EURONUR ÖZEL

Elemsiz Lezzet ve Kedersiz Sevinç Mümkün mü?

Özel Makale / Lezzet

Hakikî zevkin, elemsiz lezzetin ve kedersiz sevincin ne olduğunu ben en çok gecenin sessizliğinde düşünüyorum. Pencerenin önüne yürüdüğüm, dışarıya bakarken gözyaşlarımın hem yüzüme hem içime aktığı anlarda… İçimde derin bir sızı oluyor; sanki görünmeyen bir bıçak her şeyi kesiyor, dağıtıyor. Hâlbuki bu dünyada eksik bir şeyim de yok gibi görünüyor. Dünya, bütün şaşaasıyla bana da gülmüş; imkânlar, güzel anlar, insanlar, eşyalar… Ama kalbimin tam ortasında tarif edemediğim bir boşluk, bir eksiklik hissi var.

Bazen camdaki yansımama bakıp kendi kendime soruyorum: Neden? Neden, neden? Aynadaki yansıma sanki başka biri gibi; bir ben varım, bir de benden içeri olan o derin “ben”. İşte o içteki ben, bir gün bana sessizce şöyle hatırlattı:

“Hakikî zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız imandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur. Sözler, On Üçüncü Söz.”

Bu cümlenin ağırlığı, kalbime yavaşça inerken fark ettim ki, benim aradığım şey aslında bu dünyada eksik olan bir parça değilmiş; Rabbimi tanımakta, O’na bağlanmakta gecikmiş gönlüm, asıl yaralı olanmış.

Karanlık Pencereden Elemsiz Lezzete

İmanın penceresinden bakmayı öğrendikçe şunu fark ediyorum: Allah’ı tanırsam, esma-i hüsnasıyla O’nu bilirsem, severim ve güvenirim. O zaman kalbimin acısı hafifliyor. Çiçekler sanki yüzüme daha farklı gülüyor, yağmur yoldaşıma dönüşüyor, güneş sanki içimi ısıtan bir soba gibi geliyor, ay gökyüzünde bir kandil gibi kalbimi teskin ediyor. Aynı şehir, aynı oda, aynı hayat… Ama kalbim, imanla başka bir yerden bakmaya başlıyor.

Güvenirsem tevekkül etmeyi öğreniyorum; dertlerim, bir tüy gibi hafifleyip üzerimden çekiliyor. Sorunlar tamamen bitmiyor belki ama ben onların altında ezilmek yerine, onları taşıyanın ben olmadığını hissediyorum. Sevdikçe dinlemek istiyorum Rabbimi; bana yazdığı kitaba, önce kalbime kulak veriyorum, sonra Kur’an’ı elimle değil, kalbimle okumaya çalışıyorum. Ve daha dünyadayken cennete benzeyen bir hâl yakaladığımı hissediyorum: huzur, teslimiyet, sığınılacak bir yer bulmuş olmanın derin rahatlığı…

Melekleri bildikçe yalnızlığım azalıyor. Odada tek başıma olsam bile “tek” olmadığımı bilmek, içimi ısıtıyor. Günaha ve kirlenmeye karşı içimde bir mesafe doğuyor; kalbim ve aklım yıkanır gibi oluyor, hafifliyorum, saflaşıyorum. Rabbimi daha çok sevdikçe, O’nun beni sevdiğine dair işaretler arıyorum ve hayatımdaki küçük detaylarda bile o sevgiyi sezdiğim anlar oluyor.

Sonra Peygamberimi (aleyhisselatu vesselam) düşünüyorum. Onu tanıdıkça şefkatin ne demek olduğunu, gerçekten ne kadar sevildiğimi daha iyi anlamaya başlıyorum. Yaradan, en sevdiğini bize göndermiş; bu bile başlı başına büyük bir rahmet. O’nun şu hadisi, beni çok derinden sarsıyor:

“Benim ve sizin durumunuz, ateş yakıp da ateşine cırcır böcekleri ve pervaneler düşmeye başlayınca, onlara engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulmaya, ateşe girmeye çalışıyorsunuz.” (Müslim, Fezâil 19)

Bu sözleri okurken, kendime bakıyorum: Kaç kere kendi heveslerimin peşinden koşarken, beni ateşten çekmek isteyen bir rahmet elinden kurtulmaya çalıştım? Kaç kere nefsimin sesini, kalbimin fısıltısına tercih ettim?..

Kalbimin Sahibine Dönerken Hafifleyen Dertlerim

İçimden bazen şöyle sesleniyorum: “Ahh kalbimin, ruhumun, bedenimin sahibi…” Çünkü biliyorum ki o en içteki çekirdeğin gerçek sahibi ben değilim. Sonra ayet kulağıma geliyor:

De ki: Herşeyin mülk ve tasarrufu kimin elindedir?” Mü’minun Sûresi, 23:88.

Bu ayeti düşününce, dağınık duygularım yavaş yavaş toparlanıyor. Her şeyin arkasında tek bir Kudret Eli olduğunu anlamaya çalışıyorum. Sadece dış dünyadaki olaylar değil, içimdeki korkular, kararsızlıklar, çırpınışlar bile sahipsiz değil. Ve şunu hatırlıyorum:

“herşey, herşeyinde ve her şe’ninde tek bir Hâlık-ı Zülcelâle muhtaçtır.” 33. Söz 14.Pencere

Kendi kendime diyorum ki: “Sana olsun muhtaçlığım sadece.” Eğer gerçekten bunun farkına varabilsem, belki içimdeki o ağır yükler bir anda hafifleyecek.

Pencerede gün karardığında eskiden içim de kararıyordu. Ama şimdi yavaş yavaş öğreniyorum ki, mülk cihetinde imkânsız görülen nice mesele, melekut cihetinde Rabbimin “OL” emriyle bir anda hallolabilir. Dertlerimin uça uça benden uzaklaştığı anlar, tam da bu teslimiyet anları oluyor. Vesveselerim, kaygılarım, korkularım; hepsi O’na samimi bir dua ile yöneldiğim, birkaç yakıcı gözyaşı döktüğüm anlarda erimeye başlıyor.

Aczimin ve fakrımın farkına vardığımda, içimde bambaşka bir güç uyanıyor. Aslında güçlenmiyorum; sadece gerçek Güç Sahibine dayanıyorum. O Rahman ve Rahim olan Rabbim, bütün kâinatı bir sapan taşı gibi çevirip idare ederken, benim zihnimde büyüttüğüm dertlerin O’nun kudreti karşısında bir toz tanesi bile olmadığını yavaş yavaş idrak ediyorum.

Ve bir an geliyor ki, o müjdeyi içimde hissediyorum:

Seni “karanlıklardan aydınlığa çıkarır”

“Allah iman edenlerin dostu ve destekcisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.” Bakara 257

İşte o zaman anlıyorum: Hakikî zevk, elemsiz lezzet, kedersiz sevinç ve hayattaki saadet; ne sahip olduklarımda ne de kaybettiklerimde saklı. Hepsi imanda, iman hakikatlerinin penceresinden hayata bakmakta gizli. Ve ben, her karanlık bastığında bu cümleyi kendime yeniden hatırlatmak istiyorum:

“Hakikî zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız imandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur. Sözler, On Üçüncü Söz.”

Benzer konuda makaleler:

Deniz Pamir

Satırlarında kainatın sırrını arayan bir kalem… Kelimeleri, hikmetin derinliklerinden süzülen bir nur gibi, zihinleri aydınlatır ve kalpleri ferahlatır. Her cümlesi, mahlukatın ince nakışlarından Halık’ın sonsuz rahmetine bir davetiye gibidir. O, fani sözcüklerle baki hakikatlere köprü… Devamı »

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu