![]()
Üniversite kampüsünün yanındaki o tanıdık dairede bu akşam, sadece çayın buğusu değil, cevap bekleyen ağır soruların yoğunluğu da vardı.
Dışarıda dünya, dijital bir hızın ve gürültülü bir haz arayışının içinde anlamını yitirmiş bir çark gibi dönerken; bu küçük odada zaman durmuş, on genç adam kâinatın kalbine doğru bir yolculuğun eşiğine gelmişti.
Kerem (İlahiyat), Mesnevi-i Nuriye’yi huşuyla açtı.
“Dostlar,” dedi Kerem, “Geçen hafta O’nun (a.s.m.) şahsiyetini konuştuk. Bugün ise O’nun tarihin akışını nasıl değiştirdiğini ve kâinatın neden O’nun duasına ‘Âmin’ dediğini müzakere edeceğiz. Reşhalar’ın en can alıcı damlalarına hazır mısınız?”
Yedinci ve Sekizinci Reşha: “Genetik” Değişir mi?
Kerem, Efendimiz’in (a.s.m.) o inatçı, kız çocuklarını gömecek kadar katı kalpli vahşi kavimleri nasıl kısa sürede medeniyet muallimi yaptığını okudu.
Taylan (Felsefe): “Kerem, burada ‘ahlakı değiştirdi’ deniyor. Ama felsefede biz ‘insan yedisinde neyse yetmişinde odur’ deriz. Bir toplumun karakteri yüzyıllar süren bir kültürle değişir. Bu kadar kısa sürede bu değişim mantıklı mı?”
Arda (Ekonomi): “Aslında Taylan, benim de kafama şu takılıyor: Çevremde bazıları ‘O zaten dâhi bir liderdi, kitleleri etkileme gücü yüksekti’ diyorlar.”
“Yani bu değişimi ilahî bir güce değil de, sadece güçlü konuşma yeteneğine ve liderlik kabiliyetine bağlıyorlar. Bu bir mucize mi, yoksa sadece üstün bir zekâ mı?”
Selim (Psikoloji): “Bak Arda, sadece liderlik yeteneği olsa, insanların alışkanlıklarını (mesela sigara örneği gibi) zahiri bir baskıyla geçici olarak değiştirebilirsin.”
“Ama Hz. Muhammed (a.s.m.) insanların sadece davranışlarını değil, ‘ruhlarının temelini’ değiştirdi.”
“Kızını diri diri gömecek kadar katılaşmış bir kalpten, karıncayı bile incitmeyen bir ‘Hz. Ömer’ çıkarmak liderlik değil, bir ‘kalp cerrahlığıdır’. Bir dâhi sadece yeni kanunlar koyar; ama bir Peygamber, sönmüş vicdanları yeniden inşa eder.”
“Aradaki fark, bir boya tadilatı ile yeniden yaratılış arasındaki fark gibidir.”
Can (Mühendis): “Çok doğru Selim. Ama şunu da ekleyeyim: Bu sadece birkaç kişide değil, toplum olarak bir değişim.”
“Mesela bir fabrikada ufak tefek değişiklikler yapabilirsin. Ama tüm üretim hattını, tüm çalışma sistemini, hatta çalışanların zihniyetini kökten değiştirmek… Bu başka bir seviye.”
“O günün Arap toplumu; kabile kavgaları, kan davaları, kadına şiddet üzerine kurulmuş bir sistemdi. Hz. Muhammed (a.s.m.) bu sistemi yirmi üç yılda kökünden değiştirdi. Bugünün yüzlerce sosyoloğu o çöle gitse, elli yılda O’nun bir senede yaptığını yapamazdı.”
Burak (Mimarlık): “Tam olarak öyle Can. Mimarlıkta bir binanın sadece boyasını değiştirmek tadilat değildir. Eğer temeller çürümüşse, kolonlar çatlamışsa o bina yıkılır.”
“O günün Cahiliye toplumu, temelleri sarsılmış, kolonları kin ve vahşetle çürümüş bir enkaz gibiydi. Hz. Muhammed (a.s.m.) sadece cepheyi boyamadı; o toplumun temellerini yeniden kurdu.”
“Enkazdan bir medeniyet sarayı inşa etmek, sıradan bir liderlik değil; ancak insan ruhunun mimarisini bilen bir Sanatkâr’ın rehberliğiyle mümkündür.”
Deniz (Yazılım): “Bir de şu var: Yazılım dünyasında ‘eski kod’ diye bir kavram vardır. Eski sistemleri güncellemek, yenisini yazmaktan daha zordur. Çünkü eski alışkanlıklar, eski hatalar her yere sinmiştir.”
“İşte O zat (a.s.m.), insanlığın en eski hatalı kodlarını (putperestlik, zulüm, cahiliye) silip yepyeni bir işletim sistemi yükledi. Ve bu sistem bin dört yüz yıldır ‘milyarlarca kullanıcıda’ hatasız çalışıyor.”
“Bu, sadece bir güncelleme değil; ruhun yeniden programlanmasıdır.”
Mert (Tıp): “Tıpta ‘kök hücre tedavisi’ diye bir şey vardır. Hastalığın belirtilerine değil, kaynağına müdahale edersin. İşte Hz. Muhammed (a.s.m.) toplumun hastalığının belirtileriyle değil, kaynağıyla uğraştı.”
“Sadece ‘içki içmeyin’ demedi; neden içilmemesi gerektiğini kalbe yerleştirdi. Sadece ‘kız çocuklarını gömmeyin’ demedi. Kızların da Allah’ın emaneti olduğunu ruhlara nakşetti. Bu, sosyolojik bir mucizedir.”
Dokuzuncu Reşha: Yalanın Anatomisi ve “Hile” İtirazı
Can (Mühendis): “Kerem, burada ‘yalan söyleyemez’ deniyor. Ama bugün ‘gerçek sonrası’ (post-truth) çağındayız.”
“Bazıları diyor ki; ‘Belki kendisi de inandığı bir hayalin peşinden gitti, yani samimi bir yanılgı içindeydi?’ Bu ihtimali nasıl reddediyoruz?”
Deniz (Yazılım): “Can, hayal kuran bir adam bu kadar ‘tutarlı’ bir sistem inşa edemez. Yazılımda biz ‘baskı testi’ (stress test) yaparız. Sistemi zorlayıp çökme noktasını buluruz”
“O zat, en şiddetli düşmanlarının karşısında, hayatı pahasına, tek bir geri adım atmadan, en ufak bir tereddüt göstermeden aynı şeyleri söyledi.”
“Hayal kuran birinin sistemi ilk baskıda çöker. Tutarsızlıklar ortaya çıkar. Oysa O’nun sistemi her saldırıda daha da güçlendi. Ne bir utanma, ne bir korku, ne bir çelişki… Bu, hakikati bizzat gören birinin netliğidir.”
“Ayrıca bir yazılım ‘açık kaynak kodluysa’ ve herkes tarafından denetlenebiliyorsa hile yapamazsınız. Hz. Muhammed (a.s.m.) hayatını ve davasını tüm dünyanın gözü önünde ‘açık kaynak’ olarak yaşadı. On dört asırdır milyonlarca düşman ‘hata’ (bug) aradı ama bulamadı.”
Barış (Edebiyat): “Bir de şunu ekleyeyim: Edebiyatta ‘karakter tutarlılığı’ diye bir şey vardır. Bir romancı karakterini iyi tanımalıdır ki tutarlı davransın.”
“Hz. Muhammed’in (a.s.m.) hayatına bakıyoruz: On üç yıl Mekke’de işkence, aç kalma, dışlanma… Sonra Medine’de güç, zenginlik, yönetim… Her iki durumda da aynı ahlak, aynı tevazu, aynı doğruluk.”
“Yalan söyleyen biri, gücü eline geçirince maskesini düşürür. Ama O, en güçlü olduğu anda bile aynı alçakgönüllülükle yaşadı. Bu, hayal değil; hakikatin gücüdür.”
Selim (Psikoloji): “Psikolojide ‘bilişsel uyumsuzluk’ diye bir kavram vardır. İnsan, inandığı bir yalan yüzünden sürekli iç çatışma yaşar. Stres, kaygı, tutarsız davranışlar…”
“Ama O’nun hayatında böyle bir çelişki yok. Her zaman huzurlu, her zaman emin. Bu ancak tam bir hakikate dayanan birinin halidir.”
Kerem (İlahiyat): “Beyler, aslında mesele bir ‘iddia’ değil, bir ‘şahitlik’ meselesidir. Bir insan, hiç bilmediğimiz bir sarayın koridorlarını, odalarını ve içindeki gizli hazineleri en ince ayrıntısına kadar tarif etse; biz onun zekâsını değil, o saraya girip girmediğini tartışırız.”
“Hz. Muhammed (a.s.m.), Miraç ile o bilinmezlik perdesini bizzat aralamış, mülk ve melekût âlemlerini bir seyirci gibi müşahede etmiştir. O, bize ‘duyduklarını’ değil, ‘gördüklerini’ anlatıyor. Bu yüzden on dört asırdır en keskin akıllar O’nun getirdiği haberlerde tek bir çatlak bulamadı.”
“Çünkü mantık şudur: Bir şeyi tahmin eden yanılabilir, hayal eden çelişebilir; ama bizzat gören, gördüğünü olduğu gibi haber veren zat yanılmaz. O’nun sistemindeki bu muazzam tutarlılık ve sarsılmaz eminlik, bir dâhinin kurgusu değil, bir şahidin sadakatidir. O, kâinatın ötesini görüp gelmiş bir seyyahın netliğiyle konuşuyor.”
Onuncu Reşha: Gelecek Korkusu mu, Keşif mi?
Emre (Fizik): “Risalede bahsedilen ‘Güneş’in dürülmesi’ ve ‘yerin sarsılması’ gibi dehşetli haberlere bazı modern bilimciler ‘korku kültürü’ diyor. İnsanları korkutarak mı yola getiriyor?”
Kerem (İlahiyat): “Hayır Emre, O korkutmak için değil; ‘uyarmak’ için söylüyor.”
“Bir doktor sana ‘sigara içersen kanser olursun’ dediğinde seni korkutmaya mı çalışıyordur, yoksa bir gerçeği mi keşfetmiştir?”
“O zat (a.s.m.), kâinatın perdesi arkasındaki o ‘müthiş infilâkları’ gördüğü için haber veriyor. Eğer bu haberler yalan olsaydı, binlerce evliya ve sıddıkîn aynı hakikati ‘müşahede’ ettiklerini söyleyip Onu tasdik etmezlerdi.”
Mert (Tıp): “Kesinlikle. Tıpta ‘erken teşhis hayat kurtarır’ deriz. Hastaya kötü haberi vermemek merhamet değil, ihmaldir.”
“Risalede ‘insanlar garip hakikatleri keşfetmek için canlarını veriyorlar, peki neden bu zatın haber verdiği müthiş istikbale bakmıyorlar?’ diye soruluyor.”
“Biz tıp dünyasında en küçük bir hücrenin sırrını çözmek için ömür harcıyoruz. Ama O zat bize Güneş’in dürüleceği, göğün yarılacağı o büyük ‘infilâktan’ (patlamadan) ve sonrasındaki sonsuz hayattan bahsediyor.”
“Eğer doğru söylüyorsa – ki tüm hayatı bunu gösteriyor – bu bilgi, tüm ilmi keşiflerden daha değerlidir.”
Burak (Mimarlık): “Aslında çok basit bir mantığı var beyler. Bir mimar binanın projesine bakıp ‘Bu zemin bu yükü kaldırmaz, depremde yıkılır’ dediğinde, insanları korkutmak mı istiyordur; yoksa onları korumak mı?”
“Peygamberimizin kıyamet ve ahiret uyarıları, kâinatın ‘yıkım ruhsatına’ dair teknik bir rapor gibidir. ‘Güneş dürülecek’ demek, bu yapının geçici bir prefabrik olduğunu hatırlatmaktır.”
O, bize şunu söylüyor: ‘Bu dünya kalıcı değil, asıl yuvanız başka yerde. Buraya fazla bağlanmayın, asıl evinizi ihmal etmeyin.’ Bu bir korkutma değil, bir uyarı ve müjdedir.”
Can (Mühendis): “Bir de şöyle bakalım: Dünyada dev projeler yapılırken, ‘risk analizi’ yapılmadan hiçbir iş başlamaz. Deprem riski, yangın riski, sel riski… Hepsi hesaplanır.”
“İşte Peygamberimiz, insan hayatının ‘risk analizini’ yapıyor: Ölüm kesin, hesap var, ahiret var. Buna göre plan yapın diyor. Bu en mantıklı yaklaşımdır.”
Taylan: “Galiba mesele şu: Dünya mutluluğunu ‘görüyoruz’, çünkü önümüzde. Ama O’nun müjdelediği mutluluk ‘gelecek’ perdesinin arkasında.”
“İnsanlık, elinin altındaki bir bardak suya kanıp, okyanusa sırtını dönüyor. Bir de şu var: Eğer bu ‘korkutucu’ haberler yalan olsaydı, neden bin dört yüz yıldır milyonlarca akıllı insan bu haberlere inandı? Çocuk değiller, filozoflar, bilim adamları, düşünürler…”
Arda (Ekonomi): “Ekonomide ‘geleceğe yatırım’ diye bir şey vardır. Bugün biraz fedakârlık yaparsın ki yarın kazanasın. İşte iman da bir yatırımdır: Bugün biraz dünyadan vazgeç ki ebedî kazanasın.”
“Herkes geleceğine yatırım yapar: Okul okur, ev alır, birikim yapar. Ama ahiret yatırımını ihmal eder. Oysa en uzun gelecek, ölümden sonrakidir.”
On Birinci Reşha: Kâinatı Titreten “Âmin”
Kerem’in sesi, On Birinci Reşha’yı okurken titremeye başladı. Efendimiz’in (a.s.m.) tüm zamanları içine alan o muazzam cemaatine imamlık yapıp, Arş’a müteveccihen ettiği duayı anlatan bölüm odaya bir huşu indirdi.
Kerem (İlahiyat): “Düşünsenize Beyler; O öyle bir dua ediyor ki, sema ve arz ‘Âmin’ diyor. Matlubu (istediği) öyle büyük ki, o olmazsa kâinat kıymetsiz kalır. Cenab-ı Hakk’ın rızasını ve ebedî saadeti istiyor.”
Can (Mühendis): “Benim aklıma şu takılıyor: ‘Bir dua ile Cennet mi açılır?’ Yani koca bir âlemin kurulması tek bir insanın duasına mı bağlı?”
Kerem (İlahiyat): “Bak Can, metindeki şu mantığa dikkat et: En küçük bir hayvanın cüz’î bir ihtiyacını (mesela açlığını) duyup rızıkla cevap veren bir Semî’ ve Basîr; kâinatın en yüksek sesini, tüm insanlığın ‘bekâ’ arzusunu ve o zatın (a.s.m.) Arş’a uzanan duasını duymaz mı?
“ Eğer o dua kabul edilmeseydi, şu muazzam kâinat fabrikası ‘boşa çalışan’ bir makine olurdu. O dua, kâinatın anlam kazanması için bir ‘enerji düğmesi’ gibidir.”
Selim (Psikoloji): “Çok güzel bir nokta. İnsanın en derin arzusu ‘yok olmamak’tır. Her insan ölümsüzlük ister. Bu arzu nereden geliyor?”
“Psikolojide ‘boşa verilmiş istek yoktur’ deriz. Açlık varsa yemek, susuzluk varsa su vardır. İçimizdeki o dinmek bilmeyen ‘ebediyet arzusu’ da boşa değildir.”
“Peygamberimiz (a.s.m.), bizim bu dilsiz feryadımızı en güzel lisanla Allah’a iletti. Ve Allah, fıtratımıza bizzat kendisinin koyduğu o arzuya; bu dua hürmetine ‘evet’ dedi. Bu, susayan bir çocuğun elini Rahman’ın tutması gibi bir şefkat mucizesidir.”
Arda (Ekonomi): “Yani bir nevi ‘arz-talep’ dengesi… Biz ‘ölümsüzlük’ istiyoruz; O zat bizim adımıza bu talebi en yüksek makama iletiyor ve Rahmet de buna ‘evet’ diyor.”
Emre (Fizik): “Şunu da düşündüm: Fizikte ‘rezonans’ diye bir olay vardır. Bir ses, doğru frekansta olursa, devasa bir köprüyü bile titretebilir.”
“İşte O’nun duası, kâinatın ‘doğru frekansında’ bir sestir. Bu yüzden tüm varlık ‘Âmin’ diyor. Melekler, yıldızlar, atomlar… Hepsi aynı arzuyu taşıyor: Yaratıcılarına şükretmek ve ebedî bir makamda bulunmak.”
“Fizikte bir kelebeğin kanat çırpışının dünyanın öbür ucunda fırtınaya neden olabileceğini (Chaos Theory) kabul ediyoruz da; kâinatın en şerefli meyvesi olan bir insanın, Arş-ı Azam’a uzanan duasının kâinatın kaderini (Cennet’in icadını) etkilemesini neden imkânsız görelim?”
Barış (Edebiyat): “Ve bu dua sadece o an için değil. Şu anda bile biz burada otururken, O’nun o duası kabul edilmiş olarak devam ediyor.”
“Yani bin dört yüz yıl önce yapılan bir dua, bizim şu anki kalbimizi de kapsıyor. Bizim ölümsüzlük arzumuz da o duanın içinde. Ne kadar muazzam bir kapsam…”
Deniz (Yazılım): “Yazılımda ‘global değişken’ diye bir şey vardır. Bir kere tanımlarsın, tüm program boyunca geçerli olur.”
“İşte O’nun duası da öyle. Bir kere kabul edildi mi, tüm zamanlar ve tüm insanlar için geçerlidir. Biz bugün doğmuş olsak da, o duanın bereketi bizi kapsıyor.”
On İkinci Reşha: Yıldızların Şahitliği
Barış (Edebiyat): “Ve o güneşten kopan kıvılcımlar… Gazalîler, Mevlânâlar, İmam Rabbanîler…”
“Bazı oryantalistler ‘İslam’ın ilerlemeye engel olduğunu’ söylerler. Ama bu nuranî yıldızların her biri, o güneşten (a.s.m.) aldıkları feyzle beşeriyeti aydınlattılar. Hepsi o güneşin ışığıyla parladılar. Eser ortada, meyve ortada; o halde kök de haktır.”
Can (Mühendis): “Güzel söyledin. Mühendislikte ‘master-slave’ sistemi vardır. Ana sistem, alt sistemlere sinyal gönderir; onlar da ona göre çalışır.”
“İşte O, ana güneştir. Kendisinden sonra gelen tüm nurlu insanlar, O’nun ışığından beslenerek kendi alanlarında parladılar. O olmasa, bu kadar yıldız çıkmazdı.”
Mert (Tıp): “Tıpta ‘kök hücre’ vardır. Bir kök hücreden binlerce farklı hücre türer. Kalp hücresi, beyin hücresi, karaciğer hücresi…”
“Hz. Muhammed (a.s.m.) de insanlığın ‘kök hücresi’ gibidir. Kendisinden sonra gelen her mümin, O’nun ahlakından, ilminden, nurdan bir pay alarak kendi alanında gelişti.”
Taylan (Felsefe): “Bu aslında çok güçlü bir delil. Çünkü bir ağacı meyvesinden tanırsın. Eğer meyve tatlıysa, kök de iyidir. Eğer İslam bu kadar âlim, evliya, sanatkâr yetiştirdiyse, kaynağı da hak olmalıdır.”
Burak (Mimarlık): “Mimarlıkta bir ustanın dehasını, yetiştirdiği kalfalardan anlarsınız. Mimar Sinan’ı anlamak için Selimiye’ye bakarsınız. Hz. Muhammed’i (a.s.m.) anlamak için de o nurdan süzülen Şah-ı Nakşibendlere, Mevlânâlara bakmak gerekir. Bu kadar muazzam ‘insanlık abideleri’ ancak kusursuz bir temel üzerine inşa edilebilir.”
Taylan (Felsefe): (Hafifçe gülümseyerek) “Galiba zihnimdeki o soğuk felsefi labirentlerin çıkış kapısını bulmaya başlıyorum. Bir ağacı meyvesinden tanırsın. Eğer İslam bu kadar kâmil ruh yetiştirdiyse, kaynağı da hak olmalıdır.”
Rububiyetin Has Mahbubu ve Büyük Sükût
Kerem, son kısımdaki “İki Levha” örneğiyle dersi toparladı: ‘Rububiyetin hüsn-ü san’atı’ (Allah’ın sanatı) ve ‘ubudiyetin tefekkürü’ (insanın hayranlığı).
“İşte,” dedi Kerem (İlahiyat), “Peygamberimiz bu iki levha arasındaki en büyük bağdır. O, Sâni’in (Sanatkâr’ın) en kâmil muhatabı ve takdir edicisidir.”
Burak (Mimarlık): “Yani şunu anlıyorum; kâinat muazzam bir sergi salonu, bizler ise o eserleri izleyen ziyaretçileriz.”
“Ama eserleri ‘ne olduğunu bilmeden’ izlemekten bizi kurtaran O’dur. O, serginin rehberi gibi; hangi eserin hangi isme baktığını, hangi sanatı gösterdiğini anlatıyor.”
“O olmasaydı, bu kâinat sarayı içinde yolunu kaybetmiş, tavanın ne zaman çökeceğini bekleyen korku dolu turistler olarak kalacaktık. Rehberimiz O olunca, korku yerini hayranlığa bıraktı.”
Arda (Ekonomi): “Ekonomide ‘değer oluşturma’ kavramı vardır. Bir şeyin değeri, kullanıldığında ortaya çıkar.”
“İşte kâinat da öyle. Kendi başına ‘değer’ini gösteremez. Ama O zat gelip her şeyi anlamlandırdığında, her atomun, her yıldızın değeri ortaya çıkıyor.”
“Sanki kâinat bir hazine ama kilit kırık, sandık açılmıyor. Hz. Muhammed (a.s.m.) gelip anahtarı getiriyor ve içindeki cevherleri gösteriyor.”
Kerem (İlahiyat): “Evet arkadaşlar. O, sadece tarihî bir şahıs değil; kâinatın varlık sebebi, insanlığın en yüksek temsilcisi, Rububiyetin has sevgilisidir.”
Kerem, kitabı yavaşça kapattığında odada sanki binlerce yıllık bir tartışma nihayete ermiş gibi bir huzur vardı.
“Dostlar,” dedi Kerem(İlahiyat), “Gördünüz; akıl itiraz edebilir, nefis şüphe duyabilir. Ama ‘hakikat-i Ahmediye’ öyle bir kaledir ki, hangi kapısından girseniz sizi mutlak bir huzura çıkarır. O, Rububiyet dairesinin en has mahbubudur.”
Gecenin sonunda Kerem ve Selim, fikir sofrasından doymuş olarak kalkan sekiz arkadaşına kapıya kadar eşlik ettiler.
Dışarı çıktıklarında kampüsün sokakları, az önce okudukları hakikatlerin birer sessiz gölgesi gibiydi. Taylan, bu kez sorgulayan değil, hayret eden bir bakışla gökyüzüne daldı.
“Beyler,” dedi Taylan sevinçle, “Eskiden ‘insanlık’ deyince sadece sosyolojik bir tür anlardım. Şimdi ise her birimizin ruhunda, O zatın (a.s.m.) duasıyla açılmış bir ‘ebediyet penceresi’ görüyorum.”
“Eğer o ‘Âmin’ sesi olmasaydı, bu yıldızlar üzerimize birer mezar taşı gibi çökecekti. Şimdi ise her biri birer kutlama fişeği gibi şenlikli.”
Mert, derin bir nefes aldı: “Meğer biz sadece bir peygamberi değil, kendimizi de keşfetmişiz. O’nun risaletiyle ‘hiçlikten’ kurtulup ‘muhataplığa’ yükselmişiz.”
“Tıp okuyorum ama aslında ruhumu tedavi ediyorum. Her hasta, bana ‘sen de ölümlüsün, hazırlan’ diyor. Ama şimdi ölümü bir son değil, bir başlangıç olarak görüyorum.”
Can: “Ben de mühendislik okuyorken sürekli ‘verimlilik, fayda, işlev’ düşünürdüm. Ama şimdi anlıyorum ki, en verimli hayat; ölümsüzlüğe giden yolda yürünen hayattır.”
Burak: “Beton, çelik, cam… Hep bunlarla uğraşıyorum. Ama şimdi gördüm ki asıl yapı, ruhun yapısıdır. O’nun getirdiği sistem, ebediyet için en sağlam temeli atıyor.”
Barış: “Edebiyatta ‘mutlu son’ ararız. İşte O bize en mutlu sonu müjdeledi: Ölümsüz bir hayat. Bundan daha güzel bir final olamaz.”
Deniz: “Kodlar yazarken hep ‘sonuç ne olacak’ diye düşünürüm. İşte O bize en son kodu gösterdi: Ebedî Cennet. Artık program nereye gideceğini biliyor.”
Taylan gökyüzüne bakarken mırıldandı: “Eskiden ‘Karanlık Madde’ dediğimiz şeyin aslında ‘Gizli Rahmet’ olduğunu, ancak O Rehber’in (a.s.m.) meşalesiyle görebildim.”
Sekiz genç adam, kalplerinde milyonlarca salât ve selâmın yankısıyla; aslında hiç de karanlık olmayan o gecenin içinde, yarının ebedî sabahına inanarak dağıldılar.
Şehir uyurken, onların ruhları uyanmıştı. Soruları cevap bulmuş, kalpleri huzur bulmuş, yolları aydınlanmıştı.
Ve kampüsün üzerindeki yıldızlar, sanki o muazzam duaya verdikleri “Âmin”i tekrarlıyormuş gibi parlıyordu…