Felsefî eğitim

Bu hükümetin kaderi olsa gerek. Milletin faydasına olacak güzel çalışmaları seslendirdiği halde, icraatta niyetinin aksiyle karşılaşıyor. Dindar, muhafazakâr ve şu kadroların icraatlarına musallat olan ruhu anlamak kolay olmasa gerek.

Millî Eğitim Bakanımız YÖK meselesini bir haysiyet meselesi edinince, hakikaten ümitlenmiş ve sevinmiştik. Hazırlanan kanuna baktık ki, seslendirdiği güzelliklerin hiçbiri metinde yer almamış. Sanki üniversite meselesini milletin tartışmasına açan bakan gitmiş, bir başka bakanca kanun metni hazırlanmış. Gerçi içi boş da olsa hanedanın böyle bir şovu yeme niyeti olmadığından kanun rafa kalktı ya… Sonra da “müfredat reformu” sözünü işittik. Sayın Güleçyüz’ün yazısı olmasaydı, bu reformun mahiyetinden belki haberdar olamayacaktık. Biz reform kelimesinde; bugüne kadar yapıla gelen yanlışların düzeltileceğini, medenî milletlere yakışır bir programın hazırlanacağını ve Avrupa’da öğretmenlerimizi gülünç duruma düşüren “Kemalist ilkeli eğitimden” bizi kurtaracak bir düzenlemenin yapılacağını zannetmiştik. Yani ezberci, hantal, kolaycı, kalıpçı, tek adamcı ve mânevî değerlerden yoksun şu sistemin AB standartlarında değişeceğini beklemiştik.

Mevcut eğitim sistemimizin hali, eski doğu bloku ve diktatör Arap eğitimlerini çağrıştırdığını elbette biliyorsunuz. Cemiyet hürriyetini zedelemeden fert hürriyetinin esas alındığı, tek kişinin ilke ve inkılapları yerine medenî prensiplerin öncelendiği, öğrencinin üzerinde baskı hissetmeden hadiseleri tahlil edebileceği, verimli, sentezci ve mevcut medeniyetlerle boy ölçüşebilecek bir müfredat reformu bekleyenler, mecburen beklentilerini başka bahara saklayacaklar…

Biz müfredat reformu beklerken, Avrupa’nın istintak sandalyesine oturttuğu “felsefe eğitimi” sevgili bakanımızca eski bir “yenilik” olarak eğitimcilerimize ve bize sunuluyor. Bakanımız gençliği ve çocuklarımızı çok uysal ve adeta güdülecek koyun kadar mutî gördüğünden, “sorgulama, itiraz ve başkaldırı” melekelerimizi felesefeyle inkişaf ettirmek istemiş. Amerika ve Avrupa gençliği, reddeden, itiraz edip kabullenmeyen, her hükme şüphe ile yaklaşan, sevgi, hürmet ve şefkati ileri yaşlara erteleyen bir gençlikmiş. Serseri, hoyrat ve isyankâr görünümlü gençliğe, medya, sinema, müzik ve nihayet okulla gençliğimiz ayak uydurmaya çalışırken, eksiği en fazla hissedilen hususun “felsefe eğitimi” olduğunu bakanımızın çok kıymetli çevresi tesbit etmiş.

Popülist olmayan Batılı ilim adamları bu gençliğin Avrupa’nın geleceğini karartacağını söylüyorlar. Uyarı ve çare niteliğindeki yüzlerce makalenin internet aracılığıyla yetkililerimize de ulaşabileceğini düşünüyorum. Avrupalı sosyalistlerin övündüğü “sosyal devlet”in dinsiz felsefenin çocuklarınca çökertilmekte olduğunu istatistikler haber veriyorlar. Felsefenin öngördüğü “hürriyet anlayışını” cemiyete tatbik edenlerin; sokak başı uyuşturucudan ölmüş gençlerden şikâyet etmeleri, intiharla hayatlarına kasteden yüzbinlerceyi gündeme getirmeleri ve Avrupa dışından gelen çocuklar karşısında çocuklarının rekabeti kaybetmeleri; “felsefeye dayalı eğitimin” bu kıtadaki hazin sonunu gösteriyor. AB içinde yaklaşık otuz milyon Müslüman, Müslüman Türkiye’den çocuklarının eğitimi için yardım beklerken, yetkililerimizin Avrupa ve bilhassa Amerika’nın çöplüklerine yönelmeleri hakikaten hazindir.

Eğitim, sosyal bir hadisedir. Avrupa ve Amerika’nın sosyal hadiselerdeki biricik müracaatları “felsefî düsturlardır.” Her ne şekilde olursa olsun sosyal hadiselerde çözüm için Batıdan örnek almaya ve onları taklid etmeye çalışmak “bitmişliğimizin” ilânı olmaz mı? Halbuki millet olarak elimizin altında tüm insanlığın eğitimine yardımcı olabileceğimiz kadar malzeme, tecrübeler ve muhteşem prensiplerin olduğuna inanıyoruz.

Milli Eğitimimizde birileri hâlâ Avrupa aydınlanmasını felsefeye bağlayabiliyor.

Avrupa’nın meşhur ilim adamı şarkiyatçı Fuat Sezgin hoca, ortaya koyduğu muhteşem eseriyle isbat etti ki; Avrupa fen ve teknolojisinin kaynağı Endülüs ve Sicilya medeniyetleridir. Fen ve felsefenin Avrupa’da 16. yüzyıldan itibaren kilise karşısında yükselişi bu hakikati gösteriyor. Kilisenin ilmî çalışmalarına baskısı karşısında Gırnata, Sevilla ve Kurtuba’ya sığınan ilim adamlarının tarihçesini yazan Avrupalı araştırmacılar da itiraf ediyorlar. Endülüs medeniyetinin “iman cephesini” terk etmiş çocuklarca geliştirilen teknolojiyi yalnızca “dinsiz felsefeye” bağlamanın devri çoktan geçti. Bediüzzaman Hazretlerinin bir asır önceki fikirlerini araştırmasıyla tasdik eden Fuat Sezgin’den başka, daha yüzlerce ilim adamının “Batı’yı çıkmaz sokaktan” kurtarma çabalarını görmemezlikten gelenlerin yanlış yolda olduklarına inanıyoruz.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*