Geçim derdi ve ahlak buhranı

Toplumun hatırı sayılır bir kesimi için geçim-maişet derdi alabildiğine zorlaştı.

Gelir gideri karşılamıyor. Asgari ücret artışına rağmen, mutfaktaki yangın devam ediyor. Dar ve sabit maaş sahipleri, arttıkça artan fiyatlarla baş edemiyor.

Bu sıkışmışlık hali, aile hayatında derin çatlaklara, toplumda da deva bulmaz çatışmalara sebebiyet veriyor. Bilhassa kiracı ile mülk sahipleri arasında yaşanan cinayet haberlerinin duyulmadığı gün yok gibi. Bir de medyaya yansımayan kısmı var ki, onları da hesaba katınca endişeye kapılmamak elde değil.

Maddî hayatın zorluklarına ilâveten, ahlâk ve maneviyat sahasında da dehşet veren buhranlar yaşanıyor. Geçim derdi ile ahlâkî buhranın aynı anda insanları mengene gibi sıkıştırmasıyla, aile ve toplum hayatında acı veren trajediler yaşanıyor.

Evet, cemiyet hayatında gözle görülür derecede artış gösteren cinnet ve cinayet vak’aları, maalesef her geçen gün yeni bir boyut kazanarak tırmanmaya devam ediyor. Bu trajik vak’alar, sadece bir tek sebebe dayalı olarak da meydana gelmiyor. Şüphesiz, bunun birden çok sebebi var.

Bir nebze de olsa detaylara bakacak olursak: Başta işsizlik, fakirlik, yoksulluk ve bütün bunların maddî kaynağı olan fâhiş fiyat artışları (enflasyon), insanlarımızın yarına güvenle bakmasına ciddi engel teşkil ediyor. Halihazırdaki sıkıntıya gelecek kaygısı da eklenince, maalesef işte o cinnet ve cinayet vakalarının artmasına sebebiyet veriyor.

Öte yandan, içinde derin acıları barındıran olaylarda, işin bir de “mânevî sebep” boyutu vardır ki, bunun da göz ardı edilmemesi gerekiyor.

Nitekim, tâ 1950’lerde haber verildiği gibi, “Dünya büyük bir mânevî buhran geçiriyor.” İşte, bu dehşet verici mânevî buhrandan, ülke ve millet olarak nasibimize düşeni bizler de bir şekilde görüyor ve çekiyoruz.

Yaşanan üzücü hadiselerle ilgili olarak medya aracılığıyla topluma yansıtılan görüntüler, bilhassa ajitasyonlu yansıtma biçimi, haliyle pek çoğumuzun canını sıkıyor. Yani, mâneviyattan yoksun, çare üretmekten mahrum, ders ve ibret cihetini nazara vermekten uzak bir yansıtma biçimini kast ediyoruz. Bu sorumsuzluk sebebiyle, yer yer moral değerleri zayıflıyor, hatta yaşanan buhranı daha da derinleştirmiş oluyor.

Yaşanan vak’alar, ne kadar acı olursa olsun, şayet bir ciddiyet tavrı ve sorumluluk duygusu içinde insanlara yansıtılırsa, şüphesiz bundan faydalı bir ders çıkarılır ve dinamik zihinler çare üretme cihetinde çalışmaya yönelir. Aksi halde, kalp ve kafa midesi bulanır; zihinler çare olabilecek yöntemlerde bile çatallaşır, dolayısıyla ileri gitmekte zorlanır.

Araştırdığım ve bilebildiğim kadarıyla, medenî ülkelerde haberleri yansıtma biçimi farklıdır. İnsanın içini karartan, şevkini kıran, moral değerlerini altüst eden cinnet ve cinayet haberleri, yanut kanlı-irinli görüntüler pek nazara verilmez; verilse de sınırlı ve kısıtlı şekilde, yani olabildiğince perdelenerek verilir.

Hülâsa, devlet ve hükümetlerin maddi yönden alacağı, alması gereken tedbirler var. En büyük sorumluluk onlarda.

Meselenin en mühim tarafında ise, herkesi alâkadar eden manevî tedbir ve manevî koruma unsurları yer alıyor: İman, ahlâk, fazilete dair şuurlu ders, sohbet ve telkinler gibi. Bunlar sağlanamadığı takdirde, her türlü maddî güvenlik bariyerini yıkıp geçebilecek kabiliyette olan cinnet ve saldırganlık hallerinin önüne geçmek mümkün olmuyor. Yani, maddî geçim derdine mutlaka çare bulunmalı; ama, bu tek başına asla ve kat’a yetmez; ruhî ve manevî gıdanın da mutlak sûrette verilmesi icap ediyor.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*