Ey Rabbimiz! Ayağımızı ve kalbimizi sabit kıl

Beşer olarak genellikle sonuca odaklanırız. Duâlarımızda, isteklerimizde, çalışmalarımızda hep sonuçlarla ilgili olanlar çoğunluktadır. Gerçekte ise sonuçlar her zaman çok önemli olmadığı gibi, her şey de en nihayet bir merdivenin basamakları gibidir ve önceki merhalelere bağlıdır.

 

Aslında biz doğrudan sonuçlardan sorumlu değiliz. Çünkü sonuçlara götüren merhaleler de en az sonuçlar kadar önemlidir. Sonucun iyi olması, kişiyi her zaman sorumluluklardan kurtarmaz. Eğer önceki adımlarda üzerimize düşeni hakkıyla yaptı isek, bu dünyada olmasa da öbür dünyada mükâfatını almak her zaman mümkün. Cenâb-ı Hak da zaten muâheze ederken, kendi üzerimize düşen vazifeyi hakkıyla yapıp yapmadığımızı soracaktır.

Bakara Sûresi’nin son âyetlerinde Talut’la Calut’un mücadelesi anlatılır. Talut’un komutasındaki mü’minlerin, zamanın en güçlü ordusuyla karşı karşıya geldiklerinde yaptıkları duâ son derece dikkat çekicidir: “Ey Rabbimiz! Üzerlerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sabit tut ve kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!”

Dikkat edilecek olursa öncelikli olarak beşer veya insan olarak kendilerine düşen vazifeyi hakkıyla yapabilmek için Cenâb-ı Hak’tan sabır ve sebat istiyorlar. Yani, hemen zafer için duâ edilmiyor. O en sona bırakılıyor.

Talut ve ordusu, önceki âyetlerde de anlatıldığı gibi “nehrin suyu” ile imtihan edilmişler, imtihanı kaybedenler daha yarı yolda savaştan dönmüşlerdi. Savaş az sayıdaki mü’minin gösterdiği sabır ve sebat sayesinde kazanıldı. Sonuç zafer olsa da, savaştan dönenler hem dünyada, hem de âhirette kaybetmişlerdi.

“Ayaklarımızı sabit tut” şeklindeki duâ gerçekten dikkat çekicidir. Burada aslında “sebat” yani düşmana ya da zorluklara karşı geri adım atmamak, çekilmemek, sarsılmamak ve yılmamak kastediliyor. Savaştaki asker için daha fizikî ve daha müşahhas bir ifade.

Malûm, “madde, mânâ ile kaimdir”. Ayağı ayakta tutan, geri adım attırmayan kalbdir, ruhtur. Ayak ne kadar güçlü olursa olsun içerde inanç yoksa ayağın kıymeti yoktur. Ayağın kalbe bağlı olması fizikî şartlardan ziyade içerdeki mânâya, ruha veya kalbe önem vermek gerektiğini ortaya çıkarır. Ayaktaki zafiyet en nihayet hızı azaltır, hedefe daha geç ulaşılır. En kötü ihtimal, olduğu yerde kalarak mevcudu muhafaza eder. Kalbdeki zafiyet öyle mi? Geri gider. Başkalarının da şevkini kırar, mani olur. Hatta İhlâs Risâlesindeki “Cadde-i Kübra-yı Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var” cümlesinden de anlaşıldığı gibi neredeyse karşı tarafa iltihak eder.

Ayağın geri dönmesi ya da kayması kolay değildir. Ancak kalb için aynı şey söylenemez. Kalb kırılgan olduğu gibi aynı zamanda kararsız ve değişkendir. Zaten kelime mânâsı da kalb olmak, değişmek dönüşmek ve alt-üst olmak mânâlarına geldiği söylenir.

Rivayetlere göre Bedir savaşının anlatıldığı Enfal Sûresinde, Cenâb-ı Hak şöyle ferman eder: “Kalblerinizi pekiştirmek ve ayaklarınıza sebat vermek için size gökten bir su indirdi.” Evet, kalbdeki iman ve sebat her şeyden önemli… Onun içindir ki, Risâle-i Nur’da imanı kurtarmak, takviye etmek ve pekiştirmek birinci maksat olarak hedeflenmiştir.

Malûm kalbde meyil veya temayül, başka bir ifadeyle eğilim vardır. Davranışları eğilim iledir. O hep sath-ı mailde yani eğimli bir alanda ve bıçak sırtındadır. Kişinin, küçük bir meyli, hadisenin tam ortasında olması için yeterlidir. Cenâb-ı Hak Hûd Sûresinde ferman eder: “Zulmedenlere en küçük bir meyil dahi göstermeyin; yoksa Cehennem ateşi size de dokunur.”

Kalb bu kadar istikrarsızdır, ancak her şeyin de Cenâb-ı Hakkın elinde olduğunu ve her hadisede mutlaka O’na sığınmak gerektiğini unutmamalıyız. Peygamberimiz de (a.s.m.) bir hadis-i şeriflerinde kalbin bu hususiyetine dikkat çeker ve der: “Kalbler Rahmân’ın iki parmağı arasındadır ve O, onları dilediği gibi yönlendirebilir.”

Aslında bu hadis, “Allah, kişi ile kalbi arasına nüfuz eder, girer” mealindeki âyette olduğu gibi Cenâb-ı Hakkın kudretini ve hâkimiyetini ifade ettiği gibi, insan kalbinin de ne kadar kararsız ve değişken olduğunu da ifade eder. Bu sebeple mü’min her zaman nefis ve şeytana karşı teyakkuzda olmalıdır. Şerre müstahak olacak sadakatsiz ve sebatsız davranışlara asla girmemelidir.

Bilindiği gibi Bediüzzaman Hazretleri sabır ve sebat üzerinde çok durur. Bilhassa ahirzaman hadiselerinin dehşetli fitneleri sebebiyle çok yaralanan zamanımız insanını sabır ve sebat ve sarsılmaz bir imana dâvet eder. Bir mektubunda da talebeleri için bunu birinci şart olarak ifade eder: “Risâle-i Nur kendi sâdık ve sebatkâr şakirdlerine kazandırdığı çok büyük kâr ve kazanç ve pek çok kıymetdar neticeye mukabil fiat olarak, o şakirdlerden tam ve hâlis bir sadakat ve daimî ve sarsılmaz bir sebat ister.”

Yazımızı Peygamberimizin (a.s.m.) çokça yaptığı ve kısmen Cevşen’de de geçen bir dua ve niyaz ile bitirelim: “Ey kalbleri evirip-çeviren Allah’ım! Kalbimi dininde sabit kıl.”

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*