![]()
Bediüzzaman’ın Perspektifinden Gazze’ye Bakmak
Önce Susmak, Sonra Konuşmak
Bazı acıların önünde önce susmak gerekir.
Enkaz altından çıkarılamayan bedenler… Çadır kentlerde yağmura, soğuğa terk edilmiş çocuklar… Aşevi kuyruklarında ellerini kavuşturmuş analar…
Bunları sözün önüne geçirmek, acıyı küçümsemek olur.
Ama susmak da yetmez. Çünkü bu tablo, insanlığın en eski ve en ağır sorusunu yeniden sorduruyor:
“Madem Rabbimiz Rahîm’dir, madem adaleti mutlaktır – bu manzara nasıl izah edilir?”
İşte makaleye bu soruyla başlıyoruz. Ve cevabını yüz yıl önce yazılmış satırlarda arıyoruz: Bediüzzaman Said Nursî’nin Risale-i Nur Külliyatında…
Risale-i Nur, soyut bir teselli kitabı değildir. Hapishanelerde, sürgünlerde, baskı ve zulüm altında yazılmış, acıyı bizzat yaşamış bir ruhun damıttığı hakikatlerdir. Ve o hakikatler bugün Gazze’ye bakarken sanki bu günün acısına hitap ediyormuş gibi konuşuyor.
Acıyı Küçümsememek
Musibetin İki Yüzü: Zahiri Karanlık, Bâtını Rahmet
Bediüzzaman Hazretleri musibetlere iki yönlü bakıyor. Zahiri yönüyle musibet elem ve acıdır. Bu acıyı hafife almak, “hikmeti var, susun” demek asla doğru değildir.
Enkaz altında evladını arayan bir babaya, hastaneden hastaneye koşan bir anneye söylenecek tek doğru şey şudur: Acın gerçektir. Meşruiyetin tartışılmaz. Ve Allah o acıyı görüyor.
Bu tespiti atlamak, dini bir teselliye indirgemek, önce insanı kaybetmek demektir.
Çünkü Kur’ân’ın ve Sünnet’in dili de musibet karşısında insanın gözyaşını yasaklamaz; aksine merhameti, şefkati ve mazlumun acısını paylaşmayı imanî bir sorumluluk olarak öğretir.
Adalet-i Mahza ve Adalet-i İzafiye
Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nur’da titizlikle ayırdığı iki kavramı devreye sokuyor: Adalet-i izafiye ve adalet-i mahza… [1]
Adalet-i izafiye, bu dünyada sebepler ve zaman içinde tecelli eden nispi adalet… İnsan eliyle yürütülen, çoğu zaman eksik kalan, kurumların çıkara göre büküldüğü o adalet… BM kararlarının uygulanmadığı, veto mekanizmalarının felç ettiği, insanî yardımın siyasi çıkarlara rehin kaldığı o dünyevî düzen…
Bu adalet bugün Gazze’de işlemiyor.
Adalet-i mahza ise hiçbir haksızlığın, hiçbir masumun acısının hesapsız kalmayacağı mutlak adalet… Ahirette tam manasıyla tecelli edecek olan…
Ve Bediüzzaman Hazretlerinin o sarsıcı tespiti tam burada devreye giriyor:
“Beşer zulmeder, kader ise adalet eder.” [2]
Bu cümle çok şey söylüyor. Zalimin cezasız kalması, adaletin işlemediği anlamına gelmiyor. Sadece o adaletin tecellisinin bu dar dünya sahnesine sığmadığını gösteriyor.
Ancak bu ifadeyi doğru anlamak büyük önem taşır. Risale-i Nur’da kader, insanın işlediği zulmü meşrulaştıran veya zalimin sorumluluğunu hafifleten bir anlayış değildir. Bilakis zulüm, bütünüyle onu tercih eden insanın fiilidir ve mesuliyeti de ona aittir.
Kader açısından bakıldığında ise Allah Teâlâ hiçbir kuluna zulmetmez; her hükmünde mutlak adalet ve hikmet sahibidir. Bu iki bakış açısını birbirine karıştırmamak gerekir.
Fakat bu hakikat, dünyevî adaletin peşini bırakma mazereti değildir.
Aksine, adalet-i izafiyeyi bu dünyada kurmak insanın omuzlarındaki en temel sorumluluktur. Ahiretteki mutlak adalet, bugünkü mücadeleden muaf tutan bir ruhsat değil; o mücadeleye anlam ve güç veren ilahî teminattır.
Manevî Zafer
Gerçek mağlubiyet zulme uğramak değil; zulme rıza göstermek ya da zulüm karşısında insaniyetini kaybetmektir.
Bu hakikat, yaşanan acıyı küçümsemek anlamına gelmez. Aksine, en ağır şartlar altında bile insanın imanını, ahlâkını ve şerefini muhafaza edebilmesinin ne kadar büyük bir değer taşıdığını hatırlatır.
Enkaz altından bile “Elhamdülillah” diyebilen iman… Her türlü baskıya rağmen ayakta tutulan aile bağları… Dünyaya “biz teslim olmadık” mesajı veren o sarsılmaz duruş…
Bu manzaralar, birçok insan tarafından maddî şartların ötesinde manevî bir direnişin işaretleri olarak okunmaktadır.
Bediüzzaman Hazretlerinin perspektifinden bakıldığında – dünyevî güç dengeleri ne kadar zalimane olursa olsun – mazlumun ortaya koyduğu bu sabır ve bu iman başlı başına bir zaferdir. Maddî zafer gelmeden önce gelen manevî zafer…
Cakarta’dan Londra’ya Aynı Ses
Tek Bir Bedenin Azası: Uhuvvet-i İslâmiyye [3]
Dünyanın dört bir yanında milyonlar sokaklara dökülüyor… Cakarta’dan İstanbul’a, Johannesburg’dan Londra’ya… Üniversite kampüslerinde gençler, sahnelerde sanatçılar, meydanlarda yaşlılar…
İslam’ın bakışı bu tabloyu “tek bir beden” metaforuyla okuyor: Mü’minler bir vücudun azaları gibidir. Bir organ acı çektiğinde bütün beden onu hisseder, ona koşar.
Hakiki bir mü’min, başkasının elemiyle elemlenir, başkasının sevinciyle sevinir.
Sokaklardaki bu kitlesel kıyam, tesadüfi bir siyasi hareket değildir. Coğrafi sınırlar haritaları ayırabilir; ama bozulmamış insan vicdanını bölüp parçalayamaz.
Bediüzzaman Hazretlerinin “uhuvvet” anlayışı yalnızca bir duygu yakınlığı değildir; mü’minlerin birbirlerinin derdiyle dertlenmesini, imkânları ölçüsünde birbirine destek olmasını ve ortak bir sorumluluk şuuruyla hareket etmesini ifade eder.
Bu sebeple mazlumun acısına kayıtsız kalmamak, sadece hissî bir refleks değil; aynı zamanda imanî ve ahlâkî bir vazifedir.
Sadece Müslümanlara Ait Bir Ses Değil
Bu dayanışma yalnızca Müslümanlara has değil…
Farklı din ve inançlardan insanlar da bu vicdan çağrısına kulak veriyor. Yahudi karşı çıkışlar, Hristiyan akademisyenler, inançsız ama vicdanlı milyonlar…
Bu, Bediüzzaman Hazretlerinin “fıtrat bozulmaz” ilkesinin ve insandaki fıtrî merhamet cevherinin bir tezahürüdür. İnsanın özünde yaratılıştan gelen merhamet ve vicdan cevheri, ne kadar örtülürse örtülsün, büyük bir acı karşısında kendini gösteriyor.
İnsan, yaratılışı gereği zulüm karşısında rahatsızlık duymaya müsait bir vicdan taşır. Bu vicdan her zaman aynı kuvvette konuşmasa da, büyük insanlık felaketleri karşısında yeniden uyanabilir.
Devletlerin soğuk iktidar hesapları ile halkların fıtrî vicdanı arasındaki makas hiç bu kadar açılmamıştı. Ve bu ayrışma, iyimser bir işarettir. Siyasi çıkar hesapları kirlenebilir; ama sıradan insanın vicdanı hâlâ diridir.
Güçlü Görünen Her Zulüm
Zulmün Ömrü Kısadır: Kâinatın İşleyişindeki İlahî Bir Kanun
Tarih, devasa imparatorlukların yıkılışını defalarca gördü. Bitmez sanılan diktatörlüklerin çöküşünü… Sonsuza dek sürecek sanılan baskı düzenlerinin kendi ağırlığı altında çözülüşünü…
Bu, tarihî olayların mekanik bir zorunlulukla aynı şekilde sonuçlanacağı iddiasından ziyade, iman merkezli bir bakış açısıdır.
Nitekim tarih, zulümlerin bazen çok uzun sürdüğünü de göstermektedir. Fakat hiçbir zulüm, ebedî bir meşruiyet kazanamamış; sonunda ya tarihin, ya vicdanın ya da ilahî adaletin hükmüyle yüzleşmiştir.
Bediüzzaman Hazretlerine göre bu tesadüf değildir. Kâinatın işleyişindeki ilahî bir kanundur. Zulüm, kendi ağırlığı altında er ya da geç çöker. Çünkü adalet, kâinatın temel dokusudur.
Kurumların Çaresizliğini Görmezden Gelmemek
Bu ilahî kanun, uluslararası kurumların kendiliğinden ve kusursuzca işleyeceği anlamına gelmiyor. BM Güvenlik Konseyi’nin veto mekanizmaları yüzünden felç olması, Uluslararası Adalet Divanı kararlarının uygulanmaması, insanî yardımın siyasi çıkarlara rehin kalması – bunlar bizzat sahadaki acının bir parçası…
Bediüzzaman Hazretlerinin işaret ettiği ilahî kanun, kurumların otomatik adalet dağıtacağı vaadi değildir. Uluslararası mekanizmaların yaşadığı bu tıkanıklık, küresel adalet düzeninin yeniden ve daha adil temellerde inşasını zorunlu kılmaktadır.
O kanun şunu söylüyor: Hiçbir zulüm, sonsuza dek meşruiyetini koruyamaz. Ve o kanunun sahada tecelli etmesi, insanların sabırlı ve ısrarlı mücadelesine bağlıdır.
İlahî teminat, insanı çabadan azat etmiyor; bilakis onu, meşru yollar içinde adaleti gerçekleştirmek için daha büyük bir sorumluluğa çağırır.
Bu noktada Bediüzzaman Hazretlerinin “müsbet hareket” düsturu ayrıca önem kazanır. Zulme karşı dururken bile öfkenin insanı adaletten uzaklaştırmasına izin vermemek; hukuk, merhamet ve ahlâk çizgisini muhafaza etmek, onun sıkça vurguladığı temel prensiplerden biridir.
Haklı bir davanın haklı usullerle yürütülmesi, neticenin bereketi bakımından da vazgeçilmezdir. Tarihin adalete doğru ilerlediğine dair o sessiz ama kesin kanaat, hem teselli hem sorumluluktur.
Teselli: Şimdi böyle kalmayacak… Sorumluluk: Onu değiştirmek için sen de çalışacaksın…
Sabrın Üç Boyutu
Sabır: Pasiflik Değil, Manevî Direniş
Sabır kelimesi çoğu zaman yanlış anlaşılır. “Sus, kabul et, boyun eğ” gibi…
Bediüzzaman Hazretleri sabrı bambaşka bir çerçevede tanımlıyor. Mektubat’ta sabrın üç boyutunu açıklıyor: [4]
Birincisi: Günahlardan sabır… Şiddetin, zulmün, çaresizliğin insanı ahlâkî çöküşe sürüklemesine izin vermemek…
İkincisi: Musibete karşı sabır… Acıya ezilmeden, tükenmeden, ümitsizliğe düşmeden direnebilmek…
Üçüncüsü: İbadet üzere sabır… En ağır şartlarda bile ruhunu, inancını ve insaniyetini ayakta tutmak…
Bu üç boyutlu sabır, pasif bir bekleme değil… Aktif, onurlu, manevî bir direniştir.
Bediüzzaman Hazretlerinin sabır anlayışı, insanı pasifliğe çağırmaz. Bilakis insan, sebeplere sarılır; üzerine düşen vazifeyi yerine getirir; neticeyi ise Allah’ın hikmet ve adaletine havale eder. Bu yönüyle sabır ile gayret birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.
Gazze’nin Sabrı
Gazze halkının o ağır şartlarda ailelerini bir arada tutma çabası, birbirine yardım etme gayreti; ibadetlerini sürdürme azmi; en zor anlarda dahi insaniyetini koruma direnişi; bu, tam da Bediüzzaman Hazretlerinin tarif ettiği aktif ve onurlu sabrın somut örneği değil midir?
Bu sabır dünyaya şunu söylüyor: “Bizim ruhumuzu, imanımızı, insaniyetimizi hiçbir güç yok edemez.”
Ve tam da bu mesaj, dünyanın dört bir yanında milyonları derinden etkiliyor. Çünkü insanlık, fıtratındaki merhamet ve adalet duygusuyla bu direnişte kendisinden bir parça buluyor. Ve o duruşa ortak olmak istiyor.
Dürüst Olmak Zordur Ama Zorunludur
Bir Muhasebe: Esbaba Riayet ve Tefrika
Çoğu insan Gazze’yi konuşurken dışarıdan gelen zulme odaklanır. Bu haklıdır. Zulüm gerçektir ve tescil edilmelidir.
Ama Bediüzzaman Hazretleri orada durmuyor. Sosyal ve siyasi yazılarında İslâm âleminin çaresizliğini yalnızca dış güçlere bağlamıyor.
İki devasa hastalığa parmak basıyor: Esbaba riayetsizlik ve tefrika… [5]
Esbaba Riayet
Esbaba riayetsizlik: Allah’ın kâinata koyduğu sebep – sonuç kanunlarına uymamak… Bilimde, teknolojide, kurumsal kapasitede, altyapıda güçlü olmamak…
Medyada, diplomaside, ekonomide ve hukukun üstünlüğünü esas alan güçlü kurumlar inşa edemeden mucize beklemektir.
Bediüzzaman Hazretleri tevekkülü, sebepleri terk etmek şeklinde anlamaz. Aksine, sebeplere sarılmayı kulluğun bir gereği olarak görür. İnsan vazifesini yapmakla mükelleftir; netice ise Allah’ın takdiridir.
Bu sebeple ihmali tevekkül, tembelliği teslimiyet olarak sunmak Risale-i Nur’un çizgisiyle bağdaşmaz.
Hutbe-i Şâmiye’de dikkat çektiği “cehalet, zaruret ve ihtilaf” hastalıkları da esasen bu noktaya işaret eder. Bir medeniyet yalnızca iyi niyetle değil; ilimle, çalışmayla, istişareyle ve güçlü kurumlarla ayakta durabilir.
“Allah’a tevekkül, esbabı terk etmek değildir” diyen bir âlimin mirasını taşıyan bir ümmetten bu hesabı sormak zorunludur.
Tefrika
Tefrika: Müslümanlar arasındaki parçalanmışlık… Ortak strateji kuramamak… Birlikte hareket edememek… Kendi aralarındaki çatışmalara enerji harcamak…
Bu parçalanmışlık, dışarıdan gelen zulüm kadar içeriden gelen bir zafiyettir.
Ancak burada yapılması gereken, suçlu aramak değil; hastalığı teşhis etmektir. Çünkü Bediüzzaman Hazretlerinin amacı ümidi kırmak değil, ıslah kapısını açık tutmaktır. Onun tenkitleri yıkıcı değil; inşa edicidir.
Sabrın Onuru, İhmalin Mazereti Olamaz
Mazlumun sabrını takdir etmek ile ihmali mazur göstermek birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Mazlumun manevî zaferini övmek güzeldir. Ama o övgü, ümmeti kendi sorumluluklarından muaf kılamaz…
Bir toplum hem sabredebilir hem de kendisini sorgulayabilir. Hatta Risale-i Nur’un terbiyesi içinde hakiki sabır, insanı muhasebeden uzaklaştırmaz; bilakis ona daha derin bir sorumluluk şuuru kazandırır.
Bu sebeple hakiki teselli, ancak hakiki muhasebeyle tamamlanabilir. Aksi hâlde teselli, yarayı tedavi eden bir merhem olmaktan çıkar; acıyı kısa süreliğine unutturan bir avutmaya dönüşebilir.
Sabrın onuru, ihmalin mazereti olamaz.
Bu cümle, Risale-i Nur’dan doğrudan bir alıntı değil; bu makalenin vardığı temel sonuçlardan biridir.
Hakiki bir teselli, ancak radikal bir özeleştiriyle tamamlanabilir: “Niçin buradayız? Nasıl daha güçlü ve bir olabiliriz?”
Bu soruyu sormadan kurulan her teselli, teselli değil; avutmadır. Gerçeği örtmektir. Bediüzzaman Hazretleri hiçbir zaman gerçeği rötuşlayan kolaycı bir teselliye sığınmamış; acının reçetesine acı ilaçları yazmaktan çekinmemiştir.
Hiçbir Şey Manasız Değil
Küresel Vicdan ve Ümit Tohumları
Bediüzzaman Hazretlerinin en temel ilkelerinden biri şudur:
“Kâinatta hiçbir zerre başıboş değil, hiçbir hadise manasız değil.” [6]
Bu bakış, yaşanan her hadisenin bizim tarafımızdan bütünüyle anlaşılabileceği anlamına gelmez. Risale-i Nur’un yaklaşımı, insanın sınırlı idraki ile Allah’ın sonsuz hikmeti arasındaki farkı da sürekli hatırlatır.
Bazı hadiselerin hikmeti hemen görülmeyebilir; hatta çoğu zaman ancak zaman içinde veya uhrevî perspektiften bakıldığında daha doğru anlaşılabilir.
Bu ışıkla bakıldığında bugünün tablosu ne söylüyor?
Dünyanın dört bir köşesinde milyonlar ayağa kalkıyor. Üniversite gençliği meydanlara iniyor. Sanatçılar, akademisyenler, yazarlar sessiz kalmayı reddediyor. Farklı din ve inançlardan insanlar ortak bir vicdan sesiyle buluşuyor.
Tüm bunlar, insanlığın en karanlık gecesinde bile yeşeren birer ümit tohumudur. Bu tablo, bütün problemlerin çözüldüğünü göstermese de, insan vicdanının tamamen sönmediğine dair önemli işaretler taşımaktadır.
Devletler ile Halklar Arasındaki Makas
Bugün dünyada şaşırtıcı bir manzara var: Hükümetlerin soğuk iktidar hesapları ile halkların vicdanı arasındaki uçurum hiç bu kadar görünür olmamıştı.
Hükümetler hesap yapıyor. Çıkar tartıyor. Veto kullanıyor. Sessiz kalıyor. Ama halklar hesap yapmıyor. Vicdan konuşuyor. Sokağa çıkıyor. “Bu yanlış” diyor.
Bu tabloyu tek tip bir genelleme olarak değil; dünyanın farklı bölgelerinde gözlemlenen önemli bir eğilim olarak okumak daha isabetlidir.
Bu ayrışma, Bediüzzaman Hazretlerinin “fıtrat bozulmaz” ilkesinin tarihin bu karanlık sahnesindeki tezahürüdür. Siyasi çıkar hesapları kirlenebilir; ama insanın özündeki merhamet cevheri hâlâ diridir. Hâlâ konuşuyor. Hâlâ haykırıyor.
Ve bu haykırış, tarihin adalet yönünde evrilmesinin küçük ama gerçek işaretleridir. Bu potansiyelin kurumsal bir güce dönüşmesi ve somut adımlarla desteklenmesi, küresel vicdanın kalıcılığı açısından hayati bir ehemmiyet taşımaktadır.
Bir Ömür Boyunca Ümitsizliğe Düşmemek
Şafak Her Zaman Gelir
Bediüzzaman Hazretlerinin hayatı zulümle, hapishanelerle, sürgünlerle doluydu. Ama o hiçbir zaman ümitsizliğe düşmedi.
Çünkü ona göre ümitsizlik, imanın zayıflamasına yol açan en büyük tehlikelerden biriydi. Hutbe-i Şâmiye’de “yeis”i (ümitsizliği) İslâm toplumunun en mühim hastalıklarından biri olarak sayması da bu yüzdendir.
Hakiki bir mü’min, Allah’ın rahmetinden asla ümit kesmezdi.
“Sert ve zulmetli kışın arkasından, elbette bir bahar ve cennet gibi bir şafak gelecektir.” [7]
Bu ümit, hadiselerin ağırlığını inkâr eden iyimserlik değildir. Bilakis, en ağır şartlar içinde bile Allah’ın rahmetine güvenebilme cesaretidir.
Bu yalnızca güzel bir söz değil… Bu, bizzat yaşanmış bir hakikatin ifadesi…
Bediüzzaman Hazretleri, her hapishaneden çıktı. Her sürgünden döndü. Her baskıdan sonra yazmaya devam etti.
Ve yazdıkları, o baskıların hepsini aşarak bugüne ulaştı. Onun hayatı, ümidin pasif bir bekleyiş değil; imanla yoğrulmuş sebatın adı olduğunu gösteren canlı bir şahittir.
Enkaz ve Işık
Gazze’de bugün yaşanan acı, tarif edilemez bir boyuttadır. Bu acıyı hafifletmek için elden gelen her insanî, diplomatik, hukuki çaba sonuna kadar sürdürülmelidir.
Bu çabalar, yalnızca siyasî bir tercih değil; zulmü azaltmaya yönelik insanî ve ahlâkî bir sorumluluğun da gereğidir.
Ama bu acının ortasında dünya vicdanının uyanışı, tarihin adalete doğru ilerleyen sarsılmaz kanununun bir tezahürüdür. Bu işaretler, adaletin bütünüyle gerçekleştiği anlamına gelmez; fakat insan vicdanının hâlâ diri olduğuna dair güçlü emareler taşır.
Enkazın altında kalan her taş bir gün adaletin terazisine konacak… Her gözyaşı silinecek…
Bu, dünyevî adalet mekanizmalarının her zaman eksiksiz işleyeceği iddiası değil; nihai adaletin Allah katında eksiksiz tecelli edeceğine dair imandır.
Zulüm geçicidir. Hakikat kalıcıdır. Sabreden, direnen, insaniyetini muhafaza eden mazlumların yanında bugün milyonlarca vicdan sahibi insan saf tutmuştur.
Bu dayanışma, insanlığın ortak vicdanının tamamen kaybolmadığını gösteren önemli bir işarettir.
Bu tesadüf değildir. Mü’minin nazarında bu, kâinatın adalet ve rahmetten bütünüyle kopuk olmadığını hatırlatan sessiz fakat derin bir işarettir.
Enkaz gerçektir. Ağırdır. Karanlıktır. Ve acısı bugün, şimdi, burada hissedilmektedir.
Işık da gerçektir. Hem şimdi… Milyonların vicdanında… Gazze halkının imanında… Tarihin adalet yönündeki akışında…
Hem yarın… Adalet-i mahzanın tam tecellisinde…
Karanlık ne kadar koyu olursa olsun, şafak her zaman gelir. Fakat şafak, yalnızca beklenen bir vakit değildir; hazırlanılması gereken bir emanettir.
Ve Bediüzzaman Hazretlerinin mirası bize şunu söylüyor:
O şafağı beklerken hem ağlamak, hem dua etmek, hem mücadele etmek, hem de kendimizden hesap sormak…
Hepsini birlikte yapmak zorundayız. Çünkü iman, insanı yalnız teselliye değil; aynı zamanda mesuliyete de çağırır.
Bu sebeple umut, ancak gayretle; dua ise ancak vazifeye sarılmakla kemalini bulur.
Çünkü şafak, bekleyenlere değil; esbaba riayet edip, şuurla ve bilfiil hazırlananlara gelir.
“Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma. Şüphesiz ki Allah, onları ancak gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim Suresi, 42. Ayet).
Dipnotlar ve Referanslar:
[1] Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, Yirmi İkinci Mektup; ayrıca bkz. Münâzarat (adalet-i mahza ve adalet-i izafiye). [2] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Altıncı Söz (Kader Risalesi). [3] Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, Yirmi İkinci Mektup (Uhuvvet Risalesi); ayrıca bkz. Lem’alar, Yirminci Lem’a (İhlâs Risalesi). [4] Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat (sabır bahisleri); ayrıca bkz. Lem’alar (tevekkül ve musibet bahisleri). [5] Bediüzzaman Said Nursî, Hutbe-i Şâmiye; ayrıca bkz. Münâzarat (cehalet, zaruret ve ihtilaf). [6] Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Otuz Üçüncü Söz; ayrıca bkz. Şuâlar, Yedinci Şuâ (Âyetü’l-Kübrâ). [7] Bediüzzaman Said Nursî, Hutbe-i Şâmiye (yeis bahsi); ayrıca bkz. Tarihçe-i Hayat.