EURONUR ÖZEL

Fazilet: Bir Annenin Adı, Bir Ömrün Özü

Özel Makale / Anne

Bazı isimler vardır; sahibine o denli yakışır ki, sanki o isim için dünyaya gelinmiştir.

Fazilet…

Erdem demek…

Olgunluk demek…

İnsanın en güzel hali demek…

Ve bazı anneler vardır; bu ismi yalnızca taşımaz, bizzat yaşarlar.

Bu yazı, böyle bir annenin – hem benim annemin, hem de bu dünyanın bütün şefkat kahramanlarının – hikâyesidir.

Şefkatin, fedakârlığın ve hasretin üzerine bir vefa yazısı…

Güneş Üzerine Uyurken Doğmayan Kadın

Sabahın ilk ışığı henüz ufku boyamadan, o çoktan kalkmış olurdu.

Güneş üzerine uyurken hiç doğmamıştı.

Bu onun için bir kural değil, bir ahlâktı.

O elleri hiç durmadı.

Hamur yoğurdu, ateş yaktı, sofra kurdu. Geleni geçeni doyurdu.

Kapısından aç çıkan olmadı.

Köyde büyümüştü; misafirin bereket getireceğine inanıyordu. O bereketi bizzat elleriyle hazırlıyordu.

Eli çabuk, titiz ve düzenliydi. Yaptığı her yemeği, her tatlıyı bir sanatkâr titizliğiyle hazırlardı.

Genç kızken Sultan Ana’dan öğrenmişti yemek sırlarını…

Kendisinin okuma yazması yoktu. Fakat çocuklarının eğitimi için büyük fedakârlıklara katlanmıştı. Onları en güzel şekilde teşvik etmişti.

O tarifler, yalnızca tarif değildi artık; bir mirastı, bir sevgi diliydi, bir eve ait olmanın en sıcak hissiydi.

Ve beş oğlunun her birinin ne sevdiğini ezbere bilirdi.

Sormadan… Düşünmeden… Yüreğiyle bilerek…

Gurbet dönüşlerinde sofra hazır olurdu.

Hangi yemek, hangi tatlı, hangi çorba…

Hiçbirini sormak gerekmezdi.

Çünkü o, çocuklarını yalnızca doğurmamış; her hücresiyle tanımıştı.

İşte asıl annelik buydu.

İçinde Taşıdığı Yara

Ama o da bir çocuktu, bir zamanlar…

Üç dört yaşındayken, annesi vefat edip gitmişti.

Henüz annenin ne olduğunu tam anlayamadan, anneden yoksul kalmıştı.

O küçük yürek, daha adını koyamadan büyük bir eksikliği taşımaya başlamıştı.

Bazen hayıflanırdı. Nadir de olsa, içindeki o eski sızı dışarı sızardı:

“Annesi olmayanın babası da olmaz yavrum.”

Bu cümle; sadece bir gözlem değil, bir ömrün özeti; küçük bir kızın yaşadığı yetimliğin sessiz çığlığıydı.

Onlarca yıllık bir hasretin ifadesi…

Küçük bir kızın, büyük bir acısı…

Ve işte o acıyı taşıyan eller, aynı zamanda en şefkatli eller oldu.

Çünkü yoksunluğun içinden geçenler, varlığın kıymetini en iyi bilenlerdir.

Annesizliğin acısını yaşayan o kadın, çocuklarına o acıyı yaşatmamak için kendini harcadı.

Tam harcadı. Artakalan bırakmadı.

Fedakârlık, onun mizacıydı.

Çiçeklerin Annesi

Çiçekleri çok severdi.

Öyle bir severdi ki, o sevgi bir hobiden çok ibadete yakındı.

Nerede farklı bir çiçek görse, onun ya tohumunu ya da dalından bir parça isteyerek evine getirir; büyük bir umutla toprağa emanet ederdi.

Toprakla arasında sessiz bir sözleşme vardı sanki… Ektikleri çoğunlukla yetişirdi.

Köyde çeşme suyu olmadığı zamanlarda bile, uzaktaki tulumbadan kovalarla su taşıyıp o narin canları sulamaktan hiç üşenmezdi.

Yorulmak nedir bilmez; boş zamanlarında onlarla uğraşıp, her birine birer bebek gibi bakardı.

Çeşit çeşit çiçeklerin; nakış nakış dokunmuş yapraklarında, renklerinde, kokularında, Cenab-ı Allah’ın eşsiz sanatını görürdü.

Bahçesindeki sebze ve meyve ağaçlarını da ihmal etmezdi.

Mevsimine göre ektiği sebzeleri yetiştirmek, fazla meyveleri reçele dönüştürmek, bunları akrabalarına dağıtmak…

Hepsi onun için bir hayat biçimiydi.

Vermekten, paylaşmaktan, bereketini başkasıyla buluşturmaktan aldığı haz; dünyevî bir hazzın çok ötesindeydi.

Eller Durdu, Dualar Durmadı

Bir ömür boyu herkese yeten, herkesi tanıyan; herkesin derdine koşan o zihin; yolun sonuna doğru yoruldu.

Vefatından önce Alzheimer (demans) hastalığının o sessiz karanlığına çekildi.

Bir süre, dünyayı ve sevdiklerini unutan bir yabancı gibi; hiç kimseyi tanıyamadan yaşadı.

Belki de bu, dünya ağrısından kurtulup çocukluğundaki o annesiz günlerin saflığına bir dönüştü.

O kimseyi tanımasa da, herkes onu taşıdığı o yüce “fazilet”ten tanıyordu.

Ve bir gün o eller durdu.

9 Mayıs 2013.

Baharın tam ortasındaydı.

Ama o gün baharın tadı kalmadı.

Çiçekler açıktı, ama öksüz kalmıştı sanki…

Bahçeler vardı, ama yalındı.

Güneş doğuyordu, ama bir eksiği vardı artık…

Oğullarından biri, yüreğindeki o boşluğu şöyle dile getirdi:

“Tadı kalmadı, ne baharın, ne yazın, Çiçekler öksüz kaldı, bahçeler yalın, Seni hiç özlemiyoruz, sanma sakın, Hasretinle doluyuz, her zaman anne.”

“Güneş, üzerine uyurken doğmadı, Rahat geçirdiğin günler, hiç olmadı, Çocukların, şefkatine de doymadı, Fedakârlık, senin mizacındı anne.”

Doymadı…

Bu kelime her şeyi söylüyor.

Onlarca yıl boyunca o sofra kuruldu.

O eller hiç durmadı.

O yürek hiç susmadı.

Ama çocukları hâlâ doymadı.

Çünkü anne sevgisine doyulmaz.

Doyulması mümkün değildir.

O sonsuz bir pınar gibidir; ne kadar içersen iç, hasreti bitmez.

Anneler ve O Kadim Yük

Fazilet anne yalnız değildi bu yolda…

Her coğrafyada, her çağda, her dilde bir anne vardı.

Adları farklıydı, dilleri farklıydı, yüzleri farklıydı.

Ama elleri aynıydı. O eller; hamur yoğurdu, alın sildi, gözyaşı tuttu, dua açtı.

Anneler tarihin en sessiz şefkat kahramanlarıdır.

Savaş meydanlarında adları yazılmaz.

Kitaplarda şöhretleri anılmaz. Madalya takılmaz göğüslerine…

Ama medeniyetler onların kucağında büyüdü.

Peygamberler onların sütünü emdi. Âlimler onların duasıyla yükseldi.

Ve o anneler; sabah erkenden kalktı. Geceyi gündüze, gündüzü geceye kattı.

Kendinden çaldı, çocuğuna verdi.

Acıktı, doyurdu. Üşüdü, örttü. Hastalandı, yine de kalktı.

Hiç şikâyet etmedi.

Annenin Duası

Bir annenin duası, başka hiçbir duaya benzemiyor.

O dua; saf, arı, hesapsız, karşılıksız bir duadır.

İçinde kibir yok, içinde gösteriş yok.

Yalnızca, o çocuğun iyiliği var.

Yalnızca o yavrunun sağlığı, mutluluğu, ahireti var.

Ve o dua arşa ulaşıyor.

Çünkü Allah, o duayı biliyor. O dua yüklü elleri biliyor. O gece ağlayan yürekleri biliyor.

“Hayalin gitmiyor, gözümün önünden, Duaların, arşa ulaştı özünden…”

Evet. O dualar gitti. Arşa ulaştı.

Ve hâlâ orada, hâlâ işliyor bir yerlerde…

Çünkü iyi bir annenin duası, ölümle bitmiyor.

Anneler Günü

Bu haftanın bir günü, Anneler Günü

Ama dürüst olalım: Anneyi bir güne sığdırmak mümkün değil.

O, dokuz ay taşıdı. Yıllarca uyumadı. Onlarca yıl emek verdi.

Ve belki de hiç tam dinlenemedi, hiç tam huzur bulamadı.

Biz ise bir gün ayırıyoruz.

Bir gün yetmez. Bir ömür yetmez.

Ama en azından bugün, o elleri hatırlayalım.

O sabah ezanlarında kalkan bedenleri hatırlayalım.

O sofraları, o duaları, o sessiz fedakârlıkları hatırlayalım.

Ve annesi hayatta olanlar; bugün gidin, elini tutun… Yüzüne bakın… Gözlerinin içine bakın…

Orada onlarca yıllık emek var, onlarca yıllık sevgi var, onlarca yıllık dua var.

Görün onu… Gerçekten görün…

Çünkü o eller bir gün duracak… O ses bir gün kısılacak… O sofra bir gün kurulmayacak…

Ve o zaman anlayacaksınız; baharın tadının o ellerden geldiğini…

Annesi artık aramızda olmayanlara ise şunu söyleyebilirim:

O sevgi kaybolmadı. Dualar devam ediyor. Ve bir gün, inşallah, en güzel kavuşmayla yeniden buluşacağız. O elleri tekrar tutacağız.

Son Söz: Fazilet Anne

Fazilet anne…

Sabah erkenden kalkan; güneşi üzerine doğurtmayan; okuma yazması olmadığı halde evlatlarının ilim yolunda en büyük destekçisi olan; beş oğlunun her birinin yüreğini ayrı ayrı bilen; Sultan Ana’dan öğrendiği tarifleri sevgiye dönüştüren; kapısından aç çıkan bırakmayan; tulumbadan su taşıyıp ektiği çiçekleri bir evlat gibi büyüten; o çiçeklerde Allah’ın eşsiz sanatını okuyan; içinde annesizliğin acısını taşıyan ama o acıyı çocuklarına hiç yaşatmayan…

O kadın gitti. Ama o eller hâlâ sıcak bir yerlerde…

O dualar hâlâ arşın kapısında bekliyor.

O sofranın kokusu hâlâ o evde, o mutfakta, o çocukların yüreğinde…

Ve her Anneler Günü, her gurbet dönüşü, her sofraya oturuşta…

O yok…

Ama hep var.

Allah rahmet eylesin.

Mekânı cennet, makamı âlî olsun. Ve o dualar; arşta, hâlâ yaşıyor olsun.

Ahirete uğurladığımız bütün annelerimizin aziz hatıraları, okuyacağımız Fatiha’lara vesile olsun.

Âmin.

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu