![]()
Ahbaplar arasında yaptığımız sohbetlerde kulaklarımızın aşina olduğu, çok kullandığımız bir tanımlama vardır. “Ne yaparsın geçim dünyası işte.” Gerçekten günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovalayıp asırları devirip giden bir dünyada yaşıyoruz.
Gençliğimizde her meseleyi ciddiye alırken, yaşlandıkça birçok şey ciddiyetini kaybediyor. Öyle ki “her şey boş işte yalan dünya” demeye başlıyoruz. Kabrimiz ile aramızdaki mesafe azaldıkça bu sefer geçmişte yaptığımız şeyleri daha bir ince eleklerden geçirip bu sefer “değer miydi?” demeye başlıyoruz.
Bu safhalardan, vicdan sahibi her insan mutlaka geçiyor. O zaman; sonra söyleyeceğimiz bu sözleri şimdi düşünüp ona göre yaşamamız gerekiyor. Ta ki dosdoğru bir hayat çizgimiz olsun. Son nefesimizi verirken pişmanlık duymayalım.
Vasiyetin Ardındaki Hakikat
Meşhur bir hikayedir. Hayli varlıklı bir kimse vefat ediyor. Mirasçı olarak da bir tek oğlu var. Bütün servet oğluna kalıyor. Şahıs vefat etmeden önce iki vasiyetname hazırlayıp birini bir arkadaşına diğerini de başka bir arkadaşına emanet ediyor.
Birinci arkadaşına diyor ki; ben vefat eder etmez bu vasiyetnamemi oğluma ver. İkinci arkadaşına da diyor ki cenazem yıkandıktan sonra kefenlenirken sendeki vasiyetnamemi oğluma ver.
Gel zaman git zaman emri hak geliyor şahıs son nefesini veriyor. Ağlamalar sızlamalar devam ederken şahsın birinci arkadaşı elindeki vasiyetnameyi şahsın oğluna veriyor. Oğlu bakıyor babasından bir mektup. Hemen acele ile açıyor okumaya başlıyor.
Babası diyor ki “oğlum ben dünyadan ayrıldım. Tek varisim de sensin. Bütün malım mülküm senin oldu. Senden bir tek dileğim var. Kefenlenmeden önce sağ ayağıma bir çorap giydir beni öyle kefenlesinler.”
Oğlu gözyaşları içerisinde hemen babasını yıkayıp kefenleyen gassalin yanına gidip babasının mektubunu gösteriyor ve kefeni bağlamadan, babasının sağ ayağına çorabını giydirmesini istiyor. Gassal “delikanlı ben yıllardır bu işi yapıyorum böyle bir şey ne yaptım ne de duydum. Ben böyle bir şey yapamam” diyor.
Evde bulunan din görevlilerine konu anlatılıyor. Her biri böyle bir şey olmaz mevta üzerinde hiçbir şey olmadan kefenlenmeli diyorlar. Delikanlı çaresiz ne yapacağını şaşırmış vaziyette kime danışsa herkes aynı şeyleri söylüyor. Biz böyle bir şey duymadık da görmedik de.
Dünya Malının Gerçek Yüzü ve İmtihan
Evde bu haller yaşanırken müteveffanın ikinci arkadaşı elindeki vasiyeti delikanlıya veriyor. Delikanlı gözyaşları içinde acele ile zarfı yırtarcasına açıyor. Babası diyor ki “oğlum görüyorsun bunca servetin, malın mülkün sahibi ben, ebedi hayatıma giderken buradan bir çorap bile götüremiyorum. Yarın aynı durumda sen olacaksın. Sana kalan mirası ona göre kullan ahirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdir de fani dünyada da bıraktığın şeylere kıymet verme.”
Evet ne demişler “mal da yalan mülk de yalan var biraz da sen oyalan”. Allah (CC) bize birçok his vermiş. Bunların sevk ve idaresini bizim cüz-i ihtiyarımıza bırakmış. Kendimizi kandırmadan neciyiz, nerden gelip nereye gidiyoruz, bu dünya da işimiz nedir? sorularının cevaplarını bulmalıyız.
Mecazî Hislerden Hakikî Hissiyata
İşte, insanda binlerle hissiyat var. Her birisinin, aşk gibi, iki mertebesi var: biri mecazî, biri hakikî. Meselâ, endişe-i istikbal hissi herkeste var. Şiddetli bir surette endişe ettiği vakit bakar ki, o endişe ettiği istikbale yetişmek için elinde senet yok.
Hem rızık cihetinde bir taahhüt altında ve kısa olan bir istikbal, o şiddetli endişeye değmiyor. Ondan yüzünü çevirip, KABİRDEN SONRA HAKİKÎ VE UZUN VE GAFİLLER HAKKINDA TAAHHÜT ALTINA ALINMAMIŞ BİR İSTİKBALE TEVECCÜH EDER.
Hem mala ve câha karşı şiddetli bir hırs gösterir. Bakar ki, muvakkaten onun nezaretine verilmiş o fâni mal ve âfetli şöhret ve tehlikeli ve riyaya medar olan câh, o şiddetli hırsa değmiyor. Ondan, hakikî câh olan MERÂTİB-İ MÂNEVİYEYE VE DERECÂT-I KURBİYEYE VE ZÂD-I ÂHİRETE VE HAKİKÎ MAL OLAN A’MÂL-İ SALİHAYA TEVECCÜH EDER. Fena haslet olan hırs-ı mecazî ise, âli bir haslet olan hırs-ı hakikîye inkılâp eder.
Hem meselâ, şiddetli bir inatla, ehemmiyetsiz, zâil, fâni umurlara karşı hissiyatını sarf eder. Bakar ki, BİR DAKİKA İNADA DEĞMEYEN BİR ŞEYE BİR SENE İNAT EDİYOR. Hem zararlı, zehirli bir şeye inat namına sebat eder. Bakar ki, bu kuvvetli his böyle şeyler için verilmemiş; onu onlara sarf etmek, hikmet ve hakikate münâfidir.
O şiddetli inadı, o lüzumsuz umur-u zâileye vermeyip, ÂLİ VE BÂKİ OLAN HAKAİK-İ İMANİYEYE VE ESÂSÂT-I İSLÂMİYEYE VE HİDEMÂT-I UHREVİYEYE SARF EDER. O haslet-i rezile olan inad-ı mecazî, güzel ve âli bir haslet olan hakikî inada, yani HAKTA ŞİDDETLİ SEBATA İNKILÂP EDER. (Mektubat 9. Mektup)