EURONUR ÖZEL

Genç Ruhlar: Allah’a Mal Olmak ve Ağaçtaki Haşir

Özel Makale / Haşir

Haziran ortasıydı. Akşam yavaş yavaş düşüyor, turuncu ışıklar odanın köşelerindeki kitap raflarına sızıyordu. Sokaktaki çınar ağacı, hafifçe esen rüzgârla beraber devasa bir canlı gibi hışırdıyordu.

Pencereden dışarıyı seyreden Emre, bir iki hafta önce henüz yeni açılan o cılız yaprakların şimdi nasıl olup da sokağı gölgeleyecek kadar dolup taştığına takılmıştı.

Kerem odaya girdiğinde Emre’nin bu dalgın halini gördü. “Hâlâ o ağaçtasın değil mi?” diye sordu gülümseyerek.

“Öyle,” dedi Emre, gözlerini yapraklardan ayırmadan. “Geçen ay sadece bir avuç tomurcuktu. Şimdi ise bu kadar yoğun bir doluluk… İçinde devasa bir mekanizma dönüyor ama biz sadece dışarıdaki yeşili görüyoruz.”

Kerem masaya, diğerlerinin yanına oturdu: “Tam zamanında sordun. Bu akşamki dersimiz tam da o gizli mekanizmanın sahibi üzerine.”

Bardaklar dolmuş, odadaki çay kokusu akşamın serinliğiyle karışmıştı.

Mert, hastaneden yeni gelmiş olmanın yorgunluğunu üzerinden atmak istercesine derin bir nefes alıp şakaklarını ovdu. Beyaz önlüğünü yanındaki sandalyeye asıp arkasına yaslandı.

Selim ve Can da not defterlerini hazırlamış, Kerem’in açacağı sayfayı bekliyorlardı.

“Bu hafta Hubâb’ın zeyli (Zeylü’l-Hubâb), yani eki,” dedi Kerem. “Üstad bölümü bitirmiş ama kalbi durmamış, söyleyecekleri taşmış sanki. Bir hamd ile başlıyor, sonra üç büyük meseleye giriyor: Allah’a mal olmak, nimetin sahipliği ve ağaçtaki haşir. Özellikle o son bölüm… Penceredeki o ağacın aslında nasıl bir mucize fabrikası olduğunu anlatıyor.”

Birinci Durak: İki Âlem, Tek Sahip

Kerem her cümleyi bir yudum su içer gibi, tadına vararak okumaya başladı:

“Bismillahirrahmanirrahim. Öyle bir Allah’a hamd, medih ve senâlar ederiz ki, şu âlem-i kebir O’nun icadıdır. Ve insan denilen şu küçük âlem de O’nun ibdâıdır. Biri inşâsı, diğeri binâsıdır. Biri san’atı, diğeri sıbgasıdır. Biri nakşı, diğeri ziynetidir. Biri rahmeti, diğeri nimetidir. Biri kudreti, diğeri hikmetidir. Biri azameti, diğeri rububiyetidir. Biri mahlûku, diğeri masnûudur. Biri mülkü, diğeri memlûküdür. Biri mescidi, diğeri abdidir.”

Oda bir an sessizliğe büründü. Kerem okumayı bitirince hepsi sanki o ağır kelimelerin zihninde yerleşmesini bekledi.

Can, elindeki kalemi evirip çevirirken kaşlarını hafifçe çattı. “Dur abi,” dedi, “kelimeler çok görkemli ama akışta kaybolmamak için biraz durup sindirelim. ‘Âlem-i kebir’ ve ‘ibda’ derken Üstad tam olarak neyi paralelleştiriyor?”

Selim hemen araya girdi: “Üstad burada kâinatı devasa bir yapıya, insanı ise o yapının içine yerleştirilmiş özel bir mücevhere benzetiyor. İkisi paralel ama ölçekler farklı. Büyük âlem: kâinat. Küçük âlem: insan. Ve her ikisi için farklı ama birbirini tamamlayan sıfatlar kullanıyor.”

Kerem başını salladı: “Kâinat genel plan, yani inşa; insan ise o planın içindeki sanatlı bina. Ama şu ‘sıbga’ kelimesine dikkat edin. Boyama, renk verme demek. Kâinat bir tuvalse, insan o tuvaldeki en parlak, en kişiye özgü renk.”

Selim heyecanlandı: “Ve şu karşıtlığa bakın: Kâinat O’nun rahmeti, insan O’nun nimeti. Kâinat O’nun kudreti, insan O’nun hikmeti. Kâinat O’nun azameti, insan O’nun rububiyeti. Yani kâinat büyüklüğü, gücü, rahmetin genişliğini gösteriyor. İnsan ise hikmeti, nimeti, terbiyeyi gösteriyor. Biri makro, diğeri mikro. Ama ikisi de aynı Sahibin.”

Mert tıp kitaplarından aşina olduğu o soğuk teknik dili bir kenara bırakıp söze girdi: “Klinikte bazen düşünürüm; bir hastanın genetik kodu tüm insanlıkla aynı genel planı taşır. Yani o ‘âlem-i kebir’in bir parçasıdır. Ama o hastanın acıyla kıvrılan yüz ifadesi veya umutla gülen gözleri… İşte o, ‘sıbga’dır. Kişiye özel renktir. İkisi de aynı hayatın ürünüdür ama dilleri başkadır.”

Emre pencereden gruba döndü: “Ve en sonundaki iki sıfat çok güçlü. Kâinat O’nun mescidi, insan O’nun abdi. Yani kâinat ibadet yeri, insan ibadet eden. Namaz kılmak için bir mescide giriyorsun. O mescidin taşları, duvarları, minaresi ibadet etmiyor; ibadetin mekânı oluyor. Ama sen içinde ibadet ediyorsun. Kâinat mescit, sen abd. Ve her ikisi de O’nun.”

“Evet, bütün bu şeyler, eczasıyla beraber Allah’ın mülkü ve malı olduğu, i’câzvâri sikke ve mühürleriyle sâbittir.”

“Eczasıyla beraber,” dedi Can. “Yani parçalarıyla birlikte. Sadece bütün değil, en küçük parça da dâhil. Ve o sahiplik i’câzvâri, yani mucizevî bir mühürle damgalanmış. Her şeyin üzerinde ‘Bu Allah’ındır’ yazıyor ama o yazıyı ancak gören okuyabiliyor.”

İkinci Durak: Kim Allah’a Mal Olursa

“İ’lem eyyühe’l-aziz! (Ey aziz kardeşim, bil ki) Her kim kendisini Allah’a mal ederse, bütün eşya onun lehinde olur. Ve kim Allah’a mal olmasa, bütün eşya onun aleyhinde olur. Allah’a mal olmak ise, bütün eşyayı terk ve her şeyin O’ndan olduğunu ve O’na rücû ettiğini bilmekle olur.”

“Bu,” dedi Selim yavaşça, “belki Hubâb’ın en keskin cümlesi.”

Emre bunu somutlaştırdı: “Düşünelim. Bir insan var. Her şey kendi adına, kendi gücüne, kendi planına güveniyor. Ve hayat onu bir yerden vuruyor. Hastalık, kayıp, başarısızlık. O noktada her şey aleyhinde hissettiriyor. Çünkü kendini merkeze koymuş, her şeyin ona hizmet etmesi gerektiğini sanıyor. Ve etmeyince düşman görünüyor.”

Can ekledi: “Ama Allah’a mal olan biri için ne oluyor? Aynı zorluk geliyor. Ama bu sefer o zorluk bile bir öğreti. Bir sınama. Bir terbiye. Yani olumsuz gibi görünen şey bile lehine çalışıyor. Çünkü o insan ‘Bu da O’ndan, bu da O’na gidiyor’ diyor. Sahipliği bırakmış.”

Selim psikolojik çerçeveyi kurdu: “Kontrol odağı deniyor buna psikolojide. İç kontrol odağı: her şeyi ben kontrol ediyorum, ben yönetiyorum. Dış kontrol odağı: her şey bana oluyor, benim kontrolümde değil. İkisi de birer uç. Ama ‘Allah’a mal olmak’ üçüncü bir şey: ‘Her şey O’nun kontrolünde ve O benim için en iyisini biliyor.’ Bu ne çaresizlik, ne de kibir. Teslimiyetle güven arası.”

Mert bunu yoğun bakımdan bir gözlemle pekiştirdi: “Hastalar iki türlü oluyor. Biri her şeyi kontrol etmeye çalışıyor. Ve bu kontrol çabası bazen iyileşmeyi zorlaştırıyor, çünkü stres sistemi baskılıyor. Diğeri teslim oluyor. ‘Sen bilirsin doktor, sen bilirsin Allah’ım.’ Ve o teslimiyette bir huzur açılıyor. Üstad diyor ki: Bu sadece sağlıkta değil, hayatın her anında böyle.”

Can kaşlarını kaldırıp çayından bir yudum aldı, zihni bu durumu tam anlayamamıştı: “İyi de kardeşler, her şeyi bırakmak, her şey aleyhine hissettiğinde ‘bu da O’ndan’ deyip kenara çekilmek insanı tembelliğe ya da bir tür çaresizlik psikolojisine itmez mi? ‘Bütün eşyayı terk etmek’ hayattan elini eteğini çekmek gibi anlaşılmaz mı?”

Selim, Can’ın bu haklı çıkışına gülümseyerek cevap verdi: “İşte kilit nokta orada Can. Terk etmek, dünyayı fiziken bırakmak değil, kalben sahiplenmeyi bırakmak. Yani bir başarı kazandığında ‘Ben yaptım, ben zekiyim’ kibrine girmemek; bir başarısızlıkta da ‘Mahvoldum, her şey bitti’ diye yıkılmamak. Eşyayı kalbinde taşımadığın an, onun kölesi olmaktan kurtuluyorsun. Asıl özgürlük ve aksiyon o zaman başlıyor.”

Emre son cümleyi tekrarladı: “‘Her şeyin O’ndan olduğunu ve O’na rücû ettiğini bilmek.’ İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn. Biz Allah’tanız ve O’na döneceğiz. Bu sadece ölüm anında okunan bir söz değil. Her an için. Her nefes O’ndan geliyor. Her an O’na dönüyor.”

Üçüncü Durak: Misafir Evde İsraf Edemez

“İ’lem eyyühe’l-aziz!  Cenab-ı Hakkın sana in’âm ettiği vücutla vücuda lâzım olan şeyler, temlik suretiyle değildir. Yani, senin mülkün ve malın olup istediğin gibi tasarruf etmek için verilmemiştir. Ancak, o gibi nimetlerde, Allah’ın rızasına muvafık tasarruf edilebilir.”

“Temlik,” dedi Can. “Mülk edinmek, sahip olmak. Üstad diyor ki: Sana verilen beden, verilen nimetler, temlik yoluyla verilmedi. Yani tam sahip değilsin. Emanet.”

Elindeki not defterine bir şeyler karalarken, “Aslında olay tamamen mülkiyet hukukuna çıkıyor,” dedi. “Üstad orada ‘temlik’ derken, bu bedenin tapusunun bizde olmadığını hatırlatıyor. Biz sadece kiracıyız…”

Selim hemen aldı: “Bu çok önemli bir hukuki ayrım aslında. Mülkiyet hakkı ile kullanım hakkı farklı. Birinin arabasını kullanabilirsin. Ama onu tahrip edemezsin, satamazsın, istediğin gibi değiştiremezsin. Sahip değilsin, kullanıcısın. Üstad diyor ki: Bedenin, aklın, ömrün… Bunlar senin değil. Kullanım hakkın var, sahiplik yok.”

“Evet, bir misafir, ev sahibinin iznine ve rızasına muvafık olmayacak derecede, yemeklerde ve sair şeylerde israf edemez.”

Emre güldü: “Bu o kadar net ki. Misafir olarak bir eve giriyorsun. Ev sahibi sana güzel bir sofra kurmuş. Sen o sofrada istediğin gibi davranamıyorsun. Yiyecekleri ziyan edemezsin, evin eşyalarını tahrip edemezsin. Çünkü sana ait değil. İzin verilen kadar kullanıyorsun.”

Mert bunu güncel bir gerçeğe bağladı: “Beden sağlığı konusunda tam bu oluyor. İnsanlar bedenlerini ‘benim’ zannedip istedikleri gibi kullanıyorlar. ‘Benim bedenim, istediğimi yaparım’ diyorlar. Ama Üstad diyor ki: Misafirsin. Ev sahibinin rızasına göre kullanacaksın.”

Can felsefi bir boyut kattı: “Ve bu bakış açısı çok özgürleştirici de. Çünkü ‘Benim’ dediğin zaman, kaybetmek de senin sorumluluğun oluyor. Hastalık gelince yıkılıyorsun. Ama ‘Emanet’ dediğinde, kaybetmek de teslim etmek oluyor. ‘Sahibine döndü’ diyebiliyorsun.”

Selim bağladı: “Ve ‘Allah’ın rızasına muvafık tasarruf’ ifadesi çok geniş bir alan açıyor. Yani kullan. Ye, iç, yaşa, zevk al. Ama o zevk alırken ev sahibinin rızasını düşün. Bu bir kısıtlama değil, bir çerçeve. Ve o çerçeve içinde hayat çok daha anlamlı.”

Dördüncü Durak: Ağaçtaki Haşir

Kerem sayfayı çevirdi. Sesi değişti; daha canlı, daha heyecanlı:

“İ’lem eyyühe’l-aziz! Gözleri küsuf tutmuş bazı adamlar, gözleri önünde vukua gelen gayr-ı mahdut hususî haşir ve neşirleri kör gözleriyle gördükleri halde, kıyamet-i kübrâyı ve haşr-i umumiyeyi nasıl istiğrab ediyorlar?”

“Küsuf,” dedi Kerem, “tutulma. Güneş tutulmasındaki gibi. Gözleri tutulmuş. Görüyor ama görmüyor. Ve haşr-i umumî: büyük kıyamette tüm ölülerin yeniden dirileceği. İnsanlar bunu imkânsız buluyor. Üstad diyor ki: Bak önüne. Her yerde haşir var zaten.”

Emre penceredeki ağaca döndü: “Az önce o ağaca bakıyordum. Kışın öldü o ağaç. Dalları kuruydu, yapraksızdı. Sonra bahar geldi. Tohum gibi bir şeyden filizler çıktı, yapraklar açtı. Geçen yılın yaprakları değil bunlar. Ama aynı ağaç. Bu haşir değil mi?”

“Acaba, çiçek açıp semere veren ağaçlarda her sene îcad edilen meyvelerin haşir ve neşirlerini gördükten sonra haşr-i umumîyi istib’ad eden sıkılmaz mı?”

Mert heyecanlandı: “Tıp açısından düşüneyim. Karaciğer hücrelerini düşünelim. Ortalama ömrü birkaç hafta ile birkaç ay. Sürekli ölüyor ve yeniden yapılıyor. Derinin hücreleri de öyle, kan hücreleri de. Yani sen her birkaç yılda bir neredeyse tamamen yenilenmiş bir bedenle yaşıyorsun. Bu sürekli tekrar eden bir haşir değil mi?”

Can mühendislik mantığıyla araya girdi: “Biz yazılımda gereksiz verileri temizleyip belleği açan sisteme ‘garbage collection’ deriz. Kullanılmayan bellek boşaltılıyor ve tekrar kullanıma açılıyor. Döngü içinde bir sistem. Hatta daha ötesi; evrende hiçbir veri, hiçbir kod satırı aslında silinmiyor. Sadece sistem ‘reset’ atıyor ve her baharda yeni bir formda tekrar derleniyor, yani ‘compile’ ediliyor. Kâinat da böyle. Hiçbir madde gerçekten yok olmuyor. Dönüşüyor. Ve Üstad diyor ki: Bu dönüşümü her yerde görüyorsunuz. Büyük diriliş de aynı prensip.”

“Eğer onlar şuhudî bir yakîn ile haşr-i umumîyi görmek isterlerse, akıllarını da beraber bulundurmak şartıyla, yaz mevsiminde küre-i arz bahçesine girsinler.”

“Dikkat edin,” dedi Selim. “Üstad ‘aklınızı da beraber bulundurun’ diyor. Yani saf duygu değil, akıl da işin içinde olsun. Hem bak hem düşün.”

“Acaba ağaç dallarından sallanan o tatlı, ballı, nazif, lâtif kudret mucizeleri, o mahlûkat-ı lâtife, evvelkisinin, yani ölüp giden semeratın aynı veya misli değil midir?”

Kerem başını kitaptan kaldırıp arkadaşlarına baktı: “Farkında mısınız? Üstad burada akademik ya da soğuk bir bilim dili kullanmıyor. Adeta kâinata âşık bir şair gibi, sevgi dolu kelimeler seçiyor: ‘Tatlı, ballı, nazif, lâtif.’ Meyvelere böyle bakıyor. Ve diyor ki: Bunlar geçen yılın meyvelerinin aynısı ya da benzeri değil mi?”

“Eğer insanlarda olduğu gibi o meyvelerde de vahdet-i ruhiye olmuş olsaydı, geçmiş ve gelen yeni meyveler birbirinin aynı olmaz mıydı? Fakat ruhları olmadığı için aralarında ayniyete yakın öyle bir misliyet vardır ki, ne aynıdır ve ne de gayr keyfiyeti gösterir. Acaba semerattaki bu vaziyeti gören, haşri istib’ad edebilir mi?”

Selim bunu açtı: “Çok ince bir felsefi ayrım yapıyor Üstad. Meyveler tam aynı değil çünkü ruhu yok. Ruh olan varlıklarda, yani insanlarda, diriliş aynen aynı ruhla olacak. Tam aynı. Ama meyvelerde ruh olmadığı için benzer oluyor, aynı olmuyor. Bu fark insanın haşrinin nasıl gerçek bir ‘aynı olmak’ olacağını da gösteriyor.”

Mert bunu genetik açıdan baktı: “DNA kopyalanıyor. Her hücre bölünmesinde. Hatalar oluyor ama ana bilgi korunuyor. İnsan ruhu da öyle. Beden çöküyor ama ruh, o özgün bilgiyi taşıyor. Ve diriliş, o özgün bilginin yeni bir bedende açılması.”

“Ve keza, mânevî asansörlerle lâzım olan erzak ve gıdalarını ağacın yüksek dallarına çıkartmakla, tebessümleriyle arz-ı dîdar eden dut ve kayısı gibi meyveleri kuru ve câmid bir ağaçtan ihraç ve icad etmekle o kuru ağacı acip bir vaziyete ve hayattar, antika bir şekle koyan kudret-i ezeliyeye haşr-i umumî ağır gelir mi? Hâşâ! Bu lâtif, nâzik masnûatı o kuru ağaçlardan ihraç eden kudrete hiçbir şey ağır gelmez. Bu bedihî bir meseledir. Fakat gözleri kör olanlar göremiyorlar.”

Hepsi bir an sessizce pencereye, o koca çınara baktı. Zihinlerinde, köklerin derinliklerinden en uçtaki meyveye kadar tırmanan o görünmez, sessiz ve muazzam asansörleri hayal ettiler.

Yerçekimine meydan okuyan, hiçbir gürültü çıkarmadan tonlarca suyu yukarı taşıyan o gizli mekanizmayı…

“Mânevî asansörler,” dedi Emre. “Bu ifade inanılmaz. Ağaç kökte aldığı suyu, minerali, enerjiyi dalların en ucundaki meyveye nasıl taşıyor? Kim kurdu bu sistemi? Üstad ‘mânevî asansörler’ diyor. Görünmez taşıma sistemi.”

Can güldü: “Mühendislik olarak baksak; bir ağacın iletim sistemi, basıncı aşağıdan yukarıya taşıması, kökteki ozmoz, yapraktaki terleme… Kılcallık borularından yukarılara tonlarca suyun, yerçekimine meydan okuyarak sıfır gürültüyle pompalanması tam bir hidrolik mucize. Bunların hepsi bir araya gelmiş. Kimse planlamadı diyemezsiniz.”

Mert ekledi: “Ve ‘tebessümleriyle arz-ı dîdar eden’ ifadesine bakın. Meyveler yüzünü gösteriyor, tebessüm ediyor. Üstad meyvelere insan gibi bakıyor. Onları sevgiyle görüyor. Ve o sevgili bakış içinde soruyor: Kuru bir ağaçtan bu kadar lâtif şeyler çıkaran kudrete haşir mi ağır gelir?”

Selim son noktayı koydu: “Ve cevap da var zaten cümlenin içinde: ‘Hâşâ!’ Hiç de öyle değil. O kudrete hiçbir şey ağır gelmez. Kuru ağaçtan tatlı meyve çıkarabilen kudret, topraktan insan çıkarabilir. Kemiklere et giydirebilir. Ölümden hayat üretebilir.”

Gece İnerken: Yeni Bir Bakış

Gece iyice çökmüştü. Odanın köşesindeki çaydanlıktan hafif bir tıslama sesi geliyor, bardaklarda soğuyan çayların son yudumları buruk bir tat bırakıyordu. Açık pencereden içeriye haziran gecesinin serin toprak ve yaprak kokusu dolmuştu. Emre hâlâ zaman zaman penceredeki ağaca bakıyordu.

Kerem kitabı kapattı: “Bu hafta Üstad’ın zeylini okuduk. Hubâb’ın devamını. Ve bu hafta üç büyük şey öğrendik.”

“Birincisi: Kâinat O’nun mescidi, insan O’nun abdi. İkisi de O’nun, ikisi de O’na işaret ediyor.”

“İkincisi: Allah’a mal olan için her şey lehe, olmayana her şey aleyhe. Ve o mal olmanın yolu: Her şeyin O’ndan geldiğini ve O’na döneceğini bilmek.”

“Üçüncüsü: Haşir uzakta değil. Bir ağacın kıştan baharına geçişinde, bir meyvenin kuru daldan çıkışında zaten var.”

Selim ekledi: “Ve bütün bunlar birbirine bağlı. Kâinat Onun mescidiyse, her ağaç o mescidde bir ayet. Her meyve bir burhan. Ve o burhanları görmek için ne gerekiyor? Gözlerin küsuf tutmaması.”

Odadaki sessizlik, okunan metnin ağırlığını ve güzelliğini taşır gibiydi. Herkes kendi payına düşen hisseyi heybesine koymuş, gitmeye hazırlanıyordu.

Mert ayağa kalkıp önlüğünü koluna alırken, “Yarın vizite çıkarken hastalarıma sadece birer biyolojik vaka olarak değil, ‘emanet’ olarak bakmaya çalışacağım,” dedi. “Bedenimizi, zamanımızı, sağlığımı emanet olarak gördüğümde o misafir hissi uyanıyor içimde. Ev sahibinin rızasını düşünmek, hekimliği de çok başka bir yere taşıyor.”

Can ceketini giyerken kapıya doğru döndü: “Aslında vesveseler, acz kapısı, kader ve marifetullah derken haftalardır konuştuğumuz her şey bu akşam tek bir çatı altında birleşti: Allah’a mal olmak. Kendinden geçip O’nun mülkü olduğunu bilmek…”

Emre kapıya yürürken durdu, elini ahşap pervaza koyup ağaca son kez baktı. Gözlerinde, az önceki dalgın ifadenin aksine, ne yaptığını çok iyi bilen bir kararlılık vardı.

“Bu ağaç her yıl diriliyor. Kimse şaşırmıyor. Ama Üstad diyor ki: O şaşırmadığın şey, aslında şaşılacak en büyük mucize. Haşrin küçük modeli. Ve o küçük modeli görmek için sadece bakman yeterli.”

Kapı açıldı. Haziran gecesi içeri doldu.

Sokak lambası yanıyordu. Penceredeki ağaç rüzgârda hafifçe sallandı; dallarında henüz olgunlaşmamış meyveler titreşti.

Üç genç sokaktaki o sıradan çınar ağacına durup bir an baktılar. Kelimeler tükenmiş, yerini derin bir tefekküre bırakmıştı. Konuşmaya gerek yoktu; ağacın karanlıktaki silueti her şeyi anlatıyordu.

Sokak lambasının altında yürürken Emre mırıldandı: “Gördük işte. Sadece aklımızla değil, kalbimizle de baktık.”

Farklı bir bakışla.

Haziran gecesinin serinliği, yeni bir bakış açısının huzuruyla hepsini kucakladı.

 

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu