EURONUR ÖZEL

Genç Ruhlar: Aynı Eve Açılan İki Kapı

Özel Makale / Kapı

Ağustos’un ortasını geçiyordu. Üniversite kampüsünün bitişiğindeki dar sokakta, eski apartmanın üçüncü katından içeriye gün batımının tatlı, kızıl huzuru sızıyordu.

Ev sahipleri Kerem ve Selim, üç arkadaşını ağırlıyordu. Can biraz geç gelmişti; kapıyı açarken nefes nefeseydi. “Asansör hâlâ bozuk mu?” dedi Mert tıp fakültesinin getirdiği o pratik ve teşhis koyucu edasıyla.

“Tamir edildi,” dedi Can, “ama ben merdivenden çıkmayı tercih ediyorum. Sağlıklıyım.”

Fizik bölümünde okuyan ve kâinatı formüllerle çözmeye alışkın olan Emre gülümsedi: “Üç kat için fiziki olarak ekstra sağlıklı olmak gerekmez ki.”

“Şükür egzersizi,” dedi Can, mühendislikte her şeyi matematikle açıklayan bir mantığa oturtmaya çalışan bir edayla oturup bardağı alırken. “Her basamak için şükür.”

Selim, psikolojinin getirdiği o sakin ve insanı süzüveren bakışıyla araya girdi: “Geçen haftadan kalma bir etki bu.”

“Kesinlikle,” dedi Can.

Kerem kitabı açtı. Pencereden hafif bir esinti girdi, masadaki sayfaları hafifçe havalandırdı. “Bu hafta Üstad çok farklı bir yerden giriyor,” dedi. “Zerreyle başlıyor. Ama zerreyi bir teleskop gibi kullanıyor; küçücük bir şeye bakıyorsun, orada kâinatın tamamını görüyorsun. Sonra ayna meselesi geliyor. Ve en sonunda çok güzel, çok derin iki kelime: Sübhanallah ve Elhamdülillah. Ama bu iki kelimeyi hiç duymadığınız gibi duyacaksınız.”

Sokakta akşamın ilk lambası cılız bir sarılıkla yanarken bardaklar doldu.

Birinci Durak: Zerre Hem Şahit Hem Yetersiz

Kerem okudu:

“İ’lem eyyühe’l-aziz! (Ey aziz kardeşim, bil ki) Bir zerre, kocaman şemsi tecelliyle, yani in’ikâs itibarıyla istiâb eder, içine alır. Fakat küçücük iki zerreyi bizzat, yani hacimleri itibarıyla içine alamaz.”

Emre elindeki kalemi parmaklarının arasında çevirmeyi bırakıp kaşlarını kaldırdı: “Dur. Bu çok ilginç bir gözlem. Açalım.”

Kerem devam etti: “İn’ikâs, yansıma demek. Bir su damlası – yani zerre – güneşin yansımasını içine alıyor. O küçücük damlanın içinde bütün güneş görünüyor. Ama o aynı su damlası yanındaki başka bir su damlasını içine alamaz. İki zerre yan yana duramaz biri öbürünün içinde.”

Emre kalemi masaya hafifçe tıklattı: “Yani yansıma olarak büyüğü alıyor, fiziki olarak küçüğü alamıyor. Paradoks gibi görünüyor ama değil. Hacim başka, tecelli başka.”

“Ve Üstad bu gözlemi kâinata uyguluyor,” dedi Kerem. Devam etti:

“Binaenaleyh, yağmurun şemsin timsaline mâkes olan katreleri gibi, kâinatın zerrat ve mürekkebatı, ilim ve iradeye müstenit kudret-i nurâniye-i ezeliyenin, tecellî ve in’ikâs itibarıyla lem’alarına mazhar olabilirler. Fakat gözün içindeki bir hücre zerresi, âsab, evride, şerâyinde tesirleri görünen bir kudret, şuur ve iradeye menba olamaz.”

Mert heyecanla öne doğru doğruldu: “Bu tıbbî olarak çok doğru ve çok güçlü. Gözümün içindeki tek bir hücre var. O hücreye bakıyorum. O hücrede olağanüstü bir organizasyon var; mitokondri, hücre zarı, çekirdeğinde DNA. Ve o hücre aynı zamanda optik sinire bağlı, o sinir beyne bağlı, beyin görme merkeziyle konuşuyor. Bu devasa bir koordinasyon. Peki, o küçücük hücre bu koordinasyonun kaynağı olabilir mi?”

“Olamaz,” dedi Selim. “Çünkü bir kaynak kaynaklandırdığından büyük olmak zorunda. O hücre bu koordinasyondan küçük. Koordinasyonun kaynağı dışarıda, daha büyük bir yerde olmak zorunda.”

Can mühendis gözüyle baktı: “Bir işlemciyi düşünün. O işlemci içinde çalışan programı barındırıyor gibi görünüyor. Ama aslında program işlemciden bağımsız olarak yazılmış; işlemci sadece onu çalıştırıyor. Kaynak kod başka yerde. Hücre de öyle: Allah’ın kudretini yansıtıyor, ama o kudretin kaynağı değil.”

Kerem en büyük cümleye geldi:

“Bu acip san’at, muntazam nakış, ince hikmetin iktizasına göre, kâinatın herbir zerresi, herbir mürekkebatı, ulûhiyete mahsus muhit ve mutlak sıfatlara menbâ ve masdar olması lâzım gelir. Veya o sıfatlarla muttasıf Şems-i Ezelînin tecelliyat lem’alarına mâkes olmaları lâzımdır. Birinci şıkta kâinatın zerratı adedince muhalât vardır.”

Emre kollarını göğsünde kavuşturdu. “İki seçenek var,” dedi Emre. “Ya her zerre Allah’ın tüm sıfatlarının kaynağıdır. Ya da her zerre o sıfatların yansımasına aynadır. Birincisi imkânsız; kâinattaki zerre sayısı kadar Allah olmak zorunda. Bu mantıken bir intihardır. İkincisi ise gerçek. Her zerre yansıma.”

Selim ekledi: “Ve Üstad bunu zerrenin ağzından söyletiyor:”

Kerem okudu:

“Binaenaleyh, her bir zerre, o büyük yükün tahammülünden âciz olduğunu ikrarla ‘Mûcid, Hâlık, Rab, Mâlik, Kayyum ancak Allah’tır’ diye şehadetini ilân eder.”

Mert alçak sesle tekrarladı: “Aczini ikrar ederek şehadet ediyor.”

“Evet,” dedi Selim, arkasına yaslanarak. “Zerre iki şey yapıyor aynı anda. ‘Ben bunu taşıyamam’ diyor. Ve ‘Bunu taşıyan Allah’tır’ diyor. Yetersizliğini kabul etmek, aynı anda bir delil sunmak. İnsan da öyle. Aczini fark eden insan, o aczin arkasındaki gücü görmeye başlıyor.”

Kerem son kısmı okudu:

“Ve keza, her bir zerre, her bir mürekkebat, muhtelif lisan ve delâletleriyle şu beyti terennüm ediyorlar: Sözlerimiz muhtelifse de, Senin hüsnün birdir. O sözlerin hepsi de o güzelliğe işaret eder. Evet, her bir harf kendi vücuduna bir vecihle delâlet eder. Amma kâtibinin, sâniinin vücuduna çok vecihlerle delâlet eder. Evet, Kâinatın satırlarını dikkatle mütalâa et. Zira onlar, mele-i alâdan sana gönderilmiş mektuplardır”

Sessizlik oldu. Uzun bir sessizlik. Dışarıda tamamen kararan geceden geçen bir arabanın far ışığı odanın tavanından süzülüp geçti.

Can yavaşça konuştu: “‘Kâinatın satırlarını dikkatle oku; zira onlar sana gönderilmiş mektuplardır.’ Bu cümleyi duyunca içimde bir şey durdu.”

“Mele-i âlâ,” dedi Kerem. “Yüce âlem, melekler âlemi. Kâinat oradan sana gönderilmiş bir mektup. Ağaç bir mektup. Yağmur bir mektup. Zerrede yansıyan güneş bir mektup. Ve her mektup hem kendinden bahsediyor; ‘Ben varım’ diyor. Hem de onu yazandan; ‘O var’ diyor. Harf bir yönde delil ediyor, kâtip çok yönde.”

Emre ayağa kalktı, bardağına biraz daha sıcak su ekledi ve bir süre pencereden dışarıdaki sokak lambasının sarı ışığına baktı. Sonra gözlerini kaldırmadan konuştu: “Her gece o lambayı görüyorum. Hiç mektup olarak bakmamıştım.”

İkinci Durak: Ayna Sırrı ve Peygamberin İşitmesi

Kerem ikinci bölümü okudu:

“İ’lem eyyühe’l-aziz! Cam, su, hava, âlem-i misal, ruh, akıl, hayal, zaman ve saire gibi, tecellî-i timsal akislere mahal ve mazhar olan çok şeyler vardır. Maddiyat-ı kesifenin timsalleri hem münfasıl, hem ölü hükmündedirler. Çünkü asıllarına gayr oldukları gibi, asıllarının hâsiyetlerinden de mahrumdurlar.”

“İki tür yansıma var,” dedi Can. “Maddi şeylerin yansıması: ayrı ve ölü. Nurani şeylerin yansıması: asıllarıyla bağlı ve onların özelliklerini taşıyan.”

“Somutlaştıralım,” dedi Mert.

“Tamam,” dedi Kerem. “Suyun içine elimi sokuyorum. Suyun içinde elimin görüntüsü var. Ama o görüntü ısınmıyor. O görüntü hareket etmiyor kendi başına. Çünkü aslından ayrı, aslının özelliklerinden yoksun. Ölü bir yansıma.”

Emre söz aldı: “Güneşin cam üzerindeki yansıması da öyle. Güneş cam üzerinde görünüyor ama cam ısınmıyor, ışık saçmıyor, enerji üretmiyor. Yansıma var, ama güneşin özellikleri yansımada değil.”

“Şimdi nurani şeyler,” dedi Kerem. Devam etti:

“Nurânîlerin timsalleri ise, asıllarıyla muttasıl ve asıllarının hâsiyetlerine mâlik ve asıllarına gayr değillerdir.”

Selim dikkat çekti: “Bu çok farklı. Nurani şeyin yansıması asılından ayrı değil. Aslının özelliklerini taşıyor. Yani yansıma ile asıl arasında bir bağ var; ayrışma yok.”

“Ve Üstad bunun üzerine inanılmaz bir düşünce deneyi kuruyor,” dedi Kerem:

“Binaenaleyh, Cenab-ı Hak, şemsin hararetini hayat, ziyasını şuur, ziyadaki renkleri duygu gibi yapmış olsaydı, senin elindeki aynada temessül eden şemsin timsali seninle konuşacaktı. Çünkü o, timsalinde oldukça harareti, ziyası, renkleri olurdu. Hararetiyle hayat bulurdu. Ziyasıyla şuurlu olurdu. Renkleriyle de duygulu olurdu. Böyle olduktan sonra, seninle konuşabilirdi.”

Mert durdu: “Bir dakika. Bu çok derin. Üstad şunu söylüyor: Güneşin ısısı hayat olsaydı, ışığı bilinç olsaydı, renkleri duygu olsaydı – o zaman güneşin aynandaki yansıması da canlı, bilinçli ve duygulu olurdu. Çünkü yansıma o özellikleri taşırdı.”

“Ve asılından ayrılmazdı,” diye ekledi Selim. “Yansıma güneşin bir parçası olurdu. Seninle konuşan aynandaki güneş aslında güneşin kendisi olurdu; sadece farklı bir yerde tezahür eden.”

Emre burada elini kaldırıp itiraz etti: “İyi de kardeşler, bu rasyonel olarak nasıl mümkün olabilir? Ben bir fizikçiyim; kuantum mekaniğinde bile bilgi aktarımı ya da dolanıklık belirli sınırlara bağlıdır. Dünyanın milyonlarca farklı yerinden aynı anda gelen milyarlarca salavatın, tek bir nurani merkezde, yani Peygamberimizin ruhunda bir anda yankılanması ve işitilmesi fizik yasalarına göre imkânsız değil mi? Bu bana biraz fazla metafizik geliyor.”

Kerem, Emre’nin bu haklı ve entelektüel direncini tebessümle göğüsledi: “Çok haklı bir yerden bakıyorsun Emre, ama atladığın şey şu: Sen kısıtlı ve yoğun olan ‘maddi yansımayı’ referans alıyorsun. Üstad ise tam olarak zamandan ve mekândan münezzeh olan ‘nuraniyet’ sırrını anlatıyor. Allah’ın ilmi ve iradesi nuranidir. O sıfatların yansımaları asıllarıyla bağını hiç koparmaz. Tıpkı bir tek radyo frekansının, aynı anda dünyadaki milyonlarca alıcıda hiçbir gecikme ve karışıklık olmadan aynı sesle yankılanması gibi. Ama bu maddi bir cihazın çok ötesinde, ruhani bir frekanstır.”

Kerem buradan o özel sonucu çıkaran metni okudu:

“Bu sırra binaendir ki, Resul-i Ekrem (a.s.m.), kendisine okunan bütün salâvat-ı şerifeye bir anda vakıf olur.”

Can durdu: “Bu nasıl açıklanıyor?”

Kerem düşünceli konuştu: “Nurani bir varlığın yansımaları asıldan ayrı değil. Dünyanın her yerinden, her andan okunan salavat; nurani bir bağla Peygambere ulaşıyor. Mesafe ve zaman bu bağı kesmez. Çünkü bu bağ maddi değil, nurani.”

Selim psikolojik bir boyut kattı: “Bunu anlamak için şöyle düşünelim. Bir anne var. Çocuğundan kilometrelerce uzakta. Ama çocuğuyla kalbi arasında bir bağ var ki uzaklık onu kesmez. Sezgisel, duygusal bir bağ. Bu maddi değil. Ve bazen o bağ gerçekten bir şeyler taşıyor; pek çok insanın anlattığı deneyimler bunun var olduğunu gösteriyor. Şimdi Peygamber için bu bağı düşün; hem nurani hem çok daha derin.”

Mert alçak sesle konuştu: “Ve bu beni çok etkiliyor. Çünkü salavat okurken bazen ‘Acaba ulaşıyor mu?’ diye düşünüyorum. Üstad diyor ki: O nurani bağ kesilmiyor. Ulaşıyor.”

Odada kısa bir sessizlik oldu. Çaylar soğumuştu. Kimse kalkmadı.

Üçüncü Durak: İki Kelime, İki Kapı

Kerem son bölüme geçti. Bu bölüm için önceden bir şey söyledi:

“Bu bölüm kısa ama belki bu haftanın en derini. Sübhanallah ve Elhamdülillah. Hepimiz biliyoruz bu kelimeleri. Ama Üstad o kelimeleri hiç duymadığımız gibi tarif ediyor.”

Okudu:

“İ’lem eyyühe’l-aziz! Sübhanallah ve Elhamdü lillâh cümleleri Cenab-ı Hakkı celâl ve cemal sıfatlarıyla zımnen tavsif ediyorlar. Celâl sıfatını tazammun eden Sübhanallah, abdin ve mahlûkun Allah’tan baid olduklarına nâzırdır. Cemal sıfatını içine alan Elhamdü lillâh, Cenab-ı Hakkın rahmetiyle abde ve mahlûkata karib olduğuna işarettir.”

“İki kelime, iki yön,” dedi Can. “Sübhanallah uzaklığa bakıyor. Elhamdülillah yakınlığa. İkisi zıt ama ikisi birlikte tamamlıyor.”

Kerem örneği okudu:

“Meselâ, biri kurb, diğeri bu’d olmak üzere, bize nâzır, şemsin iki ciheti vardır. Kurb cihetiyle, hararet ve ziyayı veriyor. Bu’d cihetiyle, insanların mazarratlarından tâhir ve sâfi kalıyor. Bu itibarla insan şemse karşı yalnız kabil olabilir, fâil ve müessir olamaz.”

Emre söz aldı: “Güneş örneği yine. Ve çok doğru. Güneş hem yakın hem uzak. Yakın cihetiyle ısı ve ışık veriyor; hayat mümkün. Uzak cihetiyle insanların ona zarar veremediği bir yerde duruyor; kirlenmez, bozulmaz. İki cihet aynı anda var.”

Mert gülümsedi: “Ve ‘insan şemse karşı yalnız kabil olabilir, fâil olamaz.’ Almak var, vermek yok. Güneşe bir şey yapamazsın. Ona ısı veremezsin, onu aydınlatamazsın. Sadece alırsın.”

“Ve bu bizi doğrudan Allah’a götürüyor,” dedi Selim:

“Kezalik-bilâ teşbih-Cenab-ı Hak rahmetiyle bize karib olduğu cihetle ona hamd ediyoruz. Biz ondan uzak olduğumuz cihetle Onu tesbih ediyoruz. Binaenaleyh, rahmetiyle kurbuna bakarken hamdet. Ondan baid olduğuna bakarken tesbih et.”

“Hamd: O bize yakın, bize geliyor; şükür ediyoruz,” dedi Selim. “Tesbih: Biz O’ndan uzağız, biz O’na ulaşamayız; O her türlü noksanlıktan beridir; tenzih ediyoruz. İkisi çelişmiyor; ikisi birbirini tamamlıyor.”

Can bunu kendi dilinde bağladı: “Hamd diyor ki: Allah benim için buraya geldi, nimeti indirdi, rahmeti dokundu. Elhamdülillah. Tesbih diyor ki: Ama ben asla O’nu kavrayamam, O benim anlayışıma sığmaz, O her sınırın ötesinde. Sübhanallah. İkisi birlikte inancın iki ayağı gibi.”

Kerem o kritik uyarıyı okudu:

“Fakat her iki makamı karıştırma. Ve her iki nazarı birleştirme ki, hak ve istikamet mültebis olmasın.”

Emre kaşlarını çattı: “Karıştırma diyor. Ama biraz önce ikisini birlikte tut dedi gibi. Çelişki yok mu?”

Selim bunu bekliyordu: “Güzel soru. Karıştırma ile birlikte taşıma aynı şey değil. Karıştırmak şu olur: ‘Allah yakın, o zaman sınırları yok, her şey O.’ Bu hamd makamını yanlış kullanmak; yakınlığı O’nun aşkınlığını silmek için kullanmak. Ya da tam tersi: ‘Allah çok yüce, çok uzak, benim duam O’na ulaşmaz.’ Bu tesbih makamını yanlış kullanmak; aşkınlığı rahmetin olmadığı bir şey gibi görmek.”

Mert bunu tıbbi bir dille destekledi: “Bir hastaya hem ‘hastalığın çok ciddi’ hem ‘iyileşeceksin’ demek gerekiyor. İkisini karıştırsan ne gerçeği söylemiş olursun ne de umut vermişsin. Ama ikisini ayrı ayrı, yerli yerinde söylersen, hasta hem gerçeği biliyor hem de azmi var.”

Selim kafasını sallayarak Mert’i onayladı ve analizi derinleştirdi: “Mert’in örneği harika. Eğer sadece Cemal’e, yani yakınlığa odaklanıp Celal’i unutursak mahlûkatta bir laubalilik başlar; Allah’ın azametini hafife alırız. Eğer sadece Celal’e, yani o erişilmez uzaklığa odaklanıp Cemal’i unutursak bu sefer de ümitsizliğe ve koyu bir korkuya düşeriz. Dengede kalmak, kul olmanın ilk şartı.”

Kerem son cümleyi okudu:

“Lâkin iltibas ve mezc olmadığı takdirde, her iki makamı ve her iki nazarı hem tebdil, hem cem edebilirsin. Evet, Sübhanallahi ve bihamdihî her iki makamı cem eden bir cümledir.”

“Sübhanallahi ve bihamdihî,” diye tekrarladı Can. “Allah’ı her türlü noksandan tenzih ederim ve O’na hamd ederim. Tek bir cümle. İki makam birden. Tenzih ve hamd.”

Emre düşünceli konuştu: “Bu cümle şunu söylüyor: Allah hem o kadar yüce ki O’nu kavrayamam, hem o kadar yakın ki nimetini içimde hissediyorum. İkisi aynı anda doğru. Ve bu ikisi birbirini zayıflatmıyor; güçlendiriyor.”

Selim yavaşça ekledi: “Uzaklık O’nu küçük bir şeye dönüştürüyor gibi hissettiriyor bazen. ‘O çok uzak, o zaman benimle nasıl ilgileniyor?’ Ama Üstad diyor ki: O’nun uzaklığı O’nun büyüklüğü. Ve o büyüklük O’nun yakınlığını daha anlamlı yapıyor. Çünkü büyük olan yaklaşınca, yaklaşması da büyük bir şey.”

Mert alçak sesle bir şey söyledi: “Güneşi düşününce anlaşılıyor bu. Güneş o kadar büyük ve uzak ki biz ona gidemeyiz, onu etkileyemeyiz. Ama güneş bize geliyor; ısısı, ışığı bize ulaşıyor. O ulaşma, küçük bir şeyin ulaşması değil. Sonsuz büyük bir şeyin bize eğilmesi.”

Kerem baktı: “Ve işte tam burada tesbih ile hamd birleşiyor. Tesbih; O o kadar büyük ki… Hamd ve o büyüklüğüyle bize geliyor.”

Dışarıda rüzgâr esti. Pencerenin perdesi hafifçe kalktı, sonra yeniden indi.

Gecenin Özeti: Zerre Şahit, Ayna Bağlı, İki Kelime Tamamlıyor

Gece iyice ilerlemiş, bardaklar defalarca dolup boşalmıştı.

Kerem kitabı kapattı. Yüzünde tatlı bir huzurla arkadaşlarına baktı: “Yine üç devasa hakikat birleşti sanki tek bir çizgide… Birincisi: Zerre aczini ikrar ederek şehadet ediyor. Güneşi yansıtabiliyor ama iki zerreyi bile içine alamıyor. Bu yetersizlik bir delil… Kâinat satırlarını oku; onlar sana gönderilmiş mektuplar… Her harf kendinden bir yönde, kâtibinden çok yönde bahsediyor. İkincisi: Ayna sırrı… Maddi yansıma asıldan kopuk… Nurani yansıma asıldan kopmaz. Bu yüzden okunan salavat Peygambere ulaşıyor; o nurani bağ kesilmiyor. Üçüncüsü: Sübhanallah uzaklığa, Elhamdülillah yakınlığa bakıyor. İkisini karıştırmadan, yerli yerinde taşıyacaksın. Ama birleşince, Sübhanallahi ve bihamdihî, iki makam tek cümle…”

Selim ekledi: “Bu hafta beni en çok etkileyen şu oldu: Zerrenin aczini ikrar ederek şehadet etmesi. Ben de öyle. ‘Ben bunu taşıyamam’ demek, aynı anda ‘Bunu taşıyan var’ demek. Aczim bazen beni çok yoruyor. Ama bu bakışla aciz olmak, şehadete dönüşüyor.”

Mert ayağa kalktı: “Ben salavat meselesini götürüyorum. ‘Ulaşıyor mu?’ diye şüpheye düşmek yerine, Üstad nurani bağın zamandan bağımsız koptuğunu değil, bizzat ulaştığını anlatıyor. Bu benim salavat okuma hissimi değiştirdi.”

Emre kalkıp ceketini giydi: “Ben ayna sırrını götürüyorum. Maddi yansıma ölü, nurani yansıma aslından kopmaz. Fizikteki tüm formüllerin ötesinde bir ağ var kâinatta. Bunu düşününce kâinattaki her şeye farklı bakıyorum. Sadece yansıma değil; bağlı yansıma.”

Can kapıya giderken döndü: “Ben tesbih ve hamd bölümünü götürüyorum. Sübhanallahi ve bihamdihî. Bu sabah bu cümleyi kaç kez söyledim? Ama hiç bu anlamla bakmadım. Bundan sonra her Sübhanallah’ta uzaklığı, her Elhamdülillah’ta yakınlığı hatırlamaya çalışacağım.”

Ev sahipleri Kerem ve Selim, arkadaşlarına kapıya kadar eşlik etti. Selim son sözü söyledi: “Ve ikisini karıştırmayacaksın. Uzaklığı yakınlık zannetme. Yakınlığı eşitlik zannetme. İkisi ayrı ayrı doğru. Ve ikisi birlikte daha büyük bir gerçeğe işaret ediyor.”

Kapı açıldı. Ağustos gecesinin temiz, hafif serin havası içeri doldu.

Sokak lambası sarı ışığıyla sakin bir şekilde yanıyordu. Dar sokak ıssızdı.

Üç genç merdivenlerden aşağı süzülerek geceye dağıldı.

Her biri içinde farklı bir şey taşıyordu.

Ama hepsinde ortak olan tek bir cümle vardı:

Sübhanallahi ve bihamdihî.

İki kapı. Aynı eve açılan.

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu