EURONUR ÖZEL

Gaye-i Hayal Olmazsa ?

Özel Makale / gaye

Geçen gün İstanbul’da, Balat’ın ara sokaklarında yeni açılmış ama eski hissi veren küçük bir kafede  bir arkadaşımla otururken, konu bir anda insanın iç dünyasına geldi; o da çayından bir yudum alıp bana dönerek, “Asıl mesele şu,” dedi, “insanın önünde kendinden daha büyük bir gaye yoksa, farkında olmadan zihni dönüp dolaşıp kendi etrafında dönmeye başlıyor ve bunun bu dünyada ve ahirette bedeli büyük oluyor. ” diye söze girdi ve ardından o ilginç cümleyi okumadan önce yüzüme bakıp, “Bunu iyi dinle,” diye ekledi.

“Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenâsi edilse, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.” Mektubat-Hakikat Çekirdekleri

Bak, bu cümleyi ilk okuduğumda çok ağır gelmişti. Ama aslında anlatmak istediği şey o kadar hayatın içinden ki… İstersen sana sade bir şekilde anlatayım.

Şimdi Düşün: İnsanın Önünde  Bir Gaye Yoksa Ne Olur?

Büyük derken kariyer, para, ün falan değil. Onları demiyorum. Kendinden daha yüksek bir şey… Allah’ı tanımak, O’nun rızasını kazanmak, yaptığını O’nun için yapmak gibi bir hedef.

İşte buna “gaye-i hayal” deniyor.

Eğer bu gaye canlıysa, insanın zihni yukarı bakar. Kendini merkeze koymaz. “Ben”i ölçü yapmaz. Benliği bir alet gibi kullanır. Yani “Ben varım ki Rabbimi tanıyayım” der.

Ama…

Cümlede diyor ya: “Nisyan veya tenâsi edilse…”

Yani insan ya gerçekten unutursa ya da bilerek unutmuş gibi yaparsa…

İşte kırılma orada başlıyor.

Bak şimdi çok basit bir yerden düşünelim.

Bir sohbettesin. Ortada güzel bir konu var. Eğer gaye hakikati bulmaksa, kim doğru söylüyorsa onun sözüne sevinirsin. Senin söylemene gerek kalmaz.

Ama Gaye kaymışsa Ne Olur?

Zihin hemen şuraya gider:
“Ben ne söyleyeceğim?”
“Ben nasıl görüneceğim?”
“Ben haklı mıyım?”

Konu aynı. Ortam aynı. Ama merkez değişmiş.

İşte “ezhan enelere dönüp etrafında gezerler” tam olarak bu.

Zihin artık hakikatin etrafında dönmüyor. Kendi etrafında dönüyor.

Bu sadece sohbette olmaz.

Mesela bir iş ya da bir hizmet yapıyorsun. Eğer gaye rıza-yı İlâhî ise, kimse görmese de huzurlusun. Ama gaye kayınca ne oluyor? Yapılan işin değeri takdirle ölçülüyor. Görülmeyince iç burkuluyor. Ve soğuyor insan.

Sosyal medyada bile böyle değil mi?
Paylaşım fayda için mi, yoksa görülmek için mi?
Beğeni az gelince niye moral düşüyor?

Çünkü zihin, fark etmeden hakikatin etrafında değil, “ben”in etrafında dönmeye başlamış.

Asıl mesele şu:

İnsan benliği yok etmez. Zaten yok edemez. Ama onu merkeze koymaması gerekir.

Eğer önünde büyük bir gaye varsa, ene ayna olur.
Eğer o gaye unutulursa, ene merkez olur.

Ayna ne yapar? Kendini göstermez, gösterdiği şeyi gösterir.
Merkez ne yapar? Her şeyi kendine çevirir.

Bak Dikkat Et, En yorucu Hâl Hangisi Biliyor Musun?

Sürekli kendini düşünmek.

“Ben ne oldum?”
“Ben niye takdir edilmedim?”
“Ben niye anlaşılmadım?”

Bu zihni daraltır. İnsanı içe hapseder. Oysa insan kendini bir bilse : “Kendini bilen Rabbini bilir.”

Sonra gaye Rahman ve Rahim olan Rabbe bağlanınca bir ferahlık gelir. Çünkü mesele “ben” olmaktan çıkar.

Cümlenin özü şu aslında:

İnsanın önünde Allah’a uzanan bir hedef yoksa, zihni kendi etrafında dönmeye mahkûm olur.

O yüzden mesele çok basit ama çok derin:

Her gün kendine şunu sormak yeterli olabilir:
“Ben bugün ne için yaşıyorum?”

Eğer cevap sadece “kendim” olursa, daire daralır.
Eğer cevap “O’nun rızası” olursa, daire genişler.

İşte bu cümle, bütün meseleyi tek satırda söylüyor.

Ya hakikatin etrafında döneceğiz,
ya da kendi etrafımızda.

“Kâinatın miftahı, anahtarı insanın elindedir. Âlemin kapıları açık ise de mânen kapalıdır. Cenâb-ı Hak bütün o kapıları ve kenz-i mahfîyi açan ene namında bir miftahı insanın eline vermiştir.” (Mesnevi-i Nuriye, Şemme)

Aradaki fark, sadece bir gaye.

Kafeden çıktığımızda akşam iyice çökmüştü. Konu uzadıkça derinleşmiş, derinleştikçe içimizi açmıştı. Köşede vedalaşırken arkadaşım gülümseyerek, “Bu meseleyi burada bırakmayalım,” dedi, “akşamki Risale dersinde devam edelim mi?” Ben de hiç düşünmeden, “Edelim,” dedim. Sanki konuşacak daha çok şeyimiz değil de, birlikte yürüyecek bir yolumuz vardı. Ayrılmadan önce ellerimizi hafifçe kaldırdık ve içtenlikle şu duayı ettik:

“Allah’ım! Bize verdiğin ilmi ve nuru ve hilmi arttır. Bize bilinen zahirî ve bilinmeyen bâtıni nimetler ver.”

Sonra içimizde sakin bir sevinçle ayrıldık; İstanbul’un akşamına değil, aynı istikamete doğru yürür gibi.

Deniz Pamir

Satırlarında kainatın sırrını arayan bir kalem… Kelimeleri, hikmetin derinliklerinden süzülen bir nur gibi, zihinleri aydınlatır ve kalpleri ferahlatır. Her cümlesi, mahlukatın ince nakışlarından Halık’ın sonsuz rahmetine bir davetiye gibidir. O, fani sözcüklerle baki hakikatlere köprü… Devamı »

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu