EURONUR ÖZEL

Fâtiha’nın Sırrı

Özel Makale/ Fâtiha

Dokuz Menzilde Bir Ömürlük Namaz

Düşünün: Bir adam hapsedilmiş.

Duvarlar taş, zincirler demir, zaman belirsiz… Dışarıda zulüm, içeride bekleyiş… Ve bu adam, bu dar mekânda, bu bunaltıcı sessizlikte, elinde bir tek şeyle baş başa kalıyor:

Namazla…

Ve o namazın içindeki Fâtiha’yı okurken öyle bir kapı açılıyor ki, duvarlar eriyip gidiyor. Hapishanenin tavanı yarılıp sonsuz bir gökyüzüne dönüşüyor. Ve o adam, birden şunu anlıyor:

Ben şu an yalnızca burada değilim. Ben şu an bütün kâinatla birlikte, bütün varlıkla omuz omuza, aynı Rabbe doğru eğiliyorum.

İşte Bediüzzaman Hazretleri’nin On Beşinci Şua’sındaki bu küçük risale, tam da böyle doğmuş. Üçüncü medrese-i Yusufiyede – yani hapishanede – geçici bir nakil sırasında, yalnızca birkaç günde, namazdaki tefekkürden damıtılarak yazılmış.

Bu risale bir tefsir ve bir tefekkür seyahatidir. Ve o seyahatte her menzil bir kapı, her kapı sonsuz bir ufka açılıyor.

Fâtiha yedi ayetten oluşur. Ama Bediüzzaman Hazretleri, o yedi ayetin içindeki dokuz kelime ve terkibi ayrı ayrı ele alıp her birinde başlı başına bir hüccet, bir burhan gösteriyor. Biz de o izi takip ederek, dokuz menzilden geçeceğiz.

Gelin o kapıları birlikte aralayalım.

BİRİNCİ MENZİL: Elhamdülillâh

“Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah’a mahsustur.”

Şükrün Bedeli, Nimetin Fiyatı

Her şey bir bedelle gelir.

Ama kâinatta öyle nimetler var ki, fiyatları hiçbir altınla, hiçbir mülkle ödenemez. Çünkü o nimetler için tek bir para birimi geçerlidir:

Hamd…

Risale soruyor:

Şu zemin yüzüne bir bakın… Her taraf kasıtlı ihsanlarla, bilinçli ikramlarla dolu… Bir anne memesinden akan sütü düşünün:

Kırmızı kandan, kirli bir çevreden, ayrışmadan, bulanmadan, bembeyaz, temiz, tatlı, besleyici bir rızık olarak çıkıyor.

Bu mu tesadüf?

Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle, bize gösterilen bu harika mucize; “Kan ve fışkı içinden sâfî, temiz, gıdalı sütü âciz yavrulara göndermek…” hakikatinden başka bir şey değildir.

Bir kuşun yavrusu düşünün… Tüyleri bile bitmemiş, gözleri açılmamış, sesi titrek… Annesi onu beslemek için defalarca uçuyor. Ve o yavru, hiçbir çaba harcamadan, hiçbir kazanma kaygısı taşımadan, sadece ağzını açarak rızkını alıyor.

Peki, bu tablonun fiyatı ne?

Risale diyor ki:

“Başta Bismillâh, âhirde Elhamdü lillâh, ortada nimette in’âmı hissetmek ve Rabbini onunla tanımaktır.”

Başlangıçta Allah’ın adı… Sonunda Allah’a şükür… Ortasında ise bir bilinç:

Bu nimeti veren bir Mün’im (ikram sahibi) var. Bu sofrayı kuran bir Kerem Sahibi bir Zat var.

Ve Risale şunu söylüyor: Bu sayısız ihsanlar karşısında bütün varlığın diliyle yükselen o hadsiz hamdler, güneş gibi ispat ediyor ki, bu kâinatın arka planında bir Mâbud-u Mahmud, bir Mün’im-i Rahîm (övgüye lâyık, ibadet edilen ve rahmetiyle nimet veren bir Zât) var.

Çünkü nimet varsa, Mün’im vardır. Şükür varsa, Mahmud (övülen) vardır.

Ve bu denklem, hiçbir filozofun çürütemeyeceği kadar sağlamdır.

İKİNCİ MENZİL: Rabbi’l-âlemîn

“O, âlemlerin Rabbidir”

Milyonlar Âlem, Tek Bir Kalem

Gözlerinizi kapatın ve şunu hayal edin:

İçinde yaşadığınız bu kâinat, devasa bir kütüphane… Her raf ayrı bir âlem… Her kitap ayrı bir varlık nizamı… Zerrenin âlemi başka, güneşin âlemi başka… Karıncanın dünyası ayrı, balığın dünyası ayrı… Bir hücrenin içindeki evren başka, bir galaksi başka…

Ve bütün bu milyonlarca âlem, birbirinin içine geçmiş, birbirini etkiliyor, birbirini taşıyor, birbirine hizmet ediyor.

Peki, bu kütüphaneyi kim yazıyor?

Bediüzzaman Hazretleri bakıyor ve kalem ile sayfa arasındaki o muazzam ilişkiyi şöyle aktarıyor: “… bütün kâinat bir sayfa gibi her an nazarında ve bütün âlemler birer satır gibi kalem-i kudret ve kaderiyle yazılır, tazelenir, değişir.”

Her an yazılıyor. Her an tazeleniyor. Her nefeste yüz binlerce yeni varlık doğuyor, ölüyor, dönüşüyor. Ve bütün bu sonsuz hareketlilik, aynı kanunla, aynı hikmetle, aynı intizamla cereyan ediyor.

Zerrenin hareketi neyse, yıldızın hareketi de o…

Hücrenin nizamı neyse, kâinatın nizamı da o…

Bunu gören bir akıl için Rabbü’l-Âlemîn kavramı, soyut bir kelime olmaktan çıkar. Canlı, nefes alan, her an yeni bir mucize doğuran devasa bir hakikate dönüşür.

Ve Risale diyor ki: Bu nizamı görüp de Rab’bi inkâr eden insan, kendini “hadsiz bir azaba müstahak kılar.”

Çünkü böyle bir ihmalden daha büyük bir nankörlük olamaz.

ÜÇÜNCÜ MENZİL: Errahmâni’r-rahîm

“O Rahmandır; rahmeti bütün varlıkları kuşatır, her yaratığın rızkını merhametle yetiştirir.”

Rahmetin Rengi: Sütün Beyazı, Gülün Kırmızısı

Kâinatta bir renk var ki her yerde görünüyor.

Bir isim var ki her şeyde yazılı…

O isim: Rahmet…

Bediüzzaman Hazretleri diyor ki: “Evet, kâinatta hadsiz rahmetin mevcudiyeti ve hakikatı, aynen güneşin ziyası gibi görünür.”

Güneşin ışığı gökyüzünde olmasa da, her şeyi aydınlattığı için onun varlığını anlarız. Aynen öyle, rahmeti doğrudan göremeyiz ama onun eserlerini her yerde, her an görürüz.

Ağacın dalındaki yuvada, açlıktan çığlık atan yavruya koşan anneyi görürüz: Rahmet…

Kuru bir tohumun topraktan yeşil bir sürgün olarak çıkmasını görürüz: Rahmet…

Bir arslanın avını yemeyip yavrusuna götürmesini görürüz: Rahmet…

O şefkat öyle bir tecelli eder ki, yaratılışın en vahşi aktörlerini bile dize getirir.

“Ve aç bir arslanı yavrusuna musahhar eder, elde ettiği bir eti yemeyip yavrusuna yedirir.”

Peki ya musibetler? Ya acılar? Ya çirkinlikler?

Bu soruyu soran bir kalbe Risale şöyle cevap veriyor:

Her unsurun, her varlığın, her olayın pek çok vazifesi ve o vazifelerin pek çok meyvesi var. Bunların büyük ekserisi hayır, güzellik ve rahmettir.

Küçük bir kısmı ise, ya kabiliyetsizlere ya ihtiyatsız davrananlara ya da ceza ve terbiyeye müstahak olanlara tesir eder ve zâhirde bir şer, bir çirkinlik görünür.

Ve muhteşem bir mantık silsilesi kuruyor:

Eğer o cüz’î şer gelmemek için o hayırlı unsur yaratılmasaydı veya görevinden alınsaydı, o unsurun netice vereceği yüzlerce hayır da çürürdü.

Demek bir cüz’î şerri önlemek için yüzlerce hayrı terk etmek gerekirdi ki bu, önlenmek istenen şerden kat kat daha büyük bir şer olurdu.

Mesela ateşe elini sokan biri “ateş rahmetin eseri değildir” diyemez. Çünkü ateşin sayısız faydaları, o kişinin kendi hatasının sonucunu tekzip ediyor.

Ve Risale’nin o nefes kesen kapanışı, bize bakış açımızın dünyamızı nasıl inşa ettiğini gösteriyor:

“Merhametsiz siyah bir kalb, kâinatı ağlar, çirkin, zulüm ve zulümat suretinde görür. Fakat iman gözüyle baksa, yetmiş güzel hulleleri giymiş bir cennet hûrisi gibi, rahmetler ve hayırlar ve hikmetlerden dikilmiş yetmiş binler güzel libasları birbiri üstüne giymiş, daima güler, rahmetle tebessüm eder bir insan-ı ekber ve ondaki insan nev’ini bir kâinat-ı suğrâ ve herbir insanı bir âlem-i asgar müşahede eder.”

İki insan, aynı kâinata bakıyor. Biri ağlayan, çirkin, karanlık bir dünya görüyor. Öteki gülümseyen, güzel, rahmetle işlenmiş bir âlem görüyor.

Fark nerede?

Bakıştaki mercekte… İman gözünde…

DÖRDÜNCÜ MENZİL: Mâliki yevmi’d-dîn

“O, hesap ve ceza gününün tek sahibidir.”

Adaletin Sabahı: Mahşerin Şafağı

Bu dünyada bir şey eksik…

O eksik şey adalettir. Tam, kusursuz, hiçbir haksızlığın karşılıksız kalmadığı mutlak adalet…

Firavunlar tahtlarında öldü. Zalimler tarihe kahraman olarak geçti. Mazlumlar çukurda can verdi. Haksızlar ödüllendirildi. Dürüstler cezalandırıldı.

Ve tarih, bu tabloyu defalarca, defalarca tekrarladı.

Peki, bu böyle mi kalacak?

Risalenin cevabı kesin: Hayır.

Çünkü Allah’ın sermedî rububiyeti, rahmeti, hikmeti, sonsuz cemâl ve kemâli âhireti kat’î bir surette ister.

Düşünün: Sonsuz adaleti olan bir Hâkim, bu zulümleri karşılıksız bırakır mı? Sonsuz hikmeti olan bir Rabb, bu hesabı askıya alır mı? Sonsuz rahmeti olan bir Mâlik, mazlumların ahını cevapsız bırakır mı?

Bırakamaz… Bırakmaz…

Bediüzzaman Hazretleri, öte dünyaya gözünü kapatanların bu dünyada uğrayacağı ruhsal çöküşü şu sözlerle ilan eder:

“… Kur’ân, binler âyât ve burhanlarıyla ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, yüzer mucizat ve hüccetleriyle ve bütün enbiya aleyhimüsselâm ve semâvî kitaplar ve suhuflar, hadsiz delilleriyle şehadet ettikleri dâr-ı âhiretteki hayat-ı bâkiyeye inanmayan bir insan, kendini dünyada dahi küfürden neş’et eden bir mânevî cehenneme atar, daima azap çeker.”

Âhireti inkâr eden, sadece ahireti kaybetmiyor. Bu dünyada da kaybediyor.

Çünkü geçen her gün, kaybeden her sevgili, ölen her güzel şey, o kişinin ruhuna birer kâbus olarak çöküyor. Geçmiş tükeniyor, gelecek karanlık… Anlamsız bir varlık, anlamsız bir ölüm…

Ama iman eden için?

Her veda geçici bir ayrılık… Her kayıp bir emaneti iade etmek… Her ölüm bir kapı…

“Mâlik-i yevmiddin”– Hesap gününün sahibi – bu kelime, hem ümit hem adalet hem sabır hem direnç demektir.

BEŞİNCİ MENZİL: İyyâke na’büdü ve iyyâke nesta’în

“Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz.”

Bir “Nun” Harfinin Açtığı Kâinat

Bazen bir harf, bir kelimeden daha büyük anlam taşır.

Bazen tek bir harf, bütün bir kâinatın kapısını aralar.

Bediüzzaman Hazretleri namazda Fâtiha’yı okurken şu soruyu soruyor kendi kendine: “Neden ‘a’budu’ yani, ‘Ben ibadet ve istiâne ederim’ denilmedi, nun-u mütekellim-i maalgayr ile, yani, ‘Biz sana ibadet ve istiâne ederiz’ demiş?”

Ve o soru, bir seyahat-ı hayaliye kapısını açıyor.

İstanbul’da, Bayezid Camii’nde namaz kılıyor. “İyyakena’büdü” diyor. Ve o anda cemaate bakıyor: Hepsi aynı şeyi söylüyor. Hepsi onun duasını tasdik ediyor, “âmin” diyor.

Bir perde daha açılıyor.

İstanbul’un bütün camileri tek bir büyük Bayezid Camii oluyor. Şehirdeki bütün Müslümanlar, hepsi aynı anda, aynı kelimeyi söylüyor.

Bir perde daha açılıyor.

Âlem-i İslâm’ın tamamı tek bir mescid oluyor. Kâbe mihrap… Ve dairevî saflar hâlinde bütün Müslümanlar o mihraba yöneliyor. Hepsi aynı anda: “İyyakena’büdü.”

Bir perde daha açılıyor.

Kâinatın tamamı bir cami-i ekber oluyor. Her varlık, her zerrecik, her ağaç, her dağ, her deniz, her yıldız – kendi diliyle, kendi hâliyle – aynı ibadette, aynı tesbihte birleşiyor.

Bir perde daha açılıyor.

Ve şimdi o tek insan, o küçük hücre içindeki zerrelere bakıyor. Onlar da ibadet ediyor. Kalbi atıyor –“İyyakena’büdü.” Ciğerleri nefes alıyor – “Ve iyyakenestein.” Hücreleri çalışıyor – hepsi bir namaz hâlinde…

İşte o tek harf “nun” işte budur.

O harf, sizi yalnız bırakmıyor. Sizi milyonlarla, milyarlarla, bütün kâinatla birleştiriyor. Ve siz, o küçücük “nun” ile kâinatın en büyük cemaatine katılıyorsunuz.

Bir ömür namazı bu sırla kılmak, bambaşka bir namazdır.

ALTINCI MENZİL: İhdine’s-sırâta’l-müstakîm

“Bizi doğru yola ilet.”

En Kısa Yol: İstikametin Geometrisi

Geometride bir hakikat var:

İki nokta arasındaki en kısa yol, düz çizgidir.

Bu sadece mekânda geçerli değil… Ruhta da, ahlâkta da, hayatta da geçerli…

Risale bu hakikatten yola çıkarak şunu söylüyor: Mânevî yollarda ve kalbî mesleklerde en doğru yol en kısa ve en kolay yoldur. Ve o yol, sırat-ı müstakîmdir.

İnsanın ruhuna yerleştirilen üç büyük temel kuvvet vardır. Bu kuvvetlerin her birinin aşırılığı (ifrat), eksikliği (tefrit) ve dengesi (vasat) mevcuttur.

İşte sırat-ı müstakîm, bu kuvvetlerin tam dengede durmasıdır:

  • Akıl Kuvveti: Ortada kalırsa “hikmettir”; faydalıdır, kısadır. Aşırıya kaçarsa “cerbeze” yani kurnazlık ve oyunbazlık; eksik kalırsa “belâhet” yani ahmaklık ve gaflet olur. İkisi de uzun, ikisi de tehlikeli…
  • Öfke Kuvveti (Dafia): Ortada kalırsa “şecaattir” yani meşru cesaret… İleri giderse “tehevvür” yani zorbalık ve kibir; geri çekilirse “cebanet” yani korkaklık ve zillet olur. İkisi de acı, ikisi de kişiyi içten yiyor.
  • Şehvet Kuvveti (Cazibe): Ortada kalırsa “iffettir” yani temiz bir hayat… İleri giderse “fücur” yani fuhuş ve rezalet; geride kalırsa “humud” yani hissizlik ve hayatın lezzetini kaybetmek olur. İkisi de mahrumiyet, ikisi de azap…

Bütün bu denklemlerde orta yol en kısa, en kolay, en güzeldir.

“Demek ‘İhdinessıra talmüstakim’ pek çok câmi ve geniş bir dua, bir ubudiyet olduğu gibi, bir hüccet-i tevhide ve bir ders-i hikmete ve bir tâlim-i ahlâka işaret eder.”

Bu tek cümle bir duanın sıradan bir talep olmadığını gösteriyor.

“Bizi doğru yola ilet” derken aslında şunu söylüyoruz:

Bizi aklın israfından, öfkenin zulmünden, şehvetin rezaletinden koru… Bize hayatın en güzel, en verimli, en kolay çizgisini ver… Ve bizi o çizgide yürüt…

Bu kadar sade, bu kadar derin…

YEDİNCİ MENZİL: Sırâta’lleziyne en’amte aleyhim

“Kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğun peygamberlerin, sıddıkların, şehitlerin ve salihlerin yolına ilet.”

Beşeriyetin Zirveleri ve Onların Davası

Bir mahkemeyi düşünün…

Sanık: İnsan aklı… Dava: Allah’ın varlığı ve birliği… Jüri: Tarih…

Ve davayı lehte ispat etmek için kim tanıklık ediyor?

Bediüzzaman Hazretleri bakıyor ve şunu görüyor: Beşeriyetin en zirve insanları… En dürüstleri… En erdemlileri… En akıllıları… En isabetlileri…

“Peygamberler, sıddıklar, şehidler ve sâlih kimseler.” – işte bunlar, Âdem zamanından beri hadsiz hüccetler, mucizeler, kerametler, delillerle aynı davayı ispat etmiş; aynı hakikati ilan etmişler:

Tevhid…

Ve bu kelime, Fâtiha’da, o kadim şahitleri içine alıyor. Onların yolu, o nimete eren yol…

Risale, bu muazzam ittifakı görmezden gelen akla sarsıcı bir soru yöneltiyor:

“… nev-i beşerin en müstakîmleri, en sadık ve musaddak mürşidleri ve kemâlâtta reisleri olan mezkûr o dört taifenin icmâ ve ittifakla iman edip haber verdikleri ve kâinatı bütün mevcudatıyla delil gösterip hakkalyakîn, aynelyakîn, ilmelyakîn itikad ettikleri ve sarsılmaz kanaat getirdikleri bir hakikati tanımayan ve inkâr eden, hadsiz bir cinayet ve nihayetsiz bir azaba müstehak olmaz mı?”

Düşünün: Hz. İbrahim (a.s.), Hz. Mûsâ (a.s.), Hz. İsa (a.s.), Hz. Muhammed (a.s.m.) – hepsi aynı şeyi söylüyor. Ebubekir (r.a.), Ömer (r.a.), Osman (r.a.), Ali (r.a.) – hepsi aynı davayı tasdik ediyor.

Ve bütün bu devasa şahitler silsilesi karşısında insan hâlâ inkâr edebiliyorsa, bu en ağır akıl tutulmasıdır.

Fâtiha bu kelimeyle o büyük çınarın gölgesine davet ediyor bizi… Onların izinde yürümek, onların safında durmak, onların davası olan tevhidi yaşamak için…

SEKİZİNCİ MENZİL: Ğayri’l-mağdûbi aleyhim ve le’d-dâllîn

“Gazabına uğrayanların ve sapıtmış olanların yoluna değil.”

Tarihin İki Nehri ve İki Denizi

Tarih, iki büyük nehirden oluşur.

Her ikisi de aynı anda akıyor. Bazen iç içe geçiyor, bazen birbirinden uzaklaşıyor. Ama ikisi asla birleşmiyor.

Birincisi: İstikamet nehri… Peygamberlerin nehri, velîlerin nehri, sâlihlerin nehri… Bu nehrin kenarında yürüyenler, tarih boyunca hem ilahî lütfa mazhar oldu, hem iki dünyanın saadetini tattı.

İkincisi: Dalâlet nehri… İnkârcıların, zalimlerin, müstekbirlerin nehri… Bu nehirde yüzenler ise hem dünyada ilahî gazabın tokadını yedi, hem ahirette daimî bir azabı hak etti.

Tarih sayfaları, bu iki nehrin akıbetini gösteren ilahi icraatlarla doludur. Cenab-ı Hak;

“… Nuh ve İbrahim, Mûsâ ve Hûd ve Salih gibi (aleyhimüsselâm) çok nebîlere pek harika bir surette tarihî ve geniş hadiselerle muzafferiyet ve necatları vermiş ve Semûd ve Âd ve Firavun kavimleri gibi çok zâlimlere ve münkirlere dahi, peygamberlere isyanlarına mukabil dünyada dahi bir ceza olarak başlarına dehşetli semâvî musibetler indirmiş.”

Bu bir rastlantı değil… Bu, kâinatın ahlâkî dokusunun bir yansıması…

Çünkü kâinat, adaletten uzak değil… Hikmetle, rahmetle, adaletle işlenmiş bir yapı… Ve bu yapı, zulme uzun vadede asla razı olmuyor.

Bediüzzaman Hazretleri bu ayetin, Risale-i Nur’daki bütün muvazelenin menbaı, esası ve üstadı olduğunu söylüyor.

Yani Risalelerin pek çok yerinde yapılan iman-küfür, istikamet-dalâlet, saadet-şekavet karşılaştırmalarının hepsinin özeti, bu tek ayette saklı…

Ve Fâtiha, her namazda bizi bu iki yolun karşısında durduruyor. Seçimini yenile, diyor. Her gün yeniden karar ver. Her vakitte tekrar saf tut.

Hangi nehrin kıyısında yürümek istiyorsun?

DOKUZUNCU MENZİL: Âmin

“Dualarımızı kabul eyle.”

Milyonların Sesi: Bir Kelimede Kâinat

Fâtiha bitmek üzere…

Sekiz menzilden geçtik. Sekiz ufuk göründü. Ve şimdi son menzil:

Âmin.

Ama bu kelime öyle bir kapanış değil ki, sessizce geçilsin.

Risale şunu söylüyor: “‘İyyâke na’büdü’deki nun harfi (Biz kulluk ederiz, dediğimiz o çoğul ifade), üç büyük cemaati bize gösterip bizi onların içinde bulunduruyor. Biz dahi bu ‘Âmin’ kelimesiyle o muvahhidler cemaatinin dualarına yardım edip, cüz’î ubudiyetimizi küllî ve geniş bir ubudiyete çeviririz.”

Bir düşünün:

Siz şu an namaz kılıyorsunuz. Dünyanın her köşesinde milyonlar namaz kılıyor. Hepsi aynı Fâtiha’yı okudu. Hepsi aynı kapıları çaldı. Hepsi aynı anda, “Âmin” dedi.

Ve o tek “Âmin” – sizin minicik sesiniz – o milyonların sesine karışıyor… Artık o ses yalnız sizin sesiniz değil… Artık o dua yalnız sizin duanız değil…

O “Âmin”, bütün müminlerin duasına tasdik, bütün müminlerin davasına destek, bütün müminlerin şefaatine ortak olmak demek…

Ve Risale, burada çok güzel bir ince ayrım yapıyor: Bu hakikati herkes kendi seviyesince alabilir. Kimi sadece kendi dünyasını aydınlatır, kimi ise bütün kâinatı:

“İşte, derecâta göre bir âmî, bir çekirdek kadar bu kudsî hakikatten hisse alsa, ruhen terakki etmiş bir kâmil insan, bir hurma ağacı kadar hisse alır.”

Bir çekirdek de güzel… Bir hurma ağacı da güzel…

Önemli olan, o feyizden uzak kalmamak…

Yedi Kapıdan Geçmek

Fâtiha, kırk küsur kelimeden oluşuyor.

Ama o kırk küsur kelimede bütün bir kâinat var.

Hamd var – kâinatı dolduran nimetlere şükür…

Rububiyet var – milyonlar âlemi idare eden sonsuz bir Rab…

Rahmet var – zerreyi bile ihmal etmeyen sonsuz bir şefkat…

Adalet var – hesabın mutlaka görüleceği, zulmün son bulacağı inancı…

Kulluk var – o büyüklüğünde sınır olmayan (ekber) Rabbe yönelen küçük ama onurlu bir varlığın ibadeti…

İstikamet var – hayatın en güzel, en doğru, en kısa çizgisi…

Tarih var – iki büyük nehir ve hangisini seçeceğimizin kararı…

Ve son olarak:

Âmin var – bütün bu hakikatlere en derin, en içten onay…

Bediüzzaman Hazretleri bütün bunları, bir hapishanede, birkaç günde, namazın içindeki bir tefekkürden yazmış.

Ve o yazarken şunu hissediyoruz:

Bu kelimeler, taş duvarlardan geçiyor. Demir parmaklıkları eritip geçiyor. Çünkü ruh hapsolmuyor. İman hapsolmuyor. Ve Fâtiha’nın kapılarını açan bir kalp, nerede olursa olsun özgürdür.

Siz her namazda bu kapıları açıyorsunuz.

Belki farkında değilsiniz. Belki sadece bir alışkanlıkla okuyorsunuz.

Ama Fâtiha her açıldığında sizi bekliyor.

Şimdi, o taş duvarların ardında prangaları kıran mütefekkirin özgürlüğüyle, seccadenizin başında durma sırası sizde…

Bir gün, bir namazda, bir “Elhamdülillah”da dur…

Ve sor kendine:

Bu nimetin hakiki fiyatı nedir?

Cevap gelecektir.

Ve o cevapla birlikte, yedi kapı birden açılacaktır.

“Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın.” (Bakara Suresi, 32. Ayet).

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu