Geçtiğimiz hafta vefat eden, son şahitlerden: Hacı Reşit Övet Ağabey

Hacı Reşit Övet ağabeyle tanışıklığımız 1970’li yıllarda başlamıştı. Mütevazi ve sadakat timsali bir ağabeydir.

1938 Bitlis doğumlu olan Hacı Reşit ağabey, Van’a göç etmiş ve orada yaşamaktaydı. Uzun yıllar önce de Bursa’ya göç ederek, ömrünü burada devam ettiriyordu.

Van’da ikamet ettiği yıllarda Van İskele Caddesi’nde bulunan mütevazi evinde yapılan nur sohbetlerine sık sık iştirak etmiştik. Oturduğu bu güzel evini sonradan Nur hizmetlerine vakfetmişti.

Van’da iken Nur medresesinde birlikte kaldığımız yıllar da olmuştu..

Kendisini yakînen tanıyanlardanım. 1953 yılında ilk defa Isparta’da Üstadı ziyaret eden Hacı Reşit ağabeyin Üstadla alâkalı hatıralarını Van’da iken tespit edip, arşivlemiştim.

Bursa’da müdavimi olduğu, günün çoğunu geçirdiği Pınarbaşı Nur mekânında sık sık ziyaret eder, Van’da geçen eski günleri yad ederdim.

Kendisin son ziyaretim yine adı geçen mekânda oğlum Ahmet Said ile birlikte gerçekleşmişti.

Hayli ilerleyen yaşına rağmen tebessümü ve bizimle tatlı alâkadarlığı devam ediyordu.

Bir fotoğrafını müsaade isteyerek çekmemle birlikte, zaman zaman Bursa’da dinlediğim ve daha önce de kendisinden alarak tespit ettiğim Üstadla alâkalı hatıralarını neşrettirmek istediğimi istirham etmiştim. Kendisi büyük bir tevazu içinde kabul ederek müsaade etmişlerdi. Geçtiğimiz hafta vefat eden bu nur ağabeyimizin—Son Şahitler’de de yer alan—kıymetli hatıralarını, kendisinin ağzından dinleyelim:

ÜSTADI İLK ZİYARET…

1953 senesinin sonlarıydı. Bizim Van’da yaşlı bazı kimselerin arasında Üstad Bediüzzaman’ın bahsi olurdu. Bu bahisleri merak ve alakayla dinlerdim. O günlerde Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin matbu bir küçük tarihçesi elime geçmişti. Kitabı bir defada hemen okuyarak bitirmiştim. Kitap benim çok hoşuma gitmişti. O günlerde gidip Üstad Hazretlerini ziyaret etmeyi düşünüyordum. Hemen hazırlık yaparak, trene atlayıp yola çıktım.

Tren Malatya civarından geçerken Van’ın bir köyünde kalan Molla Muhyiddin isminde bir kimseyle tanıştım. O da ziyarete gidiyormuş, ayrılmak imkânı olmadı. Beraberce Isparta’da merhum Süleyman Rüştü Çakın ağabeyin dükkânına gittik. Üstadı ziyarete geldiğimizi söyledik. “Şimdi gelen olur, sizi göndereyim.” dedi.

Az sonra birisi geldi. Merhum Ceylan Çalışkan’mış. “Bunlar Üstadı ziyarete gelmişler, bunları götür” dedi.

Merhum Ceylan “Beni yirmi metre geriden takip edin” dedi ve bizler de öyle yaptık. Evin önüne gittik. “Karşı tarafta bekleyin” dedi, bekledik.

Az sonra bir zat geldi, kapıyı anahtarla açtı, içeriye girdi. Bu zat merhum Zübeyir Ağabeymiş.

Daha sonra bir zat daha geldi, pencerenin altından gür bir sesle iki defa “Sungur, Sungur” diye seslendi. Kapı açıldı ve içeriye girdi. O zat Tahir Ağabeymiş.

Biraz daha bekledik. Ceylan kapıyı açtı ve bize seslendi. Kapıdan içeri girdik, benim başımda serpuş vardı. “Başındakini at, Üstadımız hoşlanmaz” dedi. Çıkarıp hemen attım, taş merdivenlerden yukarıya çıkıp eve girdik.

Girişte sağ tarafta kendi odalarına bizi aldılar, bir miktar bekledik. Merhum Ceylan bizi Üstad Hazretlerinin odasına aldı.

Üstad, somyada yatağın içinde oturuyordu. Mübarek ellerini öptük. Oturmam için işaret buyurdular. Üstad hiç seslenmiyor, yanındaki adam konuşuyordu….

Sıra bana gelince, Üstad Hazretleri benim kim olduğumu sordu. Ben “Bitlis’liyim, Van’da kalıyorum.” dedim.

Bana, “Bitlis benim hakiki vatanımdır. Bitlis’te Risale-i Nur’a sahip çıkmadıklarını merak ederdim. Şimdi Muş mebusu Gıyaseddin Emre Mecliste Risale-i Nur’u müdafaa ediyor. Bitlis’in nâm-ı hesabına kabul edildi” dedi.

alt“RİSALE-İ NUR ZINDIKAYA GALİPTİR”

Van’da Molla Hamid ağabey “Van’da bir medrese açalım mı?” diye sormuştu. Bunu da söylediğim zaman, Üstad çok sevindi ve elleriyle işaret ederek, “Hemen açın” demişti.

Ceylan’a hitaben “Risale-i Nur zındıkaya galiptir, değil mi Ceylan?” deyince, Ceylan da “Evet, Üstadım” dedi.

Üstad, “Vanlılara müjde et, Risalelerimiz beraat etti. İki sandık ve bir çuval geri alıyoruz. Risale-i Nur Van’a çok lâzım, çok okusunlar. Çünkü Van, Ruslara karşı Sedd-i Zülkarneyn’dir. Halk Partisinden iki kişi vardı, onlar gitti. Demokrat Parti Risale-i Nur’u tutuyor” dedi.

O zamanlar Reis-i Cumhura ve Başvekile yazılan mektuplar vardı. Bunlardan Van’a götürmem için emrettiler. Bana yirmi beş kuruş ekmek parası verdi. Sonra, “Eskinden beri on altın ve 250 banknotum var, bitmiyor” dedi. Böylece ellerini tekrar öptük ve veda edip ayrıldık.

Üstad’dan ayrılıp Van’a dönünce, yine bir müsait vaktini bulup, Üstad Hazretlerini ziyaret etmek istiyordum. Çünkü Van’da bazı arkadaşlar, “Bizleri talebeliğe kabul ettiklerini sordun mu?” diye söylemişlerdi.

Bir sene sonra Molla Hamid ağabeyle yine Isparta yollarına düşmüştük. Ben biraz hastaydım, Molla Hamid ağabeyden dua istemiştim. (….)

(Üstad) hastalık konusunda, “Bırakın doktorların evhamını, ben de hastayım” demişlerdi.

Bana, “Seni yirmi senelik talebeliğe kabul ediyorum” diye buyurdular.

Bana Hastalar Risalesi’ni okuyup okumadığımı sordular.

“Evet” dedim.

Bana, “Çok oku” dediler.

BÜYÜK LÜGAT

Birkaç sene sonra, yani 1956’da Kâmil Acar kardeşimizle anlaşarak yine Üstad Hazretlerini ziyaretlerine gitmiştim. O tarihlerde Üstad Hazretleri Emirdağ’ındaydı. Önce Diyarbakır’dan iki su testisi almıştık. Urfa’da Abdullah Yeğin ağabey, “Testinin birisini Üstad Hazretlerine götürün” demişti.

Emirdağ’ında Çalışkanlar hanedanı ağabeylere uğradık. O zamanlar Abdullah Yeğin ağabey lûgat hazırlıyordu. Bunu Üstada söylememizi bizden istemişti.

Zübeyir Ağabey bizi karşılamıştı. Doğu’dan ve Abdullah Yeğin ağabeyden selâmlar söyledik. Bu arada iki tane Diyarbakır’dan aldığımız testinin birisini Abdullah ağabeyin gönderdiğini ve testinin Çalışkan ağabeylerin dükkânlarında olduğunu söyledik.

Üstad Hazretleri Hüsnü kardeşimize, “Çabuk onu getir” dedi. Daha sonra, “Niye ikisini de getirmediniz? Bunlar bana çok lâzım. Kaça aldınız?” diye sordu.

“Yetmiş beş kuruşa” dedik. Hemen yetmiş beş kuruşu çıkarıp verdi.

Kâmil Acar kardeşimiz Abdullah Yeğin ağabeyin lügatından bahsetti. Üstad Hazretleri buyurdular ki: “Öyle bir lügat yapsın ki, ilk mektebden üniversiteye kadar ondan istifade etsinler.”

Sonra bir ara Hüsnü’yü çağırdı. Hüsnü ağabey için, “Bu benim manevî evlâdımdır. Bunu askere göndereceğim.” dediler. Arkasından da “Hüsnü, misafirlere bir şeyler getir” dedi. Üstad bize bisküvi ikram etti. Biraz sonra da, “Hüsnü, gözlüğümü ver, vasiyetnâmemi okuyacağım” dedi ve şöyle devam ettiler: “Emirdağ’ında vefat edersem orta mezarlığa, Isparta’da vefat edersem yukarı mezarlığa defnedin” dedi.

Daha sonra Üstad, Risale-i Nur neşriyatının kıyamete kadar devam edeceğini ve döner sermayesinden zekâtının verilmesini söylediler. Biraz geçince de bir kutunun içinden resimsiz para çıkardı. “Bunları Abdülmecid ve Mehmed Kayalar’a götürün….” diye tembih etti. (…)

Üstad Hazretlerinin mübarek huzurlarında bir buçuk saat kadar kaldık. Kâmil Acar’dan bazı şeyler sordu. Kâmil hasta olduğunu ve dua istediğini söyleyince, Üstad Hüsnü ağabeylere, ”Hüsnü, ismini yaz, sabah namazında duâ edelim.” dedi.

Bende de verem hastalığı vardı. Üstadımızın duâlarından sonra Allah’a şükür hastalıktan eser kalmadı.

Ben Üstad Hazretlerini üç defa ziyaret ettim. Mübarek gözlerine dikkatle baktım, fakat o berrak gözlerini dikkatli göremedim… Üstadın siması pembemsi, berrak bir şekildeydi. Mübarek yüzüne insan bakmaktan doyamıyordu. Cenab-ı Hak gönüllerin sultanı Üstad Bediüzzaman’ın şefaatine nail etsin, bizleri inşaallah talebeliğe kabul buyursunlar.”
(Son Şahitler, 4.Cild, s. 145)

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*