Ezanı aslına çevirmek, demokratların ilk icraatı oldu

Makalede neler var?

DEMOKRATLARIN İLK İCRAATI: EZAN

Ezân-ı Muhammedî’nin aslına çevrilmesi, 14 Mayıs 1950 seçimleriyle iktidara gelen Demokrat Parti hükûmetinin ilk kararı ve Meclis’e sunduğu ilk tasarısı ve Demokrat iktidarın çıkardığı ilk kanun ve ilk temel icraatı olmuştur.

ON DÖRT ASIRLIK EZÂN, 18 TEMMUZ 1932’DE TAHRİF EDİLİR!

Dinin devlet tarafından dizaynı olarak tatbik edilen laiklikle, demokrasi rafa kaldırılır, millet irâdesi devre dışı bırakılır. Din, Ezânla kontrol altına alınmak ve şekillendirilmek istenir. İslâmın temel şeâirlerinden olan Ezâna ilişilmesi, Müslüman halkta büyük bir rahatsızlık ve huzursuzluk meydana getirir. Bunu fark eden mihraklar, Ezânda dururlar, ileri gitmezler, ama millet de bu emr-i vâkiyi asla hazmedemez. Fırsat buldukça Ezânı gizli olarak Arapça okur. Bundandır ki işgüzârların da istimaliyle kanunun çok ötesinde ağır cezâlar verilir. “Ezân yasağı”yla zulüm estirilir.

Esasen “Din dilinin Türkçeleştirilmesi”ne 1928’lerde yeltenilir. İnkılâpların temelini teşkil eden “dinden tecrid” zihniyetiyle dayatılır. İlahiyat Fakültesinin öncülüğünde, “İslâm dininde reform ve modernleşme”yi üniversite kanalıyla Millî Eğitim Bakanlığına dikte ettirmek üzere, tarihçi, ilahiyatçı, psikolog ve felsefecilerden bir komisyon kurulur.

“Kâbe Arab’ın olsun bize Çankaya yeter” terâneleri ortasında, yeni rejimin ideologu Ziya Gökalp’ın, şiirindeki “Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur / Köylü anlar manasını namazdaki duânın… / Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’ân okunur, / Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüda’nın. / Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!” mısraların maksadı budur…

Önce Aralık 1931’de M. Kemal’in emriyle dokuz hâfız, Dolmabahçe Sarayı’nda Ezânın ve hutbenin Türkçeleştirilmesi çalışmalarına başlar. Kur’ân’ın Türkçe tercümesi ilk kez 22 Ocak 1932 tarihinde İstanbul’da Yerebatan Camii’nde Hâfız Yaşar (Okur) tarafından okunur. Sekiz gün sonra da 30 Ocak 1932 tarihinde ise ilk Türkçe ezan, Hafız Rifat Bey’e Fatih Camii’nde okutulur. 3 Şubat 1932’ye denk gelen Kadir Gecesi’nde de, Ayasofya Camii’nde Türkçe Kur’ân, tekbir ve kamet getirtilir.

Ve 18 Temmuz 1932’de Diyanet İşleri Başkanlığı’na yayınlatılan “genelge”yle  bütün yurtta Ezânın Türkçe tercümesinin okunması tamim edilir. Ülkedeki bütün camilerde cebren “Tanrı Uludur!” diye başlayan “Türkçe ezan” dayatılır. Takip eden günlerde, yurdun her tarafındaki Evkaf Müdürlüklerine “Türkçe ezan metni” gönderilir.

“ARAPÇA EZÂN VE KAMETE CEZA”!

Peşinden yine tek parti döneminde 2 Haziran 1941 tarihinde çıkarılan 4055 sayılı kanunla, “Arapça lisanını eski zihniyete, eski ananelere bağlayan tesirlerinden halkı kurtarmak” gerekçe ileri sürülerek “Arapça Ezân yasağı” resmen kanun kapsamına alınır. Ceza Kanununun 526’ncı maddesini tadil etmek suretiyle, bildiğiniz ‘Arapça Ezan ve Kamet okuyanlar’ terimini kullanarak bu suçu işleyenlerin cezalandırılması yasa kapsamına alınır. Ezânın ve kametin aslî/Arapça okunması “yasaklanır!”

Böylece Milâdî 622’de Medine’de bizzat Hz. Peygamber’in (asm) tâlimiyle Bilâl-i Habeşî’ye okutulan Ezân-ı Muhammedî, 18 Temmuz 1932’ye kadar Anadolu semâlarında “Allah-û Ekber” nidalarıyla aslına göre okunur. Böylece, on dört asırdır Müslümanları namaza çağıran İlâhî dâvet Ezân değiştirilir ve aslından uzaklaştırılıp bir başka hale sokulur…

EZÂN VE KAMETE “CÜRM-Ü MEŞHUT!” MUAMELESİ…

Asırlardan beri Anadolu üzerinde yankılanan “Allah-û Ekber” sadâlarının susturulduğu bu tarihlerde cebrî ve keyfî olarak dayatılan “Türkçe ezanı” okumayıp Ezân-ı Muhammedîyi aslına göre okuyanlar ve kamet getirenler derdest edilir, hapse gönderilir, cezâlandırılır.

İşte bu dehşetli günlerde Kur’ân müfessiri Bediüzzaman Said Nursî, sürgün olarak gönderildiği Isparta’nın Barla nahiyesinde kendi tamir ettiği küçük Muş Mescidinde birkaç köylüye imamlık yapar. Tam da Ezânın resmen yasaklandığı 18 Temmuz 1932’de bir gün ani bir baskınla “cürm-ü meşhut! (suçüstü!)” yapılarak yakalanırlar!

Nahiye Müdürünün mârifetiyle, kır bekçisi ve birkaç jandarma neferi camiye önceden gizlenerek Ezân ve kameti okumalarını bekler. Nihayet her zaman olduğu gibi, Arapça Ezân ve kamet okurlar. Bunun üzerine üç-beş mâsum insanı, bir köy mescidinde sırf “Allah-û Ekber” dedikleri, Ezân-ı ve kameti aslına göre okudukları için birer “suçlu” olarak yakalayıp Eğridir’e sevk ederler. Bu ibretli hacalet levhası, o günlerin canlı şâhidlerinin ağzından kayıt altına alınır. Bediüzzaman’ın Muş Mescidi’nde müezzinlik yapan ve 1974’te 91 yaşında vefât eden Şem’î Güneş bunlardan biridir. (Necmeddin Şahiner”, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî, 308)

“MİLLETİN MUKADDERÂTIYLA OYNAYAN KOMİTE”

Bediüzzaman “Mektûbat” adlı eserinin “Yirmi Dokuzuncu Mektub’un Altıncı Risâle olan Altıncı Kısmın Zeyli, Es’île-i Sitte” başlığı altındaki bölümde bu hâdise hakkında önce bir izâhatta bulunur: (Mektûbat, 417-9)

“İstikbâlde gelecek nefret ve tahkirden sakınmak için, şu mahrem zeyil yazılmıştır. Yani, ‘Tuh o asrın gayretsiz adamlarına!’ denildiği zaman yüzümüze tükürükleri gelmemek için veyahut silmek için yazılmıştır. Avrupa’nın insaniyetperver maskesi altında vahşî reislerinin sağır kulakları çınlasın! Ve bu vicdansız gaddarları bize musallat eden o insafsız zâlimlerin görmeyen gözlerine sokulsun! Ve bu asırda, yüz bin cihette ‘Yaşasın Cehennem’ dedirten mim’siz medeniyetperestlerin başlarına vurulmak için yazılmış bir arzıhâldir (dilekçedir).

Akabinde, “O bize yollarımızı dosdoğru gösterdiği halde, bize ne oluyor ki Allah’a tevekkül etmeyelim? Bize yaptığınız ezalara sabredeceğiz. Tevekkül etmek isteyenler Allah’a güvensinler” (İbrahim Sûresi, 14:12) meâlindeki âyetin tefsiriyle, sözkonusu zulme karşı sabır ve tevekkülün mânâsını nazara verir.

Öncelikle Ezân ve kamete baskının altındaki maksadı deşifre eder: “Bu yakınlarda ehl-i ilhâdın (dindan çıkanların) perde altında tecâvüzleri gayet çirkin bir suret aldığından, çok biçâre ehl-i imana ettikleri zalimâne ve dinsizcesine tecâvüz nevinden, bana, hususî ve gayr-ı resmî, kendim tamir ettiğim bir mâbedimde hususî bir iki kardeşimle hususî ibâdetimde, gizli ezân ve kametimize müdahale edildi. ‘Niçin Arapça kamet ediyorsunuz ve gizli ezan okuyorsunuz?” denildi. Sükûtta sabrım tükendi. Kabil-i hitap olmayan öyle vicdansız alçaklara değil, belki milletin mukadderâtıyla keyfî istibdatla oynayan firavunmeşrep komitenin başlarına derim ki” diye başladığı mevzuda, altı sualine cevap ister.

YASAKLA “ZULÜM VE KEYFÎ ALÇAKLIK…”

İlk olarak, “Dünyada hükümet süren, hükmeden her kavmin, hattâ insan eti yiyen yamyamların, hattâ vahşî, canavar bir çete reisinin bir usûlü var, bir düsturla hükmeder” tesbitinden sonra, “Siz hangi usûlle bu acip tecâvüzü yapıyorsunuz? Kanununuzu ibraz ediniz. Yoksa bazı alçak memurların keyiflerini kanun mu kabul ediyorsunuz?” sorularını sorar.

Peşinden hususî bir mâbede ilişecek kadar ileri gidilip Ezân ve kameti yasaklamaya varılmasını, insanlıkta, özellikle bu hürriyet asrında medeniyet dairesinde hükümferma olan vicdan hürriyeti prensibini kırmak ve hafife almak ve insanlığı hakir görüp itirazını hiçe saymak olarak nitelendirir. “Hangi kuvvete dayanıyorsunuz? Hangi kuvvetiniz var ki, siz kendinize ‘lâdini’ (din dışı) ismi vermekle ne dine, ne dinsizliğe ilişmemeyi ilân ettiğiniz halde, dinsizliği mutaassıbâne kendine bir din ittihaz etmek tarzında, dine ve ehl-i dine böyle tecâvüz, elbette saklı kalmayacak, sizden sorulacak. Ne cevap vereceksiniz?” sualini tevcih eder.

Devamında, “Türkçe ezan ve kamet”in zorakî dayatılarak aslına göre ezan ve kametin yasaklanıp “suç” sayılarak cezâlandırılmasının “zulüm ve keyfî alçaklık” olduğunu belirtir. “Öylelerin keyfine tâbi değiliz ve tanımayız!” duruşunu ve direncini gösterir.

Ezan yasağı dayatmasının, “İslâmiyetle eskiden beri imtizaç ve ittihad eden, ciddî dindar ve dinine samimî hürmetkâr Türklük milliyetine bütün bütün zıt bir surette, frenklik mânâsında Türkçülük namıyla, tahrifdârâne ve bid’akârâne bir fetvâ olduğunu” belirtir. “Hakikî Türklere pek hakikî dostâne ve uhuvvetkârâne (kardeşçesine) münasebettar olduğum halde, böyle sizin gibi frenkmeşreplerin Türkçülüğüyle hiçbir cihette münâsebetim yoktur” diye bunun “vahşi bir usûl olduğunu” ve şahısların sırf keyfî emirlerine uyulmayacağını bildirir.

Aslında Bediüzzaman’ın, Ezânın ve kametin yasaklanmasına karşı, “Siz hangi usûlle bu acip tecâvüzü yapıyorsunuz? Kanununuzu ibraz ediniz. Yoksa bazı alçak memurların keyiflerini kanun mu kabul ediyorsunuz? Çünkü böyle hususî ibâdâtta kanun yapılmaz ve kanun olamaz” sözleri, Ezan ve kametin Türkçe okunmasının cezaî – zecrî zorunlu kılınmasının ne denli hukuksuz ve kanunsuz olduğunu ortaya koyar…

EZÂN YERİNE “O ŞARKI” VEYA “VATAN ŞARKISI”

Gerçek şu ki, Demokrat Parti’nin İslâmın temel şeâirlerinden (esas ve alâmetlerinin başında gelen) Ezân üzerindeki yasağı iktidarının ikinci haftasında âcilen gündeme getirip büyük bir irâde ve kararlılıkla kaldırması, demokratik irâdeye şahâne bir örnektir ve anlamlı derslerle doludur. Buna mukabil, Ezânın yasaklanması, laikliğin ilânından sonra “Ezânın asliyetinden çıkarılması”, “dinden tecrit” programının bir sonucudur.

Bu “din dışı program”la, Barlalı Mehmet Abbas’ın nakliyle Bediüzzaman’ın “o şarkı” ve “vatan şarkısı” olarak tâbir ettiği “Türkçe Ezân”la camilere bid’at sokulur. Camilerde Ezân yerine ondört asırdır onca zulüm ve fetret devrine rağmen görülmemiş bir uygulama büyük bir baskıyla keyfî ve cebrî olarak dayatılır.

Ezânı aslıyla okuyanlar belli süreler tutuklu kalsalar da mahkeme kararıyla beraat ederler; ama baskılar da devam eder. İkinci Dünya Savaşı yıllarında kıtlık ve savaşın onca mağduriyeti altında aslına göre Arapça Ezân okuyanlar hapse atılır. Devlet, dinini yaşamak ve gereğini yapmak isteyen vatandaşlarla karşı karşıya getirilir. (M. Serhan Yücel, Demokrat Parti, 84)

“EZÂNI TAHRİF, NURANÎ ZİNCİRİ TAHRİPTİR”

Hakikat şu ki, Ezân şahsî farzlardan daha ehemmiyetli olan “İslâmın şeâirinden (alâmetlerinden)” olarak “hukukullah (Allah’ın hukuku)” ve “hukuk-u umumiye (umumî hukuk)” sayılır. Ezânın aslından çıkarılması, Bediüzzaman’ın tesbitiyle, “Bütün bid’alar dalâlettir ve bütün dalâletler de Cehennemdedir” (Müsned, 3.310,337; Nesâî, 3: 188) hadis-i şerifiyle haber verilen bid’attır. Bütün Müslümanların hissesinin bulunduğu umumu alâkadar eden bir “İslâm şeâiri”dir. Ezânın değiştirilmesi, bütün Müslümanların hukukuna tecâvüzdür. “Asr-ı Saadetten şimdiye kadar bütün eâzım-ı İslâmiyenin (İslâm büyüklerinin) o nurânî zincirleri koparmaktır, tahrip ve tahrif etmektir.” (Mektûbat, 385-6)

“İslâm şeâirindeki en mühim tahavvülat (değişim, dönüşüm, tağyir ve dejenere) zamanında bütün kuvvetiyle şeâirin muhâfazasına kendini hizmetle mükellef bilen” Bediüzzaman, Ezân gibi şeâirin tahrip ve tahrifini “herc-ü mercdeki fırtınalar”dan görür. (Lem’alar, 58)

“Taabbüdî” denilen, emrolunduğu için yapılan şeâirin, zâhirî ve sathî “maslahatlar”la değiştirilemeyeceğini, indî faydalar için şeâri değiştirmenin büyük hata olduğunu açıklayan Bediüzzaman, buna Ezânı misâl verir:

“Meselâ, biri dese, ‘Ezânın hikmeti, Müslümanları namaza çağırmaktır. Şu hâlde bir tüfek atmak kâfidir.’ Halbuki, o divane bilmez ki, binler maslahat-ı ezâniye (Ezanın maslahatları) içinde o bir maslahattır. Tüfek sesi o maslahatı verse, acaba nev-i beşer namına, yahut o şehir ahâlisi nâmına, hilkat-i kâinatın netice-i uzmâsı ve nev-i beşerin netice-i hilkati olan ilân-ı tevhid ve rububiyet-i İlâhiyeye karşı izhar-ı ubudiyete vasıta olan ezânın yerini nasıl tutacak?”

“EZÂN ŞEÂİRİ, CEMİYETE AİT BİR UBÛDİYETTİR”

“Ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar bid’attır. Bid’atlar ise, ‘Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim’ (Mâide Sûresi, 5:3) sırrına münafi (aykırı) olduğu için, merduttur’ hükmüyle, “iki dünya saadetini temel taşı” ve “kemâlâtın madeni ve menbaı” olan Sünnet-i Seniyye ve şeâirin bu ehemmiyetindendir ki, Bediüzzaman, şeâirin başında gelen Ezâna ehemmiyet verir. (Lem’alar, 108)

“Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim” (Mâide Sûresi, 5:3) âyeti sırrıyla, “şeriatın kaideleri ve Sünnet-i Seniyye düsturları tamam ve kemâlini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek veyahut -hâşâ ve kellâ- nâkıs görmek hissini veren bid’aları icad etmek dalâlettir, ateştir” tefsirini yapan Bediüzzaman’ın, “Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimi, İslâmiyet alâmetleri olan ve şeâire de taallûk eden sünnetlerdir. Şeâir, adeta hukuk-u umumiye nev’inden, cemiyete ait bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyla o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes’ul olur. Bu nevi şeâire riyâ giremez ve ilân edilir. Nafile nev’inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir” beyânı, “cemiyete ait bir ubudiyet” ve “İslâmiyet alâmetleri”nden olan Ezânın ehemmiyetini okutturur. (Lem’alar, 105)

EZÂN; DEMOKRATLARIN İLK KANUNU VE İLK İCRAATI…

Ezân-ı Muhammedî’nin aslına çevrilmesi, 14 Mayıs 1950 seçimleriyle iktidara gelen ilk Demokrat Parti hükûmetinin ilk kararı ve Meclis’e sunduğu ilk tasarısı ve Demokrat iktidarın çıkardığı ilk kanun ve ilk temel icraatı.

“Demokrat misyon”un din ve vicdan hürriyeti ve hizmeti hususunda yaptığı hizmetlerin ilk numûnesi olan Ezân-ı Muhammedî’nin üzerindeki yasağının kaldırılması için bizzat merhum Başvekil Menderes’in tâlimat ve teşebbüsüyle çalışmalara başlanır.

Evvela daha iktidarın ikinci haftasında 14 Haziran günü Demokrat Parti grubunda konu görüşülür. Ardından Adalet Komisyonu’nda üzerinden 48 saat geçmeden kanun lâyihası (tasarısı) Meclis’in huzuruna getirilir.

Aslında daha ilk günde “Ezân meselesi”nin üzerinde hassasiyetle durularak ve ehemmiyet verilerek Meclis’te ivedilikle görüşülmesine karar verilir. İşin hukukî ve kanunî altyapısı oluşturulur.

Tokat milletvekili Ahmet Gürkan’ın 31 Mayıs 1950 ve Kayseri milletvekili İsmail Berkok Paşa ile 13 arkadaşının 2 Haziran 1950’de Ezanın aslına çevrilmesi hususunda iki teklif meclise vermelerinden sonra Başvekil Adnan Menderes’in 5 Haziran 1950’de Zafer Gazetesi’ndeki mülâkatıyla tartışmalar başlar.

Köprü dergisinin Bahar-99 tarihli 66. sayısında Abdülhalim Yener’in “Ezanın Aslına Çevrilmesi ve Basındaki Yankıları (5-18 Haziran 1950)” başlıklı araştırmasına göre, Zafer Gazetesi başyazarı Mümtaz Faik Fenik’in sorusu üzerine Adnan Menderes, “Ezanın Türkçe okunmasına mukabil cami içinde bütün ibadet ve duâların din dilinde olması garip bir tezad teşkil eder gibi görünür” dedikten sonra, “Şimdi meselenin lâiklik ve vicdan hürriyeti bakımından halline sıra gelmiştir. Dinî, siyasete karıştırmak ve dinî ibâdetler âmme nizâmına ve umumî âdaba aykırı olmamak şartıyla herkesin dinî vecibe ve ibadetlerini serbestçe yerine getirebilmesi vicdan hürriyeti ve lâiklik esası bu anlayışa göre tesbit edilmiştir” beyânında bulunur.

Ardından da, “Hükümet olarak ezan meselesi hakkında görüşümüz bundan ibarettir. Ancak kanunî hükümlerle de alâkalı olan bu meselenin gerek prensip, gerekse grubumuzca lüzum görüldüğü takdirde kanunda değişiklik yapmak bakımından Meclis Grubumuza arzı ve Grubumuzca alınacak karara göre olunması pek tabîidir” diye konuşur. (Zafer, 5.6.1950; Sebilürreşad, c. IV. S. 80, Haziran 1950. s. 71)

Devlet, dine taalluk eden işlerden elini çekmeli

EZAN YASAĞINI SONA ERDİREN KANUN TEKLİFİNDE ŞÖYLE YAZAR: “Dine taallûk eden işlerden devletin elini tamamıyla çekmesi ve bu mânevî varlığı ilâhiyatçıların bilgilerine daha doğrusu ihtisaslarına terk etmesi bir zaruret halinde karşımıza dikilmektedir.”

ASİLÂNE CESÂRETİ TASVİP VE TEBRİK…

Menderes’in Ezânın serbestisi hakkındaki beyânatları üzerine, basında ve kamuoyunda müsbet – menfi tepkiler çoğalır. Üniversiteler de tartışmalara katılır. Ankara Üniversitesi’nden öğrencinin imzasıyla, “Sayın Adnan Menderes, Başbakan, Ankara” başlığıyla çektikleri telgraf, bunun bir örneğidir:

“Ezanın serbestisi mevzuunda verdiğiniz beyanatı derin bir memnuniyetle okuduk. Laikliğin bütün icapları ile tatbiki hususundaki kararınızı ve serbest din, serbest devlet düsturunu teyid etmek zımnında gösterdiğiniz asilâne cesareti bütün kalbimizle tasvip ediyoruz. Vicdan hürriyetinin teminini tehalük ve hasretle bekleyen biz üniversite gençleri, milletimizin en başta gelen arzularından birinin tahakkukunu görmekle sonsuz bir bahtiyarlık duyuyoruz. Bu vesile ile minnet ve şükranlarımızı arz eder, hürmetlerimizi teyid ederiz.” (Yeni Sabah, 7.6.1950)

Ve Ezânın aslına çevrilmesinde, öylesine güçlü bir demokratik irâde sergilenir ki, yasaklamayı getiren Halk Partisi bile Ezânın serbestîsine dair “lâyihayı” desteklemek durumunda kalır. CHP Grubu adına söz alan Cemal Reşit Eyüpoğlu, “Türkçe ezan’, Arapça Ezân mevzuu üzerinde bir politika münâkaşası açmaya taraftar değiliz. Millî şuurun bu konuyu kendiliğinden halledeceğine güvenerek Arapça Ezân meselesinin ceza konusu olmaktan çıkarılmasına aleyhtar olmayacağız” diye konuşur. DP Grubunun “lâyihası”nı destekleyeceklerini söyler.

Meclisin müşterek beyaz oylarıyla milletvekillerinin alkışları arasında Ezân üzerindeki kaydın kaldırılmasına karar verilir. Bu sebepledir ki, Adalet Partili bakanlardan Talât Asal, “Ezân konusunda CHP’nin ağzını açmaya hakkı yoktur” der.

Hakikat şu ki, Halk Partisi 1950 seçimleri öncesinde sırf iktidara yürüyen ve millet nezdinde büyük tasvip gören Demokrat Parti’den geri kalmamak ve oy almak ve özellikle de dini devlet kontrolünde tutmak uğruna İlâhiyat Fakültesini kurar, türbelerin, tekke ve zâviyelerin açılmasını, okullarda din dersleri okutulmasına izin verilmesini istemek durumunda kalır.

Hatta Halk Partisi milletvekilleri de “Allah-û ekber” lâfzının hiçbir zaman “Tanrı uludur” anlamına gelmediğini söylerler. Hatta Ezânın serbestîsi için Meclis’teki karara imza atarlar. (Süleyman Yeşilyurt, Bayar Gerçeği, 182)

MECLİS’E İLK KANUN TEKLİFİ; EZÂN, DİN VE İBÂDET HÜRRİYETİ…

14 Mayıs 1950’de 408 milletvekili ile iktidara gelip çeyrek asırlık dikta yönetimine son veren Demokrat Parti’nin Meclis’e sunduğu ve çıkardığı ilk kanun teklifi, Ezân-ı Muhammedînin serbestîsi hakkındaki kanundur. Bu muhteşem hizmet, Meclis zabıtlarında açıkça okunur.

Esasen, Demokrat Parti’nin iktidara geldiğinin ilk gününde merhum Başvekil Adnan Menderes’in direktifiyle, Ezânın serbestîsi kanunu hazırlıklarına başlanır. Fevkalâde kapsayıcı ve hukukî hazırlıklar yapılır. Konu öncelikle 13-14 Haziran’da Meclis komisyonlarında görüşülür.

Peşinden Meclis Başkanlığı’na 15 Haziran tarihli “görüşme özeti”nde yer aldığı şekliyle, “Türk Ceza Kanununun 4055 sayılı Kanunla değiştirilmiş olan 526’ncı maddesinin ikinci fıkrasının değiştirilmesi hakkında Karar tasarısı ile Kayseri Milletvekili İsmail Berkok ve 13 arkadaşının ve Tokat Milletvekili Ahmet Gürkan’ın, Türk Ceza Kanununun 526’ncı maddesinin ikinci fıkrasının değiştirilmesine dair Kanun teklifleri” ve “Adalet Komisyonu raporu” sunulur.

“Yüksek Başkanlığa” diye başlayan “kanun teklifi”nde, “4696 sayılı Anayasa Kanununun ikinci maddesinde mündemiç ‘lâiklik’ kelimenin mânâsı, devlet işlerine dinin, din işlerine de devletin karışmaması, din ile dünya işlerinin ayrılması şeklinde tefsir ve kabul edilmekte ve aynı kanunun 75’inci maddesinin son kısmında ise (…güvenliğe ve edep törenlerine, kanunlar hükümlerine aykırı bulunmamak üzere her türlü dinî törenler serbesttir) denilmektedir” ibâresi ile başlanır.

Devamında, “Memleketimizde azınlıkta bulunan Musevî ve İsevî vatandaşların dinî itikat ve amel şekillerine hiçbir suretle müdahale edilmemiş ve bilâkis tamamen serbest bırakılmıştır” denilen “teklif”te şu hususlar belirtilir:

“Bu toprağın hakikî evlâtları ve hakikî sahibi bulunan Müslüman Türk vatandaşların din ve vicdan hürriyetlerine, amel ve ibâdet şekillerine de müdahale edilmemek iktiza edeceğine ve partimiz (Demokrat Parti) programının 14’üncü maddesinde ise (Partimiz lâikliğin din aleyhtarlığı şeklinde yanlış tefsirini reddeder, din hürriyetini, diğer hürriyetler gibi, insanlığın mukaddes haklarından tanır), diye yazılı olduğuna göre, müekkillerimiz ve seçmenlerimiz bulunan Müslüman Türk vatandaşların ısrarlı ve haklı isteklerine istinaden ezan ve kametin tercüme halinde okunmasına dair 4055 sayılı kanunla değiştirilen Türk Ceza Kanununun 526’ncı maddesinin ikinci fıkrasında yazılı (… veya Arapça ezan ve kamet okuyanlar) ibaresinin kaldırılması hususunda hazırladığımız kanun teklifini Yüksek Kamutaya arz ederiz.”

“DEVLET, DİNE TAALLUK EDEN İŞLERDEN ELİNİ ÇEKMELİ”

Adalet Komisyonu Başkanı Osman Talât İltekin (Ankara), Sözcü  Müfit Erkuyumcu (Balıkesir), Kâtip Süleyman S. Nasuhoğlu (Kütahya), üyeler; Osman Şevki Çiçekdağ (Ankara), Hâmit Şevki İnce (Ankara), Talât Vasfi Öz (Ankara), Vâcit Asena (Balıkesir), Muhittin Erener (İzmir), Lâtif Aküzüm (Kars), Şefik Tugay (Malatya) imzasıyla verilen “kanun teklifi”nin “gerekçe”si ise din ve vicdan hürriyetinin temini ve lâikliğin telâki ve tatbiki açısından önemli ve özlü esasları ihtiva eder.

“TBMM Yüce Başkanlığına” başlığı altında Meclis’e sunulan “gerekçe”de önce Türk Ceza Kanunu 526/2 fıkranın tadili hakkında tanzim edilen gerekçe ve tasarı iki parça halinde eklice sunulduğu; kanuniyet kesbetmesi için ivedilikle müzâkere edilmek üzere gerekli komisyona sevki ve kanunlaşması teklifi yapılır.

Akabinde de, “Devletimizin Anayasamızda tesbit edildiği gibi laik olması ve laikliğin ise devletle din müesseselerinin yekdiğerinden ayrı tutularak birbirine karıştırılmaması mânasına gelmesi itibariyle kanunların bu esaslar dairesinde ayarlanması icabettiği gibi lâikliğe aykırı olan kanunların da buna muvazi, olarak tâdili icabeder” denilir.

Altında, “Esasen bütün demokrat ve medenî memleketlerde bu esas kabul edilmiş ve din işleri devlet teşkilâtından ayrı tutularak din adamlarının dinî bilgilerine terk edilmiş bulunduğu bir hakikattir. Şu hale göre dine taallûk eden işlerden devletin elini tamamıyla çekmesi ve bu mânevî varlığı ilâhiyatçıların bilgilerine daha doğrusu ihtisaslarına terk etmesi bir zaruret halinde karşımıza dikilmektedir” gerçeği bildirilir.

“EZÂN VE KAMETİN TÜRKÇE OKUNMASI LAİKLİĞE AYKIRIDIR”

Ve lâikliğin tanım ve târifi yapılarak tasarının hazırlanması gerekçesi şu ifâdelerle sıralanır:

“Sabık iktidarın lâikliği din aleyhinde tefsir etmesi suretiyle ve bu cümleden olarak iman ve amelden mürekkep Müslümanlık dininin amele taallûk eden Ezân ve kametin Türkçe okutulmasını mecbur tutması lâiklik prensibini ihlâl ve Anayasanın verdiği vicdan hürriyetine tecâvüzdür. Lâik bir idârenin bir Hıristiyan mâbedinde çalınan çan tokmağını şu kadar veya şu şekilde vuracağı hususlarına müdahale etmesi nasıl bir haksızlık teşkil ederse, ayni şekle muvazi olan (benzeyen, eşit olan) Ezân veya kameti şu şekil veya şu lisânla okutmak istemesi de o nispette haksızlık, hattâ din ve vicdan hürriyetine bir tecâvüzdür.

“Hakkiyle ve ilmî bir şekilde Türkçeye tercüme dahi edilemeyen Ezan ve kametin Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından kabul edilecek şekli ne olursa olsun halen bu mevzuda lâiklik prensiplerini ihlâl eden TCK. 526/2 fıkrasındaki (veya Arapça Ezân ve kamet okuyanlar) kaydının kaldırılması suretiyle/mezkûr maddenin ekli tasarı şeklinde tâdilinde zaruret görmekteyiz. Bir zaruret, çeşitli ırk ve lisanlara sahip 500 milyondan fazla Müslümanın kabul ettiği, hattâ hangi Hıristiyan memleketinde yaşarsa yaşasın tatbikatında asla güçlük çekmediği bu ibadet usûlüne ‘medeni ve lâik bir devlet olarak müdahale etmemiz’ bâriz bir hatadır. Bu bakımdan ekli tasarı hazırlanmış bulunuyor.”

“TASARI İVEDİLİKLE VE YEĞLİKLE GÖRÜŞÜLMELİ”

Ezân yasağının kaldırılması için Meclis Adalet Komisyonu’nun hazırlayıp Genel Kurula sunduğu raporda da, insan hak ve hürriyetlerinin başında gelen din ve vicdan hürriyetine dair bugün birçok tartışmaya ışık tutan derslerle doludur.

“Yüksek Başkanlığa” hitabıyla başlayan raporda, “Adalet Bakanlığınca hazırlanan ve Bakanlar Kurulunun 14 .VI .1950 tarihli toplantısında Yüksek Meclise sunulmasına karar verilen Arapça Ezân okunması memnuiyetini (yasağını) vazeden Türk Ceza Kanununun 526’ncı maddesinin değiştirilmesi hakkındaki kanun tasarısı ile yine bu konuda Kayseri Milletvekili General İsmail Berkok ve 13 arkadaşının ve yine Tokat Milletvekili Ahmet Gürkan’ın —ayrıca Yüksek Başkanlığa sunduğu kanun teklifleri Komisyona havale buyrulmakla Adalet Bakanlığı temsilcisi hazır olduğu halde birleştirilerek incelendiği” belirtilir.

Akabinde, “Kanun tasarısı ve tekliflerinin gerekçe ve metinleri okunduktan sonra esas itibariyle kabule şayan görülmüştü. Hükümet gerekçesinde serdedildiği gibi, 1939 senesinde Türk Ceza Kanununun 526’ncı maddesine eklenen fıkralar arasında Arapça Ezan ve kamet okuyanların tecziye edileceklerine dair bir hüküm bulunduğu” kaydedilir.

Bu bakımdan, “tasarının hemen gündeme alınmasını ve ivedilik ve yeğlikle görüşülmesinin Kamutayın yüce tasvibine arzına oy birliği ile karar verilmiştir” cümlesiyle “Yüksek Başkanlığa sunulur.”

YASAĞIN KALDIRILMASI, MÂNEVÎ HUZUR VE VİCDAN RAHATLIĞI VERİR”

Meclis Adalet Komisyonu’nun “Ezân raporu”nda daha sonra şu görüşler dercedilir: “Bu hükmün sevkini gerektiren mucip sebeplerde Diyanet İşleri Reisliğinin teşkilâta yaptığı bir tamimle Ezan ve kametin okunmasını menettiği buna muhalif hareket edenlerin 526’ncı maddenin ilk fıkrası ile tecziyeleri mümkün ise de, memnuiyetin fertlere de şümulünü sağlamaya, bu müeyyidenin kâfi gelemeyeceği ve Arapça lisanının ‘eski zihniyete ve eski ananelere’ bağlı yan tesirinden halkı kurtarmak için ikinci fıkradaki hükmün ve müeyyidesi olan cezânın konulmasına lüzum hâsıl olduğu” hatırlatılarak, cezanın kaldırılmasının gereği belirtilir.

“Rapor”da peşinden şu hususlar sıralanır:

“Halbuki Anayasanın Türk vatandaşı için tabiî hak saydığı vicdan hürriyetinin dokunulmaz bir hak olarak hürmete lâyık görülmesi gerektiğine ve bunun tabiî bir icabı olan din serbestisinin her türlü müdahaleden azâde kalmak iktiza ederken ana kanunlarla korunmuş bulunan din ve vicdan hürriyetinden vatandaşı herhangi bir şekilde kısmen veya tamamen mahrum ederek kanunî ceza kayıtları altında bulundurmanın doğru olmadığı” açıklanır.

Ezânı kayıtlayıp yasaklamanın, “Türkiye devletinin esas vasıflarını gösteren Anayasanın 2’nci maddesindeki lâiklik esasına da uygun düşmeyeceği”nin belirtildiği Meclis Adalet Komisyonu raporunda, laiklik, “din ile devletin ayrılması ve devletin din işlerine karışmaması ve devletle dinin birbirlerine karşı tamamen bitaraf kalmaları şeklindeki telâkkilerin ifâdesi” olarak tanımlanır. “Lâikliğin, ibâdetin icra şekline taallûk eden herhangi bir faaliyet veya faaliyet sahasında tadilini tazammun eder tarzda müdahalede bulunmamasını zarurî kılan bir ana hüküm olarak muhâfaza ve idâme edilmesinin icap etmekte olduğu, Arapça Ezânın eski zihniyet ve ananelere bağlayan tesirinden halkı kurtarmak gayesinin takîb edildiğine taallûk eden görüşte de bugün için bir isabet mülâhaza etmenin câiz olmadığı” beyânıyla tavzih edilir.

“EZÂNIN BİR TEK ARAPÇA OKUNAMAYACAĞI” GARABETİ…

Raporda, Ezânın bir tek Arapça, aslına göre okunmasının yasaklanması garabeti güçlü ifâdelerle eleştirilerek, çarpıklığa dikkat çekilir. “Kaldı ki kanunun tadilinden beri geçen uzun zaman içinde o zamanki telâkki ve düşünüş şeklini değiştirecek mühim tebeddüler ve ilerlemeler husûle geldiği ve bugün eskî zihniyetin sadece bu gibi kanun müeyyideleri ile teminat altına alınabilmesini de mülâhazanın yerinde olmadığı, esasen, maddedeki cezaî hükmünün, Ezan ve kametin yalnız Arapça okunamayacağı ve fakat bunun dışında herhangi bir lisanla okunabilmesindeki cevâzı tazammun eden ifâde şeklinin de bir garabet arz ettiği anlaşılmıştır” ifâdesi kullanılır.

Ve raporun sonunda, “bütün bu mülâhaza ve sebeplerden başka, Müslüman Türklere sebepsiz yere mânevî huzursuzluk veren böyle bir yasağın demokrasi ile idare olunan bir devlet nizamı içinde yer alabilmesinin doğru olmadığı ve fıkranın tayyının (kaldırılmasının) Müslüman Türklere muhakkak bir huzur ve vicdan rahatlığı vereceğinin anlaşıldığı, binaenaleyh Müslüman vatandaş çoğunluğunu rahata eriştirmek ve Anayasaya sadâkat göstermiş olmak ve vicdan ve din serbestisini herhangi bir zorlama altında bulundurmamak amacı ile Türk Ceza Kanununun 526’ncı maddesinin tadili hakkındaki hükümet tasarısı Komisyonumuzca aynen kabul edilmiştir” hükmü iletilir.

BAKANLAR KURULU’NUN EZÂN KARARI

Bunun içindir ki, Bakanlar Kurulu’nda alınan bir kararla Birinci Menderes hükûmeti, Ezânın aslına göre okunmasının önünü açan kararı alır. Meclis’e gönderilen “hükûmet teklifi”nde Türk Ceza Kanununun 526’ncı maddesindeki “memnuiyet (yasaklara) veya mecburiyetlere muhalif hareket edenler”e verilen ve tepeden dayatılan bu cezaî müeyyidenin kaldırılması ve Ezânın okunmasının serbest bırakılması istenir. Ezânın Arapça okunabilmesi için sözkonusu cezaî hükmün kaldırılması gerektiği gerekçede güçlü ifâdelerle belirtilir.

“T. C. Başbakanlık 15. VI. 1950 Muamelât Genel Müdürlüğü Tetkik Müdürlüğü, Sayı : 71 -1626” ile Başbakan Adnan Menderes imzasıyla Meclis’e sunulan tasarıda, Türk Ceza Kanununun 526. maddesine göre, “Arapça Ezân ve kamet okuyanlar üç aya kadar hafif hapis veya on liradan iki yüz liraya kadar hafif para cezası ile cezalandırılırlar” hükmünün millete zarar verip rahatsız ettiğine dikkat çekilir. “Böylece cezaî müeyyide meydana getirilmiştir. Ezânın Arapça okunabilmesi için sözü geçen hükmün kaldırılması gerekmektedir. Bunun için Demokrat Parti bir kanun tasarısı ile Meclis’in huzuruna gelmiştir” denilir.
“Büyük Millet Meclisi Yüksek Başkanlığına, Türk Ceza Kanununun 526’ncı maddesinin değiştirilmesi hakkında Adalet Bakanlığınca hazırlanan ve Bakanlar Kurulunun 14. VI. 1950 tarihli toplantısında Yüksek Meclise sunulması kararlaştırılan Kanun tasarısının gerekçesiyle birlikte sunulmuş olduğunu saygılarımla arz ederim” denilen Bakanlar Kurulu kararı Meclis’e sunulur.

Ezan yasağı huzursuz etti

EzAnın aslına göre okunması için, Bakanlar Kurulu kararında şunlar yazar: “Müslüman Türklere sebepsiz yere mânevî huzursuzluk veren böyle bir yasağın demokrasi ile idare olunan bir devlet nizâmı içinde yer alabilmesi de müstahildir [imkânsızdır].

“DİN SERBESTÎSİ VE VİCDAN HÜRRİYETİ”

Arapça Ezan okuyanları cezâlandıran hükümlerin kaldırılıp Ezanın aslına göre okunması için, Bakanlar Kurulu kararında şu gerekçeler belirtilir:

“1939 senesinde Ceza Kanununun 526’ncı maddesine eklenen fıkralar arasında Arapça ezan ve kamet okuyanların tecziye edileceklerine dair bir hüküm bulunmaktadır. Bu hükmün sevkini gerektiren mucip sebeplerde: Diyanet İşleri Reisliğinin, teşkilâta yaptığı bir tamimle ezan ve kametin okunmasını menettiği ve buna muhalif hareket edenlerin 526’ncı maddenin ilk fıkrasiyle tecziyeleri mümkün ise de, memnuiyetin fertlere de şümulünü sağlamaya bu müeyyidenin kâfi gelemeyeceği ve Arapça lisanının eski zihniyete ve eski ananelere bağlıyan tesirinden halkı kurtarmak için ikinci fıkradaki hükmün ve bunun müeyyidesi olan cezanın konulmasına lüzum hâsıl olduğu, belirtilmektedir.

“Halbuki Anayasanın Türk vatandaşı için tabiî hak saydığı vicdan hürriyetinin dokunulmaz bir hak olarak hürmete lâyık görülmesi gerekir ve bunun tabiî olan din serbestisi her türlü müdahaleden azâde kalmak iktiza ederken ana kanunlarla korunmuş bulunan din ve vicdan hürriyetinden vatandaşı herhangi bir şekilde kısmen veya tamamen mahrum etmek ve bu hususu, kanunî cezâ teyitleri altında bulundurmak doğru olamaz…”

“DEVLET BİTARAF KALMALI”

Böyle bir kayıtlama, Türkiye Devletinin esas vasıflarını gösteren Anayasanın 2’nci maddesindeki lâiklik esasına da uygun düşemez. Din ile devletin ayrılması ve devletin din işlerine karışmaması ve devletle dinin birbirlerine karşı tamamen bitaraf kalmaları şeklindeki telâkkinin ifadesi olan lâikliğin, ibadetin icra şekline taalluk eden herhangi bir faaliyet veya faaliyet safhasında tadilini tazammun eder tarzda müdahalede bulunmamasını zarurî kılan bir ana hüküm olarak muhafaza ve idame edilmesi zarurîdir. Arapça lisanının eski zihniyet ve ananelere bağlayan tesirinden halkı kurtarmak gayesinin takip edildiğine taalluk eden görüşte de bugün için bir isâbet mülâhaza etmek câiz olamaz. “Kaldı ki: Kanunun tadilinden beri geçen uzun zaman içinde o zamanki telâkki ve düşünüş şeklini değiştirecek mühim tebeddüller ve ilerlemeler husûle gelmiş ve bugün eski zihniyetin sadece bu gibi kanun müeyyideleriyle teminat altına alınabilmesi mülâhaza yerinde görülmemiştir. “Esasen, maddedeki cezaî hükmün, ezan ve kametin yalnız Arapça okunamayacağı ve fakat bunun dışında herhangi diğer bir lisanla okunabilmesindeki cevazı tazammun eden ifade şekli de bizatihi bir garabet arz etmekte bulunmuştur…”

“YASAK, SEBEPSİZ YERE MÂNEVÎ HUZURSUZLUK VERİYOR”

“Bütün bu mülâhaza ve sebeplerden başka, Müslüman Türklere sebepsiz yere mânevî huzursuzluk veren böyle bir yasağın demokrasi ile idare olunan bir devlet nizâmı içinde yer alabilmesi de müstahildir.

“Fıkranın tayyi [kaldırılması] Müslüman Türklere muhakkak bir huzur ve vicdan rahatlığı verecektir. Binaenaleyh, gerek büyük bir Müslüman vatandaş çoğunluğunu bu huzur ve rahata eriştirmek ve gerekse Anayasa ile müeyyet [teyid edilmiş] lâiklik prensibine devletçe sadâkat göstermiş olmak ve bilhassa ana hak ve hürriyetlerden olan vicdan ve din serbestisini herhangi bir zorlama altında bulundurmamak sebeplerinden ötürü Türk Ceza Kanununun 526’ncı maddesinde mevcut olup ezan ve kametin Arapça okunmasının memnuiyeti hakkındaki hükmün kaldırılması gerekli bulunmuştur.”

MENDERES, “EZAN MÜSTACELEN MÜZÂKERE EDİLMELİ”

TBMM Tutanak Dergisi, Cilt I’de yer alan olağan toplantının 16 Haziran 1950 tarihli “Dokuzuncu Birleşim”deki, Başbakan Menderes’in konuşması, Demokrat Parti hükûmetinin kararı ve milletvekillerinin önergeleri, gerekçeleri ve konuşmaları, Ezanın serbestiyetindeki demokratik irâdeyi ortaya koyar.

Saat 15’de açılan İstanbul milletvekili, Meclis Başkanvekili Fuad Hulusi Demirelli Başkanlığında, kâtipler Manisa milletvekili Muzaffer Kurbanoğlu ve Bursa milletvekili Raif Aybar başkanlığında açılan “Birinci Oturum”da, Başkan’ın “Çokluğumuz vardır, oturumu açıyorum” ilânından sonra, Başbakan Adnan Menderes, Meclis Başkanı’na “Söz istiyorum” diye söz ister. Meclis Başkanı “Buyurun!” diye kürsüye dâvet eder.

Ezanın serbestiyeti için Menderes, Meclis kürsüsünde şu tarihî konuşmayı yapar: “Muhterem arkadaşlar; Arapça Ezan hakkında Demokrat Parti Meclis Grubunda verilen kararın gazeteler ve radyo ile yayınlanması neticesinde kanunî mâniin [engelin] kaldırılmış olduğu telâkkisinin hâsıl olması ve bâzı vatandaşların Arapça ezan okuması muhtemel olduğu için bu bapta [konuda] hükümetçe Meclise sevk etmiş olduğumuz lâyihanın [tasarının] bugünkü ruznâmeye [gündeme, görüşülecek konular arasına] alınmasını ve müstacelen [acele-çabuk yapılması lüzumlu ve zarurî olarak] müzâkere edilmesini yüksek tasvibinize arz ediyorum. [Muvafık, bravo sesleri, soldan, sürekli alkışlar]

Meclis büyük bir coşkuyla dalgalanır; gözyaşı ve takdirler arasında alkış tufanı kopar. Meclis zabıtlarında bu tablo, peşpeşe yükselen “Muvafık!’ ve ‘Bravo!’ sesleri, ‘Demokrat Parti milletvekillerinden sürekli alkışlar…” olarak kayda geçer.

Aslında Demokrat Parti döneminde çıkan ilk kanun olan “Ezan kanunu”, sadece Ezanın aslına çevrilmesi değil, çeyrek asırdır “mekteplerde yaptıracağımız yeni öğretim usûlleriyle yetişecek gençlik, Kur’ân’ı ortadan kaldıracak ve bu sûretle milletin İslâmiyetle olan alâkası kesilecek” projesinin iflâsının başlangıcıdır.

EZAN, “İVEDİLİKLE VE YEĞLİKLE” MECLİS’İN GÜNDEMİNDE…

Meclis’teki Ezan görüşmelerinde, önce Menderes’in direktifiyle üzerinde 48 saat geçmeden tasarının gündeme alınması üzerinde usul tartışması başlar. Meclis Başkanvekili, bu vaziyeti, “Arkadaşlar; Başbakanın bahsettiği, Türk Ceza Kanununun 526’ncı maddesinin tadili hakkındaki tasarının, raporu Adalet Komisyonunca yazılmış, tab ve tevzi edilmiştir. Yalnız aradan 48 saat geçmediği için gündeme alınmamıştır. Şu kadar ki, şimdi muhterem Başbakanın buyurdukları esbab-ı mucibeye dayanılarak Adalet Komisyonunun mazbatasında da tasarının hemen gündeme alınması ve ivedilik ve yeğlikle görüşülmesi Kamutaya teklif ediliyor. Bu itibarla yazılı teklifler karşısındayız. Bu teklifleri birer birer reyinize arz edeceğim. Evvelâ bunun gündeme hemen alınması teklifini yüksek reyinize arz ediyorum” tavzihini yapar. Akabinde oylamayla tasarı gündeme alınır. “İvedilik teklifi”nin “kanunun yalnız bir kere müzâkere edilip intaç edilmesini tazammun ettiği ve gündemdeki maddelerden önce bu kanun tasarısının müzâkere edilmesini esas aldığı” hususu Başkanvekili’nce açıklanıp oylanır. Tasarı derhal “ivedilikle” Meclis’in gündemine alınır…

“MİLLÎ ŞUUR KONUYU KENDİLİĞİNDEN HALLEDECEKTİR”

Bu arada bir takrir verilir, Başkanvekili’nin İçtüzüğe göre iki lehte, iki aleyhte konuşma gerektiği hatırlatması üzerine, Demokrat Parti Ağrı Milletvekili Celâl Yardımcı, takrir hakkında, “Efendim, arkadaşımın verdiği takrire göre evvelâ iki kişi lehte, sonra aleyte konuşanlar konuşsun, daha sonra da tamamen kanun hakkında konuşanlar konuşsun deniliyor. Halbuki bir mesele hakkında konuşacaklar sıra ile söz alırlar ve Başkan söz sırasını tâyin eder. Leh ve aleyte konuşulur, diye ayrı ayrı guruplara tâbi tutulmaya lüzum yoktur, kanaatindeyim” beyânında bulunur.

Neticede önce lehte, sonra aleyhte konuşmalarla müzâkereye başlanma kararı alınır. Başkanvekili’nin “Cumhuriyet Halk Partisi Gurupu nâmına tasarı üzerinde söz isteyen her halde takaddüm edecektir” ifâdesiyle grubu nâmına söz isteyen Halk Partisi Trabzon milletvekili Cemal Eyüboğlu’na söz verir.

“Türk Ceza Kanununun 526 nci maddesinden, Ezana taallûk eden ceza hükmünün kaldırılması maksadıyla hükûmetin bugün huzurunuza getirdiği kanun tasarısı hakkında C.H. Partisi Meclis Grubunun görüşünü arzediyorum” diye konuşmasına başlayan Eyüboğlu’nun sözleri, millî irâdenin hükmünü ortaya koyar.

Halk Partisi’nin “millî devlet ve millî şuur politiası icâbı Türk vatanında ibadete çağırmanın da öz dilimizde olmasını daima tercih ettik” diye konuşan Eyüpoğlu’nun, “Türkçe Ezan, Arapça Ezan mevzuu üzerinde bir politika münakaşası açmaya taraftar değiliz. Millî şuurun bu konuyu, kendiliğinden halledeceğine güvenerek Arapça ezan meselesinin cezâ konusu olmaktan çıkarılmasına aleyhtar olmayacağız” sözleri anlamlı olur.

İktidar ve muhalefet milletvekillerinin alkışladığı bu konuşmayla belli ki CHP, yükselen millî irâdeye boyun eğmek mecburiyetinde kalmış, güçlü demokratik irâdeye karşı duramayacağı anlamıştır. Bunun için tartışmanın tarafı olmaktan çekinmektedir…

MENDERES’İ TEBRİK VE TEŞEKKÜR

Ezanın sebestisi hakkındaki kanunun Meclis’te görüşülmesi sırasındaki atmosferi en iyi yansıtan, Başkanvekilinin söz isteyen bilâhare Demokrat Parti’ye geçen Seyhan (bağımsız) milletvekili Sinan Tekelioğlu’na, “Lehte mi, aleyhte mi?” sorusuna, “Lehte; aleyhte olur mu?” cevabıdır. Öylesine bir mânevî hava Meclis’te hâkim olur ku, kimse “aleyhte” konuşmaya âdeta cesâret edemez.

Diğer yandan Tekelioğlu’nun Meclis kürsüsünde, M. Kemal’in “her şeyi Türkçeleştirme kaidesi”ni ortaya atarken, “İslâm dinine ait olan kitapların Türkçeye tercümesini” denediğini ve bu meyânda ilk defa Ezanın Türkçe okunmasına karar verildiğini, bilâhare “Arapça Ezan okuyanları tecziye etmek üzere de bir ceza müeyyidesi olarak Ceza Kanununa bir hüküm konulduğunu” nazara verip, “Allah’ın kanununun Türkçe ile tercümesine imkân olmadığını” belirmesi, bir devrin sona erdiğinin ifâdesidir. Din ulemasının verdiği karara göre Ezanın din diliyle okunmasının lüzumunu kaydeden ve “Atatürk inkılâbı; gazeteleri yazdığı gibi umdesi değil” diyen Tekelioğlu, “inkılâpların, millet tarafından hazmedilmesi” esasına dikkat çeker.

“İBÂDET DİN LİSÂNLA OLUR”

Sinan Tekelioğlu, devamında da şu mânidar beyânda bulunur:

“Arkadaşlar; bu bir dil meselesi değil; Allah-û Ekber’ ile ‘Tanrı Uludur’ kelimeleri ikisi bir mânâya gelmez. Biz eski zamanlara ait kitapları okursak, birçok tanrılar olduğunu görürüz, ‘yağmur tanrısı’, ‘yer tanrısı’ ve saire. Binaenaleyh ‘Tanrı Uludur’ deyince bunların hangisi uludur? Binaenaleyh İslâm dini, Müslüman dili kaidelerine göre Müslüman camilerinde ancak din dili ile olur. Ve bunu da memleketin yüzde doksan sekizi, bizi seçenler, bizden istemişlerdir…”

Hıristiyanların bile bir ölüyü haber vermek için çan çalarlar, onlar çan çalınırken çanın ne demek istediğini anladıklarını kaydeden Tekelioğlu, Meclis’in huzurunda şu anlamlı cümleleri sarfeder:

“Müslümanlar bir sâlâ sesi duymuyorlardı. Dışarıdan Türk dili ile Ezan okunurken, içerde yine din dili ile Kur’ân okumaya müsaade ediliyordu. Binaenaleyh arada birbirine uymayan, zıt esaslar vardı. Ben Adnan Menderes Hükümetine ve o hükûmetin istinat etmiş olduğu milletin reyi ile, mutlak reyi ile buraya gelen Demokrat Parti milletvekillerini tebrik etmekten başka kendimde hiçbir salâhiyet göremiyorum. Yalnız bugünü bize gösterdiğinden dolayı Adnan Menderes Hükümetine teşekkür ediyorum. Türk Milletinin büyük umdesi olan dine sarılmak esası komünizme vâki olan kaleyi Adnan Menderes tamamıyla ve mutlak olarak kurmuştur. Kendilerini tebrik ederim.”

YANLIŞ UYGULAMALARIN KALDIRILMASI

Konuşmasını “Arkadaşlar, yalnız bununla iş bitmiş olmuyor” diye sürdüren Sinan Tekelioğlu’nun Meclis kürsüsünde, “Dine ait birçok takyidatı [kaydı, yasağı, engeli] sinesinde taşıyan antidemokratik denen kanunlar vardır. O kanunlardan bir tanesi bize seçim arifesinde kabul ettirildi. Bu kanunda ben Müslümanım demek dahi ceza idi. Onun için Adnan Menderes hükümetinden nasıl bu kanunu kaldırmışsa bunların da kaldırılmasını rica ediyorum” sözleri, Ezanın aslına göre okunmasının yasaklanması gibi, dine, hak ve hürriyetlere kelepçe vuran diğer antidemokratik yasa ve yasakların da kaldırılacağının işâretini çakar.

Sözkonusu kanunun teklifini veren ve Meclis’te “Bu kanun, aşırı sağcı, aşırı solcu kanunu” diyen milletvekilinin seçilememesini nazara veren Tekelioğlu, Meclis zabıtlarına geçen, “O arkadaş hamdolsun kendisi buraya gelemedi; çok şükür. [Gülüşmeler] Olsaydı da yüzüne karşı söyleseydim, daha bahtiyar olacaktım. Fakat Cenâb-ı Hak ona nasip etmedi. Bundan sonra da bir daha gelmeyeceğine de emin olabilirim. [Gülüşmeler]” dedikten sonra, o zaman elinden geldiği kadar çıkarmamaya çalıştığı mevzubahis yasakçı kanun hakkında söyledikleri, tarihe ve o günkü tartışmalara ışık tutması açısından anlamlıdır:

“Çünkü bu aşırı sağcı ve aşırı solcu kanunu’; mâna ve hüküm itibariyle doğrudan doğruya tam mânasiyle İslâm akidelerine birer gem vurmaktan başka bir şey değildi. Çünkü onda solculuğa ait hiçbir hüküm yoktur. Solculuktan bahsederken dini ortaya koymuştur, sağcılıktan bahsederken yine dini ortaya koymuştur. Diğer taraftan din hakkında hareket eden vayemsi teşkilâtının ve kökü dışarda bulunan Masonluk teşkilâtının kurulmasına müsaade edilmişti.

İslâm dini mevzuubahis olurken Mecliste İslâm hattâ velev Hıristiyan olsun, hepsi bir din ve akide sahibi oldukları için. Onlar da kendi dinlerine karşı bu şekilde bir baskının yapılmasına Anayasa hükümlerine göre hiçbir zaman muvafakat etmeyeceklerdi. O zaman arzettiğim gibi şu söylemiş olduğum sözleri arkadaşlar hatırlarlar ve yahut o zamanki tutanakları alıp okuyacak olurlarsa görürler ki, o zaman şöyle demiştim : ‘Bu kanun kıpkırmızı komünist kokar’. Bu kanunun lütfen kaldırılmasını rica ederim. [Gürültüler]

Daha sonra bu kozunu kaybeden Halk Partisi’nin bu eski kanun hakkında da “el vurması”nı isteyen Tekelioğlu’nun, “Bu yeni önümüze gelen din lisanı ile ezan okuma tasarısının da vaktiyle kanunu vardı, o da kaldırılmıştır. Tabiî kanunun tümü konuşulurken buna müteferri olan kanunların da kaldırılmasını istemek bir milletvekili olarak hakkımızdır. Takrir tabiî vereceğiz…” sözleri, o günkü güçlü millî irâde beyânının bir numunesidir…

“EZAN, ÖZEL İLÂNDIR”

Ezanın serbestisi hakkındaki kanunun Meclis’te görüşülmesi sırasında söz alan Demokrat Parti Ankara milletvekili Talât Vasfi Öz ise, “Bu kanunun kabulünden önce efkârı umumiyeye bâzı hâdiseleri izninizle açıklamak istiyorum” girişiyle, Ezanın asliyetiyle okunması hakkındaki kanunun Meclis’te görüşülmesini, “büyük bir hâdisenin arifesi” olarak niteler.

“Ezanın Arapça okunmasına dair verilen yasak 18 .VII. 1932 tarihinde Atatürk’e atfen Diyanet İşleri Riyasetinden alman bir tamimle memlekette temin edilmişti. Bu emre muhalif hareket eden muhtelif din mensuplarının zaman zaman mahkemelerde suçlandırılması neticesi temyize intikal eden dâvâlar karşısında temyiz kararını huzurunuzda bir defa daha tekrar etmeyi faydalı görüyorum” diyerek mevzubahis “temyiz kararları” ve Ezanın yasaklanması süreci hakkında bilgi verir:
“Temyiz, bu cezalandırmalar karşısında Hükümet emirlerine itaatsizlik telâkki ederek Ceza Kanununun 526 ncı maddesini tatbik edebilmek için salâhiyattar merciin verdiği emrin kanun ve nizamnâmeye aykırı olmaması icabettiğini nazara alarak bu yolda kanaate varmış ve suçluları beraat ettirmiştir. Bu hâdisenin tekerrürü üzerine sabık hükûmet 1941 tarihinde Ceza Kanununun 526 ncı maddesini tadil etmek suretiyle, bildiğiniz ‘Arapça Ezan ve Kamet okuyanlar’ terimini kullanarak bu suçu işleyenlerin cezalandırılmasını imkân dâhiline almıştır. Şu halde kanuni memnuiyet [yasak], bilhassa tebârüz ettirmek isterim ki, 1941 tarihinde vâki olmuştur.”

Akabinde de, Ezana dair şu fevkalâde ehemmiyetli izâhatta bulunur: Ezan yalnız bir ilân değildir. Ezan muayyen vakitlerde hususi terimlerle yapılan özel bir ilândır. Hususi lâfızlar şârîin, yani Peygamberin tâyin ettiği lâfızlardır. Bu da Ezandır. Bu hususi vakit ise muayyen vakitler olup, bildiğinizi namaz, beş vakit namaz vaktidir. Peygamberimize Ezan için bir vahiy nazil olmuştur. Bu vahye sâri dilinde vahyi medlüv denildiğini de pekâlâ takdir edersiniz. Ezan farzı kifâyedir. Bir memlekette Peygamberin emrettiği şekilde Ezan okunmazsa namazın sahih olmadığını söyleyen müçtehidler olduğunu bilhassa huzurunuzda zikretmek isterim.” Talât Vasfi Öz’ün bu sözleri Meclis’te alkışlarla karşılanır. Ardından yaptığı değerlendirmeler, çeyrek asırlık “tek parti dönemi”ni özetlediği gibi Demokrat Parti’nin dini hak ve hürriyetlere yaptığı hizmetin ufkunu ortaya koyar.

“Bu asîl milletin asıl duyduğu kendi kendine vâki olan yetkisiz tecâvüz, ve kanunsuz hareket karşısında yıllarca susmuştur. 18 milyonun yüzde 98’ini teşkil eden Müslüman çocukları ızdırablarmı sessiz sessi taşımışlardır” tesbiti alkışlarla kesilen Öz, şu hususları açıklar:

“Adnan Menderes hükûmetine, huzurunuzda Büyük Meclis’le beraber millet adına minnet ve şükranlarımı sunmayı en kutsal bir vazife telâkki ederim. İnsanın vicdan hürriyetinin, insanların en tabiî hakları olduğunu ancak Türk Millet 14 Mayıs’ta büyük siyasi zaferi temin ettikten sonra teslim edilmiş bir hak olarak görebilmiştir. Büyük Meclisi tebrik eder ve Hükümete şükranlarımı arz ederim. 14 Mayıs’a bilhassa işaret etmek isterim ki mübârek bir güne tesâdüf etti ve mübârek günün arifesinde Türk Milleti, dünyayı imrendiren eşsiz bir siyasi zafere ulaştı. Bu bir irade-i ilâhiye idi. Bu irade-i ilâhiyenin yüceliği karşısında, bunu ibret ve hayretle mütalâa etmek lâzımdır.”

Şükür ve sevinç gözyaşlarıyla…

BEDİÜZZAMAN. “Ezan-ı Muhammedî’nin ilânı”nın demokratlara büyük bir “mânevî kuvvet hükmüne geçtiğini ve Anadolu’daki Müslümanları ve Nurun bütün talebelerini ona bir mânevî kuvvet ve duâcı yaptığını” kaydeder…

“İRÂDE-İ MİLLİYE”

Meclis’teki Ezan kanunu müzâkererinde, Ezana taallûk eden müdahalenin kaldırılması hâdisesini Ramazanımızın arifesi olan mübârek bir cuma gününe denk gelmesine bilhassa işâret eden Talât Vasfi Öz’ün “irâde-i İlâhiye” sözleri, muhalefet sıralarından “irâde-i milliye” lâfları ile kesilir. Bunu üzerine hatip kürsünden, “irade-i milliye olduğu kadar iradei ilâhiye olduğunu da tasrih etmeme müsaadenizi rica ederim” cevabını verir.

Keza muhalefetten gelen “lâik hükûmet?” itirazlarına, “18 milyon Türk’ün %98’i İslâm camiasını teşkil eder. Bunu Türk vatandaşları Büyük Meclis’in bu mübârek günde ittihaz ettiği kararı vicdanlarından aldığı sesle, gözyaşlarıyla ve şükranla kaydetmektedir” mukabelesinde bulunur. Ve yine muhalefetin “Vâiz istemiyoruz!” sesleri ve atmaları arasında “Büyük Meclise ve hükûmete şükranlarımı sunarım” diye sözlerini tamamlar…

Bu konuşmadan sonra Başkanvekili, müzâkerenin kifâyeti hakkında önerge olduğunu, üç milletvekilinin konuştuğunu, bir milletvekilinin daha konuşmasını müteakip önergeyi oya sunacağını bildirir. Bilhassa bu kez Demokrat Parti grubundan yükselen “kâfi, kâfi; kifâyet-i müzâkere, önergeyi oya koyunuz!” sesleri arasında, Balıkesir milletvekili Sıtkı Yırcalı’nın, yeterlik hakkındaki takriri hatırlatarak “Aleyhte kimse varsa onlara da söz verilsin” önerisine, muhalefet sıralarından “Yok!” sesleri gelir…

“BUGÜNDEN İTİBAREN KAYDININ İLÂVESİNİ RİCA EDERİM”

Kanunun Meclis’te büyük bir heyecan ve coşkuyla kabulünden sonra, Ramazan’ın başındaki ilk Cuma günü, Cuma namazı vaktinde camilerde aslına göre Ezan okunmasına çâreler aranır. Bunun üzerine Başkanvekili’nin,  “Efendim; lehte kaydı, kaydı vukui mi, yoksa kaydı ihtirazi midir? Burada bir sarahat yoktur. Ancak, tefsir ve tatbiki Kamutay, yani heyeti celîleniz yapacaktır. Onun için reyinize müracaat ediyorum. Müsaade buyurursanız; aleyhte zaten kimse konuşmadı. Halen aleyhte söz isteyen arkadaşımız yoktur. Bu itibarla yeterlik önergesi okunsun diyorlar” açıklaması ile Niğde Milletvekili Fahri Köşgeroğlu ve dört arkadaşının, “müzâkerenin yeterliği” teklifini okutup reye sunar ve takrir kabul edilir.

Ardından kanunun maddelerine geçilir. Türk Ceza Kanununun 526. maddesindeki “Arapça Ezan ve kamet okuyanlar üç aya kadar hafif hapis veya on liradan iki yüz liraya kadar hafif para cezası ile cezalandırılırlar” hükmü madden çıkarılır.

Meclis öylesine büyük bir heyecan ve helecanla çalışır ki, Celâl Yardımcı, kanunun yürürlük maddesinde, “Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer” ibâresinin “Bugünden itibaren kaydının ilâvesini rica ederim” diye aynı gün yürürlüğe girmesini ister.

MECLİS’TE “BRAVO!” SESLERİ VE ALKIŞLARLA EZAN KABUL EDİLİR

Daha sonra Tokat milletvekili Ahmet Gürkan söz alır. “Arkadaşlar, çok iyi takdir edersiniz ki, ‘kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer’, dediğimiz zaman resmî ceridede kanun ilân edildiği tarihten tam 45 gün sonra yürürlüğe girer. (Hayır, hayır! sesleri) Müsaade (buyurun, bugün hususi kanunların yayım ve ilânı kanunu vardır. Buradaki madde aynen böyledir. Çünkü, burada ilân edilen kanun 45 gün sonra Karaköse’de ancak ilân edilebilir. Binaenaleyh ben; yayımı tarihinden yerine ‘kabulü’ kelimesinin konmasını rica ve teklif ediyorum” diye teklifte bulunur. Bu arada Ordu milletvekili Rafet Aksoy’un, kanunların yayımı usulüne atıfta bulunarak, bu gibi müsta’cel hallerde Başbakanlık tarafından bu kanunlar telgraflarla tamim ve ilân edileceği, Resmî Gazetede neşrinde gecikme bakımından hiçbir mahzur olmayacağı teklifine karşı, milletvekillerinden “Radyolarda ilân edilir” önerileri yapılır.

Nihayette Bursa milletvekili Necdet Yılmaz’ın, “Arkadaşlar, kanunun meriyeti ve yayımı tarihi noktasından hiçbir tereddüde mahal yoktur. Çünkü ortada mevcut bir ceza hükmü kalmış bulunuyor. Ceza Kanunundaki ana prensiplerden olan bir cez affedilmiştir. Binaenaleyh cezaya tâbi olmayan hareketlerden dolayı ceza verilemez. Bu itibarla her hangi bir tereddüde mahal yoktur” ifâdesi, “bravo sesleri, alkışlar” arasında tasvip görür. “Bu kanunu Bakanlar Kurulu yürütür” maddesinin oylanmasından sonra, hiçbir “değiştirme – tâdil” önergesi verilmeyen Ezanın serbestîsine dair tümü alkışlar arasında kabul edilir…

“BİZ HÂLÂ YÜRÜYORUZ”

Ezanın serbetîsi Meclis’te görüşülürken ibretli konuşmalar da yapılır. Bu meyânda son olarak Meclis’te “Benim ilk kongreden beri ahdim ve vâ’dim var, konuşmak istiyorum” diye ısrarla söz almak isteyen ısrarla söz almak isteyen Kastamonu milletvekili Muzaffer Ali Mühto, alkışlar ve muhalefet milletvekillerinin tepkileri arasında, Meclis’te o günkü havayı yanıstan şu enteresan ve mânidar konuşmayı yapar. O günkü tutanaklarda bu konuşma şu ibarelerle yer alır:

“Muhterem arkadaşlar. Maddeyi aynen kabul ediyorum. Bendeniz Demokrat Parti’nin birinci büyük kongresinde program üzerinde konuşurken, din derslerinin de programa alınmasından bahsetmiş ve sözlerime şöyle nihayet vermiştim. [Anlaşıldı, lüzum yok sesleri] Efendim, müsaade ediniz, rica ederim, yeminim var, ahtım var. Söyleyeceğim. Ben inkılâp içinde doğmuş bir gençtim. Din terbiyemdeki noksanların.. [Gürültüler] Söyleyeceğim… Maddeyi aynen kabul ediyorum. [Gürültüler] Lütfen bir dakika söz verin, ‘rica ederim. [Devam, devam sesleri].

“O zaman demiştim ki, üç çocuğum vardır, korkarım ki, öldüğüm zaman bana Fâtiha okuyamayacaklardır. Tanin Gazetesi demişti ki; ‘Bu zat avamfiribane konuşuyor belki de ‘ona Fâtiha okumazlar.’ Şimdi o gazete ölmüş gitmiştir. Biz hâlâ yürüyoruz ve Allah’nın lûtfuyla yürüyeceğiz ve yaşayacağız. [Alkışlar]”

Devamında, bir milletvekilinin seçim tutanağı, Başkanlık Divânına bir kâtip seçimi gibi günlük rutin bir iki muamelenin ardından saat 16’da “birinci oturum” sona erer.

Böylece, bir saat içinde büyük bir coşku ve heyecanla, takdirler ve alkışlar arasında Meclis’te ilk iş olarak Ezan-ı Muhammedî üzerindeki “Türkçe okunmalı” kanun kaydı ve yasak kaldırılarak tarihe bir şeref levhası daha ilâve edilir. Ezanın aslî haliyle okunmasına karar verilir ve bu karar Meclis’in alkışları arasında kanunlaşır.
Telgrafla illere, Anadolu’ya bildirilen “Ezan müjdesi” büyük bir hasret ve gözyaşları arasında Ezanla, Kur’ân’la kutlanır. Ramazan ayının arifesine rastlayan 16 Haziran 1950 günü, ülkede “şeâir-i İslâmiye”den “Arabî ezan-ı Muhammedî” okunmaya başlanır.

TAHRİBATLARI TÂMİRE EZANIN ASLIYLA İKAMESİ İLE BAŞLANIR…

Hakikat şu ki, Arapça Ezan okumaya uygulanan yasak kaldırılması, Bediüzzaman’ın beyânıyla, “Ezan-ı Muhammedî ve din dersleri gibi şeâir-i İslâmiye (İslâmın değişmez esasları) ile Kur’ân’a hizmet ve eskilerin Kur’ân zararına tahribatlarını tâmire başlanması”nın bir tezâhürüdür. (Emirdağ Lâhikası, 270)

Bediüzzaman’ın tespitiyle, “bin seneye yakın Kur’ân’ın bayrağını cihânın cihât-ı sittesinin (altı cihetinin) etrafında gezdiren bu vatan evlâtları”nın, “Türkün mefâhir-i milliyesini (iftihâr ettiği millî hasletlerini) unutturmak, mecâzî ve unsurî (ırkî) ve muvakkat (geçici) ve garazkârâne” bir zihniyete sürüklemenin karanlıklı tezâhürüdür. İnanç, tarih ve mukaddeslerle alâkasını kesmenin sırıtmasıdır.

Mânevî mirâsa ve mukaddeslere, Kur’ân’a gaddarâne su-i kasttır. “Bin seneden beri bir milyar şühedâyı, Kur’ân ve iman hakikati yolunda fedâ edip şehid veren ve bütün mefâhiri İslâmiyetle tahakkuk eden, İslâm âleminin en büyük ordusu ve kahraman milletinin bütün bütün mâhiyetine zıt ve bütün ecdâdını darıltan, inciten, İslâma mânen ihânet”in yansımasıdır.

DEMOKRATİK İRÂDE

Anayasada “devletin dini din-i İslâmdır” ibâresinin çıkarılmasından sonra, Ezan ve kametin yasaklanmasının serencâmı, “tekke ve zâviyelerin ve medreselerin kapatılması ve lâikliğin kabulü, İslâmiyet yerine milliyet esaslarının konulması, şapka giyilmesi, tesettürün kaldırılması, Lâtin harflerinin huruf-u Kurâniye [Kur’ân harfleri] yerinde cebren kabulü, mekteplerde din derslerinin kaldırılması…” gibi “bid’atlı inkılâp kusur-ları”nın bir halkasıdır. (Şuâlar, 373)

Gerçek şu ki, Ezanın aslına çevrilmesi, “Türk milleti Müslümandır. Ve Müslüman olarak kalacaktır. İslâmiyetin bütün icâbeti vatandaşlarımız tarafından tam bir serbestliğin içerisinde icra olunacaktır. İnkılâp kanunları halk tarafından benimsenmemişse, jandarma zoruna dayanacaksa, millî vicdanın hilâfına olan bu kanunları kaldırmak, demokratik idârenin başta gelen vazifesi olmak icâb eder” diyen mazlum Menderes’in “milletin benimsemediği” değeriyle çelişen “inkılâp kanunları”nın millet adına kaldırılmasıyla, başlanılan tahribatların tâmirine bâriz bir misâldir.

Ve Ezan Demokrat Parti’nin ilk icraatı olarak, milletin mânevî değerlerine saygı ve hizmetle demokratik irâde kararlılığının açık ifâdesidir.

YASSIADA’DA “POLEMİĞİN İŞPORTASI”

Fakat ne zaman ki Bediüzzaman’ın tesbitiyle “Demokratlar Ezanın serbestiyetiyle on derece -yirmi derece- kuvvet kazanırlar” işte o zaman “irtica” ithamları yükselir, haksız saldırılar başlar. Bu sebepledir ki Bediüzzaman, “Demokrat Parti’nin iktidarı ele alır almaz Ezan-ı Muhammedî’nin serbestîsini temin etmesi, bu sebeple halkın muhabbetini kazanarak kendi kuvvetinden yirmi defa daha bir kuvvet elde etmesi Halkçıları müthiş endişeye düşürdü” diye haber verir.

İşte bu “müthiş endişe” ile, Türk Ceza Kanununun “Arapça ezan ve kamet okuyanlar” hakkındaki 526. maddesinin değiştirilmesiyle ilgili kanun tasarısı bahane edilerek Demokrat Parti ve hatta devamı olan Adalet Partisi “gericilik”le itham edilir.

Menderes’in “milletin tasvip etmediği, millete mal olmayan inkılâpların kaldırılması”na dair sözleri, idam kararlarıyla, zulüm ve işkencelerle tam bir cinâyetin işlendiği Yassıada duruşmalarında “suç” olarak iddia edilir.

Menderes’in Yassıada Avukatı Talât Asal, “Bu konu Yassıada Mahkemesi’ne kadar getirilmiş ve polemiğin işportasına kendilerine göre yeri geldikçe gerek iddia makamı, gerekse mahkeme başkanı tarafından konulmuştur” diye yazar. (Güneş Batmadı, 79)

“BAYRAMLARIN MÜJDECİSİ…”

Gerçek şu ki, Ezanın aslına çevrilmesi, Bediüzzaman’ın duâsına mazhar olan Demokratların ülkeye ve millete yaptıkları mânevî hizmetlerin bir sembolüdür. Demokrat Parti iktidarının Türkiye’de demokrasinin yerleşmesine olduğu kadar maddî ve mânevî kalkınma hamlesini başarmanın temel harcıdır.

Menderes hükûmetlerinin ve devamında gelen “demokrat misyon” tâkipçilerinin, Ezan-ı Muhammedî’nin aslına çevrilmesinin yanısıra yüzlerce imam hatip okulunu, yüksek İslâm enstitülerini, İlâhiyat fakültelerini ve binlerce Kur’ân kurslarını hizmete açması, din eğitimine verdiği önemle mekteplerde mecburî din derslerinin okutulması, Demokrat Parti’nin dine hizmet perspektifini mânevî hizmetlerdeki mefkûresinin tahakkukudur.

Bundandır ki Bediüzzaman, Ezanın aslına çevrilmesini, “Hem sizin, hem bu memleketin, hem âlem-i İslâmın mühim bayramlarının mukaddemesi [başlangıcı] ve bu memlekete şeâir-i İslâmiyenin [İslâmî esas ve alâmetlerin] parlamasının bir müjdesi olan Ezan-ı Muhammedînin kemâl-i ferahla on bin minaralerde okunmasını tebrik ediyoruz” takdiriyle tebrik eder.

Bir diğer lâhika mektubunda, Risale-i Nur’un mânen tam galebesi ile beraber, “mason kısmının dinsizleri ve komünistlerin zındıklar kısmının, habbeyi kubbe yapıp bahanelerle Nurların serbestiyetine mâni olmaya çalışmaları”na karşı, “Risale-i Nur’un mânen galebe-i tammesine [tam galip olmasına]” işâret olarak “Nurlar kemâl-i ihtişamla, İstanbul ve Ankara münevver gençlerinde büyük bir iştiyakla kendi kendine intişar edip şakirtlerine [talebelerine] ders veriyor” diye yazar. Ve “Bu mânevî galebesinin neticesidir ki, Ezan-ı Muhammedînin okunmasına çalışan Başvekile yüzer imza ile genç münevverler teşekkür ve tebrik yazıyorlar” haberini verir.  (Emirdağ Lâhikası, 265)

“EZAN-I MUHAMMEDÎNİN NEŞRİYLE…”

Bediüzzaman Ezan-ı Muhammedînin asınla çevrilmesine tebrik ve takdirini, “Kalbe ihtar edile içtimaî hayatımıza ait bir hakîkat” başlıklı mektubunda da bildirir. Evvela, “İslâmiyetin bir kanun-u esâsîsi [ana yasası] olan bir hadis-i şerifte, ‘Memuriyet, emirlik ise; reislik değil, millete hizmetkârlıktır. Demokratlık, hürriyet-i vicdan, İslâmiyetin bu kânun-u esâsîsine [temel kanununa] dayanabilir. Çünkü kuvvet kanunda olmazsa şahsa geçer; istibdat, mutlak keyfî olur” hususunu ders verir.

Devamında, “Demokratlar Ezan-ı Muhammedî’nin neşriyle on derece kuvvet buldukları gibi, öyle de Ayasofya’yı da beş yüz sene devam eden vaziyet-i kudsiyesine çevirmelerini, âlem-i İslâmda çok hüsn-ü tesir [müsbet tesir] yapan ve bu vatan ahâlisine âlem-i İslâmın hüsn-ü teveccühünü [takdir ve beğenisini] kazandıran Risale-i Nur’un resmen serbestiyetini dindar Demokratlar ilân etmeliler. Tâ, bu yaraya bir merhem vurulmalı. O vakit, âlem-i İslâmın teveccühünü kazandıkları gibi, başkalarının zâlimane kabahati onlara yüklenmez fikrindeyim” diye yazar. (Emirdağ Lâhikası, 387)

EZAN-I MUHAMMEDÎ’NİN İLÂNINI TEBRİK, ANADOLU MÜSLÜMANLARINI DUÂCI YAPMAK

Yine Menderes’in lâhikaya aldığı, “Konya Nutkuna dâir açıklaması”na dair “hâşiye”de Bediüzzaman, “Başvekilin Konya’daki ehemmiyetli nutku için umum Nur talebeleri ve mektepli mâsum çocuklar nâmına bir tebrik” notu düşer:

“Şimdi kalbime geldi: Risale-i Nur’un serbestiyetine dair müdafaatlarımızın ve ehemmiyetli bir avukatımızın ehl-i vukufa cevabının arkasında, o nutku, Risale-i Nur’un serbestiyetine dair bir sebep ve senet göstermekle Anadolu’daki Müslümanları ve Nurun bütün talebelerini ona bir mânevî kuvvet ve duâcı yapmak, Ezan-ı Muhammedînin ilânı onlara nasıl bir mânevî kuvvet hükmüne geçti; bu nutukla Risale-i Nur’un serbestiyeti dahi, ona bir mânevî kuvvet hükmüne geçmesi için, ona tebrik yerine, dâvâ vekilimizin haklı müdafaasında bir haşiye yaptık.” (Emirdağ Lâhikası, 418-419)

ŞÜKÜR VE SEVİNÇ GÖZYAŞLARIYLA…

Akabinde de, Adnan Menderes’e, “Demokrat Parti’yi Kur’ân, vatan ve İslâmiyet nâmına muhâfazaya çalışıyorum” dediği mektupta, bir tek “Ezan-ı Muhammedî’nin ilânı”nın demokratlara büyük bir “mânevî kuvvet hükmüne geçtiğini ve Anadolu’daki Müslümanları ve Nurun bütün talebelerini ona bir mânevî kuvvet ve duâcı yaptığını” kaydeder…

Zira on sekiz sene devam eden zulüm bitmiş; minarelerden Ezan-ı Muhammedînin okunmasıyla millet büyük bir hasretle sonsuz bir sürur içine sevinç ve şükür gözyaşlarını akıtır. Ezanın aslına çevrilmesi, ülkenin dört bir yanında ve İslâm dünyasında daha büyük ve mühim bayramların başlangıcı ve müjdesi bayram olur…
“Ezan-ı Muhammedî bayramı”n 63. yılında, Ezan-ı Muhammedîyi yeniden ihya edip bu millete yaşatanlara, Hakkın rahmetine kavuşan Menderes’e ve dâvâ arkadaşlarına binler şükran, tebrik, rahmet ve duâlar…

Benzer konuda makaleler:

2 Trackbacks / Pingbacks

  1. Siyaset ve demokratlık | Sorularla Said Nursi
  2. Kemalizm ve Atatürkçülük | EuroNur · SaidNursi.de

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*