EURONUR ÖZEL

Ene: Bir Elif’in İki Yüzü, İki Dünyanın Sırrı

Özel Makale / Ene

Küçücük Bir Harfin İçindeki Kâinat

Bazen en büyük sırlar, en küçük şeylerin içinde saklanır.

Bir elif düşünün.

Yazının en sade harfi. Tek bir çizgi. Ne genişliği var ne derinliği. Sadece bir dikey hat.

Ama o hat olmazsa, bütün kelimeler eksik kalır.

Bediüzzaman Hazretleri bu risaleye “Ene ve Zerre’den ibaret bir elif, bir nokta” diye başlıyor.

Ve o küçücük elif ile noktanın içinde, insanlığın bütün tarihini, bütün yükselişini, bütün çöküşünü, hem cennetin hem cehennemin tohumunu buluyor.

Çünkü insan psikolojisinin ve enaniyetinin çözümü “Ene” adlı o elifte saklıysa, maddi kâinatın, kuantum dünyasının ve yaratılışın sırrı da “Zerre” adlı o küçük noktada gizlidir.

İşte Otuzuncu Söz bu yüzden hem en derin hem en cesur risalelerden biridir.

Çünkü soruyor:

Sen kimsin?

Bu “ben” dediğin şey nedir?

Ve o “ben”i doğru anlayıp anlamamak, seni ya ahsen-i takvime yükseltir ya esfel-i safilîne indirir.

Bu soru, felsefenin binlerce yıldır sorduğu sorudur.

Ama Bediüzzaman Hazretleri, o soruya hiçbir filozofun veremediği bir cevap veriyor.

Ve o cevap, yalnız aklı değil; kalbi ve ruhu da doyuruyor.

Birinci Bölüm: Emanet – Göklerin Yüklenemediği Yük

Risale, Ahzab Sûresi’nin o derin ayetiyle açılıyor:

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik. Hepsi onu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korktular. İnsan ise onu yüklendi. Gerçekten insan çok zalim, çok cahildir.”

Bu ayet ilk okunduğunda insan duraksıyor.

Çünkü içinde hem büyük bir şeref hem büyük bir tehlike var.

Gökler kaçındı. Yer kaçındı. Dağlar kaçındı.

Bu üç büyük varlık; devasa, görkemli, ezeli görünen bu varlıklar, o yükten ürktü.

Peki, o yük neydi?

Risale diyor ki: O emanet, “ene”dir.

Yani benlik duygusu…

Yani “ben varım, ben düşünüyorum, ben seçiyorum” hissi…

Ve insan onu yüklendi.

Neden göklerin yüklenemediği şeyi insan yüklendi?

Çünkü göklerin bu yükü taşıyacak bir nefs-i emmâresi yoktu.

Onlar fıtratları gereği tesbih eder, emre itaat ederler; isyan etmek için gerekli olan o tehlikeli özgürlüğü taşıyamazlar.

Ama insan hem itaat edebilir hem isyan edebilir.

İşte bu çift yönlü kapasite, o muazzam emaneti mümkün kılıyor.

Ve işte tam burada risalenin özü açılıyor:

Ene, hem cennet tohumudur hem cehennem tohumudur.

Nasıl kullandığına bağlıdır her şey…

İkinci Bölüm: Ene Nedir? – Bir Anahtar Hem de Bir Kilit

Bediüzzaman Hazretleri şöyle diyor:

“Ene, künûz-u mahfiye olan esmâ-i İlâhiyenin anahtarı olduğu gibi, kâinatın tılsım-ı muğlâkının dahi anahtarı olarak bir muammâ-yı müşkilküşâdır, bir tılsım-ı hayretfezâdır.”

Yani “ben” duygusu, iki büyük sırrın anahtarıdır:

Birincisi, Allah’ın gizli hazineleri olan esmâsının anahtarı…

İkincisi, kâinatın kapalı tılsımının anahtarı…

Bu nasıl mümkün?

Şöyle düşünün:

Sonsuz ve sınırsız bir şeyi nasıl anlarsınız?

Karanlıksız ışığı bilemezsiniz.

Sınır olmadan büyüklüğü ölçemezsiniz.

Allah’ın kudretini, rahmetini, ilmini, hikmetini kavrayabilmek için, insan önce kendi cüz’î kudretini, cüz’î rahmetini, cüz’î ilmini yaşamalıdır.

Ve işte “ene” tam da bu ölçü aletinin adıdır.

Risale muhteşem bir benzetme yapıyor:

Termometre gibi…

Termometre sıcaklığın kendisi değildir. Sıcaklığı ölçer. Termometrenin içindeki cıva, sıcaklığa maruz kaldığında yükselir ve size “işte bu kadar” der.

Ene de böyledir.

Allah’ın sonsuz sıfatlarını ölçen küçük bir mizan, bir ölçü aletidir.

Kendi mülkünüzdeki küçük sahipliğinizle, Allah’ın kâinat üzerindeki mutlak mâlikiyetini anlarsınız.

Kendi cüz’î ilminizle, Allah’ın muhit ilmini kavramaya çalışırsınız.

Kendi yapıp ettiğiniz küçük işlerle, Allah’ın ibdâ-i san’atını hayretle seyredersiniz.

“Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim; öyle de, şu dünya hanesini birisi yapmış ve tanzim etmiş.”

İşte ene, bu anlamayı mümkün kılan bir araç, bir vasıta, bir köprüdür.

Ama burada çok kritik bir nokta var:

Ene, mânâ-yı harfîdir.

Yani mânâsı kendinde değil; başkasında olan bir varlık…

Bir harf gibi…

Harf tek başına anlamsızdır.

Anlamını kelimenin içinde, cümlenin içinde bulur.

Mânâ-yı harfî ile eneye bakmak; insana ait her şeyin aynadaki birer yansıma olduğunu, asıl güzelliğin ve gücün sanatkâra (Allah’a) ait olduğunu bilmektir (Bir tabloya bakıp “Ressam ne güzel çizmiş” demek gibi).

Ene de tek başına anlamsızdır.

Anlamını Allah’ın sıfatlarını göstermekte bulur.

Buna karşın ene, eğer kendine mânâ-yı ismî ile bakarsa yanılır.

Mânâ-yı ismî; bir şeye sadece kendisi için, kendi adına bakmaktır (Tabloya bakıp “Boyaları ne güzel, kendi kendine parlıyor, kendi var olmuş” demek gibi).

Ene, manasını kendinden zannettiği an felaket başlar.

Üçüncü Bölüm: İki Yüz – İki Kader

Risale enenin iki yüzünden söz ediyor.

Ve bu iki yüz, insanlığın bütün tarihini açıklıyor.

Birinci yüz, hayra ve vücuda bakıyor. Bu yüzde ene fâil değildir; alıcıdır.

Verileni kabul eder. Kendi icad edemez. Bu yüzde ene, şeffaf bir ayna gibidir; kendi rengini katmadan Allah’ın nurunu yansıtır.

İkinci yüz ise şerre ve ademe bakıyor. Bu yüzde ene fâildir, iş yapandır.

Ama bu faaliyet, çoğu kez kendine mal etmek, kendini merkeze koymak şeklinde tezahür eder.

Ve Bediüzzaman Hazretleri o çarpıcı tespiti yapıyor:

“Evet, ene ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mahiyeti bilinmezse, tesettür toprağı altında neşvünemâ bulur, gittikçe kalınlaşır, vücud-u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi, vücud-u insanı bel’ eder.”

Düşünün bunu…

Ene başlangıçta bir elif kadar ince…

Bir tel kadar narin…

Ama fark edilmeden, anlaşılmadan büyümeye bırakılınca… ejderhaya dönüşüyor.

Ve o ejderha, insanın bütün varlığını yutuyor.

O zaman kişi sadece “ben” oluyor. Bütün latifleriyle, bütün duyularıyla, bütün düşünceleriyle adeta bir “ene haykırışı”na dönüşüyor.

Ve o noktada, Allah’ın emirlerine karşı şeytan gibi mübareze etmeye başlıyor.

Bu ejderha büyüdükçe şöyle diyor:

“Ben mâlikim, ben yönetiyorum, ben biliyorum, benim hakkım.”

Ve sonunda o ene, insanı kâinatı Allah’a değil; esbaba, tabiata, kendine mal etmeye itiyor.

Bugünün modern dünyasında, sosyal medyanın ve kişisel gelişim furyalarının “Sen her şeyin merkezisin, sen kendine tapmalısın” diyen narsizm kültürü, aslında tam olarak bu ejderha enenin çağdaş birer tezahüründen başka bir şey değildir.

Dördüncü Bölüm: İki Silsile – Nübüvvet ve Felsefe

Risale şimdi tarihin en büyük çatışmasını gündeme getiriyor.

Zaman-ı Âdem’den bugüne, insanlık tarihinde iki büyük cereyan var.

Birincisi: Silsile-i nübüvvet.

Peygamberlerin, velilerin, sıddıkların yolu…

Bu yolda ene, doğru anlaşılmış; ayna olarak kullanılmış, vasıta olarak görülmüştür.

İkincisi: Silsile-i felsefe.

Aklı merkeze koyanların, tabiatı ilah edinenlerin, kendi gücüne güvenenlerin yolu…

Burada çok hassas bir ayrım vardır: Risalenin dehası, felsefeyi toptan reddetmesinde değil, onu doğru konumlandırmasındadır.

İnsanlığın sosyal hayatına, ahlaka ve adalete hizmet eden, semavi vahiylere kulak veren müspet felsefe, nübüvvetle barışıktır.

Ancak ne zaman ki felsefe vahiyle bağını koparır, aklı tek mutlak güç ilan eder; işte o zaman karanlık silsile başlar.

Bu yolda ene, mânâ-yı ismî ile görülmüş; kendi başına bir varlık, kendi başına bir güç sanılmıştır.

Ve Risale şunu söylüyor: Bu iki silsile ne zaman buluştuysa, ne zaman felsefe nübüvvete hizmet ettiyse, insanlık parlak bir saadet yaşadı.

Ne zaman ayrıldılarsa, bütün nur nübüvvetin etrafında toplandı, bütün şer felsefenin etrafında birikim yaptı.

Beşinci Bölüm: Nübüvvetin Ene’si – Kulluk Güzelliği

Nübüvvet, eneye nasıl bakıyor?

“Yani, ene kendini abd bilir; başkasına hizmet eder, anlar. Mahiyeti harfiyedir; yani başkasının mânâsını taşıyor, fehmeder. Vücudu tebeîdir; yani başka birisinin vücuduyla kaim ve icadıyla sabittir, itikad eder. Mâlikiyeti vehmiyedir; yani kendi mâlikinin izniyle surî, muvakkat bir mâlikiyeti vardır, bilir. Hakikati zılliyedir; yani hak ve vacip bir hakikatin cilvesini taşıyan mümkün ve miskin bir zılldir.”

Bu beş sıfat, aslında insan için kurtuluşun beş anahtarıdır.

“Abd bilmek” – Kendini kul olarak bilmek.

Bu, küçülmek değil; doğru yere yerleşmektir.

Çünkü kul olmak, sonsuz bir gücün desteğini almak demektir.

“Mahiyeti harfidir” – Mânâsı kendinde değil; Allah’ı göstermekte.

Bir harf gibi: anlam cümlededir, harfte değil.

“Vücudu tebeîdir” – Var oluşu başkasına bağlıdır.

Kendi kendine var olduğunu sanan insan, en büyük yanılgı içindedir.

“Mâlikiyeti vehmiyedir” – Sahip olduğunu sandıkları, geçici bir emanettir.

Gerçek mâlik başkasıdır.

“Hakikati zılliyedir” – Bir gölge gibi.

Gölgenin varlığı, ışığa bağlıdır. Işık olmasa, gölge de olmaz.

İşte bu beş hakikati bilen ve kavrayan ene, Allah’ın sıfatlarını göstermek için kullanılan muhteşem bir alet haline geliyor.

Ve o ene sahibi insan, ahsen-i takvime yükseliyor.

“Mülk Ona, hamd Ona, hüküm Ona aittir” diyebiliyor.

Ve bu teslimiyet, onu küçültmüyor; aksine en yüce makama taşıyor.

Altıncı Bölüm: Felsefenin Ene’si – Kibrinin Trajedisi

Felsefe ise eneye nasıl bakıyor?

“Felsefe ise, eneye mânâ-yı ismiyle bakmış. Yani, kendi kendine delâlet eder, der; mânâsı kendindedir, kendi hesabına çalışır, hükmeder.”

Bu bakış ilk bakışta güçlü görünüyor.

“Ben varım. Ben düşünüyorum. Ben seçiyorum. Ben üretiyorum.”

Descartes’in “cogito ergo sum”u…

“Düşünüyorum, öyleyse varım.”

Kulağa cesur, özgür, güçlü geliyor.

Ama Risalenin gözüyle bakınca, bu bakışın içinde çok tehlikeli bir kırık var.

Çünkü bu ene, kendini merkeze koyduğu anda Allah inancını dışarı itiyor.

Ve Allah inancı dışarı çıkınca, kâinatı açıklamak için başka şeyler bulmak zorunda kalıyor:

Tabiat, tesadüf, kuvvet, esbab…

Ve işte o noktada tarihte gördüğümüz bütün şirk türleri açılıyor.

Tabiata tapınmak, kuvvete tapmak, yıldızlara tapmak, sanem ve putlara tapmak…

Hepsinin köküne inince, yanılan bir ene bulunuyor.

Risale üç korkunç meyve sayıyor felsefenin zakkum ağacından:

Kuvve-i şeheviye dalından: Putlar, sanemler, ulûhiyet iddia edenler.

Çünkü felsefe güzelliği sahibine değil; güzele mal ediyor.

“Ne güzel yapılmış” demek yerine “ne güzeldir” diyor.

Ve o güzeli bir put gibi sunuyor.

Kuvve-i gadabiye dalından: Nemrutlar, Firavunlar, Şeddadlar.

Çünkü felsefede “el-hükmü li’l-galib” vardır; güçlü olan haklıdır.

Bu ilke, tarihin bütün zorba ve canavar yöneticilerini besleyen kaynaktır.

Kuvve-i akliye dalından: Dehriyyun, maddiyyun, tabiiyyun.

Allah’ı inkâr eden, maddeyi ilah yapan, tabiata yaratıcılık isnat eden akım ve düşünceler.

Bu üç kol, birbirini besleyerek büyüyor.

Ve Risalenin tespiti keskindir:

İbn-i Sina ve Farabî gibi dâhiler bile, felsefenin bu meş’um yoluna girince, “âdi bir mü’min derecesini ancak kazanabilmişler.”

Buradaki vurgu şahısların değersizliği değil, vahiysiz ve nübüvvetsiz giden saf insan aklının; ne kadar dahi olursa olsun, tek başına hakikatin zirvesine çıkmaktaki yetersizliğidir.

Bu ne büyük bir uyarıdır.

Zekâ tek başına kurtarmıyor. Zekânın nereye yöneldiği önemlidir.

Yedinci Bölüm: Dört Misal – İki Medeniyetin Farkı

Risale şimdi dört muhteşem karşılaştırma yapıyor. Nübüvvetin düsturu ile felsefenin düsturu karşı karşıya geliyor.

Birinci karşılaştırma: Hayat-ı şahsiyede.

Nübüvvet diyor ki: “Aczini bil, fakrını gör, kusurunu itiraf et, Allah’a abd ol.”

Felsefe diyor ki: “Vâcibü’l-Vücuda benzemek, insaniyetin gayetü’l-gayesidir.”

Ve Risale soruyor:

Nihayetsiz acz, zaaf, fakr ve ihtiyaçla yoğrulmuş mahiyet-i insaniye nerede?

Nihayetsiz Kadîr, Kavî, Ganî ve Müstağnî olan Allah’ın mahiyeti nerede?

Bu ikisini karıştırmak nasıl bir sapıklıktır?

İkinci karşılaştırma: Hayat-ı içtimaiyede.

Nübüvvet diyor ki: “Teavün kanunu.” Yardımlaşma.

Şemsin dünyaya, yağmurun toprağa, toprağın bitkiye, bitkinin hayvana, hayvanın insana, zerrenin hücreye koşması…

Kâinat, yardımlaşmanın muazzam bir örneğidir.

Felsefe diyor ki: “Hayat bir cidaldir.” Hayat bir savaştır.

Güçlü olan hayatta kalır, zayıf olan yok olur. Darwin’in izinden gelen bu düstur, insanı kurda dönüştürüyor.

Ve Risale o keskin hükmü veriyor:

“Hayat bir cidaldir diye eblehâne hükmetmişler.”

Eblehâne…

Akılsızca…

Çünkü kâinata bir baksalar, her yerde yardımlaşma görürlerdi; savaşı değil…

Üçüncü karşılaştırma: Tevhid anlayışında.

Nübüvvet diyor ki: Birlik bulunan her yerde, tek bir zattan sudur etmiştir. Kâinattaki muazzam birlik ve uyum, tek bir Hâlik’ın varlığının delilidir.

Felsefe ise: “Birden ancak bir sudur eder, geri kalanlar vasıtalar vasıtasıyla gelir” diye, Allah’ı – hâşâ – âciz bir varlık gibi gösteriyor; yaratma gücünü esbaba ve vesilelere taksim ediyor.

Dördüncü karşılaştırma: Kâinatın hikmetinde.

Nübüvvet diyor ki: Her şeyin Allah’a bakan binlerce hikmeti var.

Bir meyvenin, bir ağacın, bir zerrenin… hepsinin Sânii’ne bakan sonsuz mânâları var. Kâinat, okunmayı bekleyen mektuplarla dolu.

Felsefe ise: Her şeyin hikmeti ya kendine ya insana aittir. Dev bir ağaç, küçük bir meyveden ibaret. Evren, insanın kullanması için var.

Bu bakış ne kadar daraltıcı, ne kadar kurutucu…

Kâinatı bir fabrikaya, bir hammadde deposuna indirgeyen bu görüş; hem Allah’a haksızlık ediyor hem de insanı anlam yoksunluğuna mahkûm ediyor.

Sekizinci Bölüm: Zerre’nin Sırrı – Noktanın Hikmeti

Risale-i Nur, “Ene” ile insanın iç dünyasındaki putları yıkarken, madalyonun diğer yüzünü çevirip “Zerre” (atom) ile dış dünyadaki, yani maddedeki tesadüf putunu yıkar.

Bediüzzaman Hazretleri, eneyi bir “elif” çizgisine benzetirken, zerreyi de o çizginin altındaki küçücük bir “nokta” olarak görür.

Vahyi dinlemeyen materyalist felsefe, kâinatı açıklayamayınca yaratma gücünü atomlara, yani zerrelere verir.

Onlara göre her bir zerre, kendi kendine hareket eden, nereye gideceğini bilen, adeta birer ilah gibi davranan varlıklardır.

Risale tam bu noktada muazzam bir mantık silsilesi kurar:

Bir zerreyi düşünün; havada uçar, toprağa girer, bir bitkinin hücresine yerleşir, oradan bir insanın beynine kadar seyahat eder.

Girdiği her yerde, o organın, o yapının nizamına kusursuzca uyum sağlar.

Eğer bu küçücük, kör, şuursuz zerre, girdiği her sarayda bir mühendis gibi çalışabiliyorsa; ya onun her şeyi bilen mutlak bir ilmi ve gücü vardır (ki bu imkânsızdır) ya da o zerre, sonsuz bir ilim ve kudret sahibinin (Allah’ın) emriyle hareket eden bir memurdur, bir kalem ucudur.

İşte zerre, kendi başına buyruk bir ilah değil; Sâni-i Zülcelal’in kâinat kitabını yazarken kullandığı nurani bir mürekkep damlasıdır, hareketli bir noktadır.

Tıpkı ene gibi, zerre de kendi acziyle Allah’ın mutlak ve sonsuz kudretini ilan eden muazzam bir ayettir.

Dokuzuncu Bölüm: Üç Yol – Seyahat-i Hayaliye

Risalenin en şiirimsi, en görsel, en sürükleyici bölümü bu…

Bediüzzaman Hazretleri bir rüya gibi, bir hayal seyahati anlatıyor.

Büyük bir sahrâda, boğucu bulut altında kendini buluyor. Işık yok, su yok, hava yok. Her taraf karanlık ve sıkıcı.

Ve öteki tarafa geçmesi gerekiyor.

Üç yol var.

Birinci yol: Yer altından, tünel gibi.

Karanlık bir mağaradan geçmek. Felsefenin (vahyi dinlemeyen felsefenin) yolu bu…

Oraya girenlerin izlerini görüyor; Eflatun, Aristo, İbn-i Sina, Farabî…

Bazılarının sesleri bir süre duyuluyor, sonra kesiliyor.

Demek boğulmuşlar. O yoldan geçemiyorlar.

İkinci yol: Yeryüzünden dolaşarak, uzun ve tehlikeli.

Deniz hiddetleniyor, fırtına tehdit ediyor, her taraf engel.

Bu yol aklı merkeze koyanların, vesaite güvenenlerin yolu.

Binde ancak biri bitirebiliyor.

Üçüncü yol: Yukarıdan inen bir asansör.

Bir anda bulutu aşıp yeşil dağların tepesine çıkıyor.

Güneş açık, hava lâtif, su tatlı, her taraf şenlik.

Ve o asansörün nereden geldiği soruluyor:

Kur’ân’ın âyetlerinin cilveleri…

Bu hayal seyahati, risalenin bütün özünü görsel olarak anlatıyor.

Tabiatın ve maddenin (zerrenin) içinde felsefe ile hakikate ulaşmaya çalışmak; ya boğulmayla ya da büyük kayıpla sonuçlanıyor.

Ama Kur’ân’ın nurlu merdiveni, insanı tek hamlede o bulutun üstüne çıkarıyor.

Bir Elif’in ve Bir Noktanın İki Kaderi

Otuzuncu Söz’ü okuyunca insan uzun bir süre kendiyle baş başa kalıyor.

Çünkü bu risale sadece felsefeyi eleştirmiyor.

Sizi sorguluyor.

Benliğinizle ve çevrenizdeki maddeyle nasıl bir ilişkiniz var diye soruyor.

“Ben” dediğinizde, o “ben”i nereye koyuyorsunuz?

Eğer onu merkeze koyuyorsanız, o elif kalınlaşıyor.

Ejderhaya dönüşüyor. Ve sizi yutmadan durmayacak.

Aynı şekilde, gözünüzü maddeye diktiğinizde, zerreleri tesadüfün ve tabiatın elinde başıboş zannediyorsanız; kâinat sizin için ruhsuz, karanlık, her an üzerinize yıkılabilecek bir madde yığınına dönüşüyor.

Ama eğer o elif’i ve o noktayı doğru konumuna koyarsanız; yani “ben bir araç, bir vasıta, bir aynayım; mânâm kendimde değil, Allah’ı göstermekteyim” derseniz…

Ve “çevremdeki her bir zerre, Allah’ın emriyle dönen birer vazifedardır” hakikatini teslim ederseniz…

O zaman o elif ve o nokta, bütün kâinatın kapılarını açan ikiz bir anahtar oluyor.

Ahsen-i takvim ve esfel-i safilîn.

İnsanın iki kaderi…

Ve ikisi arasındaki fark, tek bir elif’in ve bir noktanın nasıl kullanıldığından ibaret.

“Nefsini günahlardan arındıran, kurtuluşa ermiştir. Nefsini günaha daldıran ise hüsrana düşmüştür.” (Şems Sûresi, 9. ve 10. Ayetler)

Bu iki ayet, o iki yüzün iki kaderini özetliyor.

Ve Risalenin bize verdiği mesaj şudur:

O elif’i bil o noktayı tanı. O elif’in ne olduğunu, ne için verildiğini, nasıl kullanılması gerektiğini bil.

Onu ejderhaya dönüştürme. Onu aynaya dönüştür.

Çünkü doğru kullanılan bir elif ve parıldayan bir zerre, kâinatın bütün sırlarını açar.

Yanlış kullanılan bir elif ise, koca bir medeniyeti zakkum ağacına dönüştürür.

Seçim sendedir.

“Kim tâğûtu reddeder de Allah’a iman ederse, işte o kopmaz ve kırılmaz, sapa sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah ise herşeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla bilendir.” (Bakara Sûresi, 256. Ayet).

Bir Yorum

  1. Maşallah, barekallah. Hafazanallah.
    Hüseyin kardeşim gönlünün güzelliği kaleminde tecelli ediyor. Rabbim gönlünden İnşirâhını eksik eylemesin. Kalemine güç versin. Ufkunu derin, azmini daim eylesin.
    Sabah ilk işim olarak bu güzel ve nezih, Risale-i Nur’un “Şerh ve İzâhı” olarak gördüğüm ( yanlışsa düzeltiniz) feyizli yazınızı okudum. Çok huzur buldum.Çok müstefid oldum.
    Allah sizden ebeden razı olsun. Sizi her türlü fitneden, fesatlık,gıllıgışlı kargaşalardan muhafaza eylesin. Bâkî Selamlar.

    0
    0

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu