gerçekçi çiziyor:
“Bilmüşahede, göre göre, gayet sür’atle, sağa ve sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda, vefat eden ahbap ve akran ve akaribim gibi, kabir kapısına yanaşıyorum.”
Görüyor… Gözleriyle görüyor… Sağa sola bakma imkânı yok… Durma imkânı yok…
Her geçen gün bir adım daha yaklaşıyor.
Ve yanında gidenler var. Ahbapları gitti. Akranları gitti. Akrabaları gitti.
Onların gidişi, aslında kendi gidişinin de habercisi oluyor. İnsan başkalarının cenazelerinde gördüğü hakikatin bir gün kendi kapısına geleceğini fark ediyor.
Bediüzzaman Hazretleri burada sadece kendi nefsini değil, gaflet içinde koşan bütün bir insanlığı ve ümmetin ruh halini de bu aynada mercek altına almaktadır.
Sonra şu dünya için bir tespit:
“Hususan benim gibi nefs-i emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.”
Bir üzüm, yüz tokat…
Bu ifadeyi, dünyayı seven fakat dünya tarafından aldatılan insan ruhunun çarpıcı bir tasviri olarak okuyabiliriz.
Dünya bir lezzet verir; fakat o lezzetin arkasından ayrılık, kayıp, ihtiyarlık, hastalık ve ölüm gelir.
Böylece mesele yalnızca dünyanın “gaddarlığı” değil, fânî olana bağlanan insanın, fânîliğin tabiatından doğan acılarla karşılaşmasıdır.
İKİNCİ BÖLÜM
Cenaze Yolculuğu: Canlı Canlı Görmek
Kefeni Giyip Namaz Kılmak
Ve şimdi münacaat çok cesur bir şey yapıyor.
Bediüzzaman Hazretleri henüz hayatta…
Ama zihnen ölümünü yaşıyor… Adım adım… Saniye saniye…
“… ben şimdiden görüyorum ki, yakın bir zamanda, ben kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarımla veda eyledim.”
Kefen giydi… Tabuta bindi… Veda etti…
Bu bir hayal değil…
Ölümün kaçınılmazlığını kalben idrak etmeye yönelik bir tefekkürdür…
Ölümü peşinden değil, önünden yaşamak… Ve o yaşayışın içinde, her adımda Rabbine seslenmeye devam etmek…
İlk feryat, cenaze yolundayken…
“El-aman, el-aman! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın hacâletinden kurtar!”
Hannân – şefkat ve rahmeti çok olanı hatırlatan bir hitap …
Mennân – büyük nimetler veren, lütuf ve ihsanı bol olanı hatırlatan bir hitap …
Yani: Şefkatinle bak, lütfunla bak… Ben utancımın altında eziliyorum… Kaldır o utancı…
İkinci durak: Kabrin başında…
“El-aman, el-aman! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın ağır yüklerinden halâs eyle!”
Aynı isimler… Ama şimdi kişi kabrin tam başında duruyor… Yük somutlaştı… Ağır…
Üçüncü durak: Kabrin içi…
“İşte, kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyîciler beni bırakıp gittiler. Senin af ve rahmetini intizar ediyorum (bekliyorum).”
Herkes gitti…
Teşyîciler – uğurlayanlar – bıraktı ve döndüler…
Ve şimdi gerçek yalnızlık… Sadece ikisi… Kul ve Rabbi…
“El-aman, el-aman! Yâ Rahmân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Yâ Deyyân! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar! Yerimi genişlettir!”
Dört isim…
İlk üçüne Deyyân eklendi – karşılığı veren, hesap gören…
Deyyân ismi burada, kulun yaptıklarının karşılığını göreceğini ve ilâhî adaletin tecelli edeceğini hatırlatan bir manayı da beraberinde getiriyor.
Günahlar artık “arkadaş” olarak tanımlanıyor.
Kişiyle birlikte kabre giren, kabirde yanında duran çirkin arkadaşlar…
Ve o çığlık…
Yerimi genişlettir… Kabrim dar olmasın… O günahların baskısından kurtar beni…
Böylece kabir, sadece bedenin konulacağı fizikî bir mekân olarak değil, insanın dünyada yaptıklarının neticesiyle yüzleştiği bir hesap ve hakikat durağı olarak tasvir ediliyor.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
On İki Sıfat: Kim Olduğunu Bilmek
Kendini Tanıyan Kul
Münacaatın en derin, en kırılgan kısmı burası…
Bediüzzaman Hazretleri Rabbine dönerek kendini anlatıyor.
Ve bu kendini anlatış, insanın kendi nefsine bakarken ne kadar aciz ve muhtaç olduğunu gösteren son derece çarpıcı bir muhasebe tablosu ortaya çıkarıyor.
“Senin Said ismindeki mahlûkun ve masnuun ve abdin…”
Mahlûk – yaratılmış… Masnu – yapılmış… Abd – kul…
Üç kelimede bütün bağımlılık ifade edilmiş. Ben yaptım diyemiyor. Ben varım diyemiyor. Ben sahibim diyemiyor.
“Ben” dediği şeyin bile kendisine ait bağımsız bir varlık olmadığını; yaratılmış, yapılmış ve kullukla kayıtlı olduğunu ifade ediyor.
Ve ardından o on sıfat geliyor:
Âsi – isyan etmiş…
Âciz – güçsüz…
Gafil – farkında olmamış…
Cahil – bilmemiş…
Alîl – hastalıklı…
Zelîl – aşağılanmış, değersiz…
Müsi’ – kötülük etmiş…
Müsin – yaşlı, ihtiyar…
Şakî – bedbaht…
Seyyidinden kaçmış bir köle – efendisinden kaçan, ama dönen…
On sıfat eksi, sonradan gelen iki sıfat artı… Ama o iki artı sıfat en kıymetlisi:
“… kırk sene sonra nedamet edip Senin dergâhına avdet etmek istiyor.”
Nedamet – pişmanlık…
Avdet – dönüş…
Yani: Kaçtım… Uzun süre uzakta kaldım… Ama şimdi dönmek istiyorum…
Burada metnin yönü değişiyor. Muhasebe, ümitsizliğe değil; nedametten doğan dönüşe açılıyor.
Ve o dönüşün mantığı çok güzel ifade ediliyor:
“Eğer kemâl-i rahmetinle onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen, zaten o Senin şânındır. Çünkü Erhamürrâhimînsin.”
Kabul etmek Senin şânına yaraşır. Sen’in en büyük vasfın rahmettir.
Kulun bütün kusurlarına rağmen rahmetten ümit kesmemesinin dayanağı, kendi iyiliği değil; Rabbini “Erhamürrâhimîn” olarak tanımasıdır.
Ve o çaresizliğin zirvesindeki soru:
“Eğer kabul etmezsen, Senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki dergâhına gidilsin. Senden başka hak mâbud yoktur ki ona iltica edilsin.”
Başka kapı yok…
Ama işte tam da burada çaresizlik, ümitsizliğe değil tevhidin kuvvetine dönüşüyor.
Çünkü başka kapı yok…
Ve kulun sığınacağı nihai kapı da yalnızca O’nun rahmet kapısıdır.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
“Senden Şekvâ Değil”: Mertliğin Duası
En Naif Şikâyet
Münacaatın içinde çok ince bir cümle var.
Geçerken duraksatıyor:
“Senden şekvâ değil, belki nefsimi ve halimi Sana şekvâ ediyorum.”
Şekvâ – şikâyet…
Rabbinden şikâyet etmiyor. Kaderi suçlamıyor. “Neden böyle oldu, neden bu kadar günahkâr yarattın beni” demiyor.
Bilakis, insanın hayattan, zamandan ve başına gelenlerden şikâyet etme eğilimini tersine çevirerek kendi nefsini ve hâlini Allah’a arz ediyor.
Kendim böyle oldum, kendim bu hale geldim.
Bunu Sana arz ediyorum… Ama Senden değil, kendimden şikâyetçiyim…
Bu, itirafın en yüksek mertebesi… Hem günahını kabul et, hem Rabbini akla… Hem çaresizliğini sun, hem O’nun adaletine güven…
Buradaki incelik şudur: Kul, derdini Rabbinden gizlemiyor; fakat derdinin sebebini Rabbine yüklemiyor.
Ve o muhteşem sığınma:
“İlâhî, Senin rahmetin melceimdir ve Rahmeten li’l-Âlemîn olan Habibin, Senin rahmetine yetişmek için vesilemdir.”
İki sığınak…
Rahmet ve Habib…
Allah’ın rahmeti – kapı…
Hz. Peygamber (s.a.v.) – o rahmete yönelişte vesile…
Âlemlere rahmet olarak gönderilen O Zât (s.a.v.), günahkâr bir kulun Allah’ın rahmetine yönelmesinde bir vesile olarak anılıyor.
Bu ifade, Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) Allah’ın rahmetine ulaşmada vesile oluşuna dair güçlü bir iman ve muhabbet ifadesidir.
Bu, şefaatin en güzel ifadesi…
BEŞİNCİ BÖLÜM
Ölümü Yaşamanın Hikmeti
Neden Bu Tefekkür?
Bediüzzaman Hazretleri bu münacaatı neden bu biçimde yazdı?
Neden henüz hayattayken ölümünü yaşadı? Neden kabre girdi, kefen giydi, yalnız kaldı – hepsini zihninde kurdu?
Çünkü ölümü uzakta tutmak, ölümden kaçmaktır. Ve ölümden kaçmak, hem o anı hem bu anı anlamayı engeller.
Ölümü düşünmek hayatı değersizleştirmek zorunda değildir; aksine, faniliği fark eden insan için hayatın neye tahsis edilmesi gerektiğini daha açık hâle getirebilir.
Bediüzzaman Hazretleri’nin farklı risalelerinde de ölüm ve âhiret şuurunun insanın dünya hayatına bakışını değiştiren bir tefekkür olduğu görülür.
Ölümü düşünmek hayatı anlamsızlaştırmaz, tam tersine anlamlandırır.
Çünkü ölümü bilen insan:
Geçiciye bağlanmaz, bâkîyi özler.
Aldatıcıya kaptırmaz kendini, gerçeği arar.
Küçük şeyler için büyük bedeller ödemez.
Ve en önemlisi – kabre ne götürdüğünü düşünür.
Ve bu münacaat tam da bu tefekkürün meyvesi…
Kabre ne götüreceğini gören bir ruh, günahlarının ağırlığını hissediyor. O ağırlık altında ezilen ruh, feryad ediyor. Ve o feryad, “el-aman, el-aman” olarak yükseliyor.
El-aman… Aman… Himmet… Yardım… İmdad…
En kısa çığlık…
En derinden gelen ses…
Belki de münacaatın bütün seyri, bu iki kelimenin içinde özetlenebilir: İnsan önce kendi aczini görür, sonra Rabbine sığınır.
ALTINCI BÖLÜM
Son Söz: Tevhid ve Şehadet
Dünyada Son, Âhirette İlk
Münacaat nasıl bitiyor?
İtirafla değil… Çığlıkla değil… Bir anahtar cümleyle bitiyor…
“Senden başka ilâh yoktur. Sen birsin. Senin hiçbir şerikin yoktur.”
Tevhid… Her şeyin özeti, her şeyin zemini, her şeyin sonucu…
Ve ardından şehadet:
“Dünyada son, âhirette ve kabirde ilk söz: Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur; yine şehadet ederim ki Muhammed (s.a.v.) Allah’ın Resulüdür.”
Dünyada son söz…
Âhirette ilk söz…
Ölürken söylenen bu kelime, hem bu dünyanın kapanışı hem öte dünyanın açılışı…
Münacaatın başından beri yükselen bütün feryat, sonunda tevhidin sükûnetine varıyor.
Ve tüm münacaatın akışına bakıldığında – itiraftan başladı, günahların ağırlığıyla devam etti, çeşitli isimlerle dua etti, Habib’e sığındı, merhamet kapısını çaldı – ve şehadette bitti.
Çünkü bütün bu yolculuğun başlangıcı ve bitişi aynı:
Allah’tan başka ilâh yoktur.
Günahlarla dolu bir ömür bile, bu şehadete yönelirse – kulun bütün varlığını yeniden Rabbine bağlayan bir istikamete dönüşebilir.
Bu Münacaat Benim İçin de Yazıldı
Bu metin okunduğunda insan garip bir his yaşıyor.
Çünkü Bediüzzaman Hazretleri kendi günahlarını, kendi aczini, kendi hacaletini yazıyor. Ama okuyunca insan “bu benim günahlarım, bu benim aczim, bu benim hacaletim” diye hissediyor.
Ve işte bu yüzden yazmış. “Dilim susunca, kitabım konuşsun” demiş. Ve kitap, bugün, şimdi, konuşuyor.
Asıl çarpıcı taraf da burada başlıyor:
Metin, Bediüzzaman Hazretleri’nin hayatına ait bir hatıranın sınırlarında kalmıyor; okuyan insanı kendi hayatının muhasebesine çağırıyor.
Bediüzzaman Hazretleri’nin bu münacaatta kendine yakıştırdığı on sıfatı hatırlayın:
Âsi, âciz, gafil, cahil, alîl, zelîl, müsi’, müsin, şakî, seyyidinden kaçmış köle…
Bediüzzaman Hazretleri için bu sıfatlar mütevazılık ifadesi olabilir. Nefsini hakir görme ve kulluk şuurunu derinleştirme bağlamında okunabilir.
Ancak o büyük zatın bu sıfatları nefsine takması bir tevazu makamı iken, bizim için bu sıfatlar kınanası birer soyutlama değil, belki de aynada gördüğümüz yalın ve acı gerçeğin ta kendisidir.
İşte metnin aynası tam burada yüzümüze dönüyor.
Ben bugün neyi zayi ediyorum? Hangi tercihim beni Rabbimden uzaklaştırıyor?
Kabre benimle beraber ne gidecek?
Hangi günahı kendime “arkadaş” edindim?
Ölümü düşündüğümde neden huzursuz oluyorum?
Benim “el-aman” diyeceğim şey nedir?
Ve bütün bunların karşısında rahmetten ümidimi kesmeye hakkım var mı?
Ve yine de o kapı açık…
Yine de o feryad kabul görüyor…
Tevbe, nedamet ve iltica için rahmet ümidi devam ediyor…
Çünkü “Erhamürrâhimîn” – merhametlilerin en merhametlisi – sıfatı değişmiyor.
O kapı kapanmıyor…
Ve o münacaatın son cümlesi, bize de bakıyor:
“Senden başka hak mâbud yoktur ki ona iltica edilsin.”
Başka kapı yok…
Ama bu kapı – her zaman, her anda, her günahkâra – açık…
El-aman, el-aman…
Bu çığlık, yüz yıl önce de yazılmıştı.
Ve bu gün, bu an…
Bizim de çığlığımız olabilir…
“De ki: Ey nefisleri aleyhine haddini aşmış olan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Hiç kuşkusuz, O çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” (Zümer Suresi, 53. Ayet).
“Senden başka ilâh yoktur. Sen birsin. Senin hiçbir şerikin yoktur. Dünyada son, âhirette ve kabirde ilk söz: Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulüllah.”
selamünaleyküm hayırlı günler dilerim. Allah razı olsun çok muhtaç olduğum ve okuduğumda derin derin ağladığım bir ders. Rabbimiz ahir ve akibetimizi hayr eylesin amin.