gidiyorsunuz. Ademe değil,
vücud-u daimîye sevk olunuyorsunuz. Zulümata değil, âlem-i nura giriyorsunuz. Sahip ve Mâlik-i Hakikînin tarafına gidiyorsunuz.
De yumît” Yani, mevti veren Odur. Yani, hayat vazifesinden terhis eder, fâni dünyadan yerini tebdil eder, külfet-i hizmetten âzâd eder. Yani, hayat-ı fâniyeden, seni hayat-ı bâkiyeye alır.
Sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam değil. Belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır. (…)
“Ve ileyhi’l-masîr” Yani, ticaret ve memuriyet için, mühim vazifelerle bu dâr-ı imtihan olan dünyaya gönderilen insanlar, ticaretlerini yapıp, vazifelerini bitirip ve hizmetlerini itmam ettikten sonra, yine onları gönderen Hâlık-ı Zülcelâllerine dönecekler ve Mevlâ-yı Kerîmlerine kavuşacaklar. Yani, bu dâr-ı fâniden gidip dâr-ı bâkide huzur-u Kibriyaya müşerref olacaklar. Yani, esbab dağdağasından ve vesâitin karanlık perdelerinden kurtulup, Rabb-i Rahîmlerine, makarr-ı saltanat-ı ebedîsinde perdesiz kavuşacaklar. Doğrudan doğruya, herkes, kendi Hâlıkı ve Mâbudu ve Rabbi ve Seyyidi ve Mâliki kim olduğunu bilecek ve bulacaklar.
Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Otuz İkinci Sözün âhirinde denildiği gibi, dünyanın bin sene mesudâne hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının; ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rüyet-i cemâline mukabil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâlin daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun. Müptelâ ve meftun ve müştak olduğunuz mecazî mahbuplarda ve bütün mevcudat-ı dünyeviyedeki hüsün ve cemal, Onun cilve-i cemâlinin ve hüsn-ü esmâsının bir nevi gölgesi; ve bütün Cennet, bütün letâfetiyle, bir cilve-i rahmeti; ve bütün iştiyaklar ve muhabbetler ve incizaplar ve câzibeler, bir lem’a-i muhabbeti olan bir Mâbud-u Lemyezelin, bir Mahbub-u Lâyezâlin daire-i huzuruna gidiyorsunuz. Ve ziyafetgâh-ı ebedîsi olan Cennete çağırılıyorsunuz. Öyleyse, kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz.
Ey insan! Fenâya, ademe, hiçliğe, zulümata, nisyana, çürümeye, dağılmaya ve kesrette boğulmaya gittiğinizi tevehhüm edip düşünmeyiniz. Siz fenâya değil, bekaya gidiyorsunuz. Ademe değil, vücud-u daimîye sevk olunuyorsunuz. Zulümata değil, âlem-i nura giriyorsunuz. Sahip ve Mâlik-i Hakikînin tarafına gidiyorsunuz. Ve Sultan-ı Ezelînin payitahtına dönüyorsunuz. Kesrette boğulmaya değil, vahdet dairesinde teneffüs edeceksiniz. Firaka değil, visale müteveccihsiniz.
mevt: Ölüm.
külfet-i hizmet: Hizmet zahmeti.
âzâd: Esirlikten, kölelikten kurtulmuş.
inkıraz: Sönme, yok olma, tükenme.
firak-ı ebedî: Ebedî, sonsuz ayrılık.
in’idam: Mahvolma, yok olma.
Fâil-i Hakîm-i Rahîm: Her şeyi rahmet ve hikmetle yapan; Allah.
mecma: Toplanılacak yer, toplanma yeri.
âlem-i berzah: Ruhların kıyâmete kadar kalacakları âlem; kabir âlemi.
visal: Ulaşma, kavuşma.
esbab: Sebepler.
vesâit: Vasıtalar.
makarr-ı saltanat-ı ebedî: Ebedî saltanat yeri, ahiret yeri.
rüyet-i cemâl: Cenâb-ı Hakk’ın güzelliğini görme.
cilve-i cemâl: Güzellik görüntüsü.
hüsn-ü esmâ: Allah’ın isimlerinin güzelliği.
lem’a-i muhabbet: Muhabbet parıltısı, sevgi parıltısı.
Mâbud-u Lemyezel: Hiçbir zaman yok olmayan, bakî olan mabud; Allah.
Mahbub-u Lâyezâl: Zevalsiz, ölümsüz, sonsuz sevgili; Allah.
adem: Yokluk.
vücud-u daimî: Sürekli, ebedî vücut.
kesret: Çokluk.
zulümat: Karanlık.
payitaht: Taht şehri, hükümdarın oturduğu şehir, başşehir.
vahdet: Birlik.