EURONUR ÖZEL

Genç Ruhlar: Bir Konferans Sonrası

Özel Makale / konferans

Ankara, 1947

1947 yılının Türkiye’si, bir devrin kapanıp yeni bir devrin sancılarla aralandığı; fikirlerin çarpıştığı puslu bir şafak vaktini andırıyordu. Ankara Üniversitesi’nin o geniş salonunda toplanan gençler, sadece bir konferans dinlemeye gelmemişti; onlar, ruhlarındaki o tanımlanamaz boşluğu dolduracak bir “kelam” bekliyorlardı.

Kürsüde, Bediüzzaman Hazretlerinin sadık talebesi Zübeyir Gündüzalp; bir hatip değil, bir hakikat havarisi gibi duruyordu. Sesi salonda yankılandıkça, yarım asırlık tozlu perdeler aralanıyor; gençliğin önüne serilen felsefi karanlıklar, Kur’an nuruyla dağılıyordu.

Konferans bittiğinde, salondan çıkanların yüzünde sadece hayranlık değil; ağır bir sorumluluğun izi vardı. Kalabalığın arasından sıyrılan dört can dostu; Ulus’un keskin ayazına rağmen paltolarının önünü iliklemeyi unutmuşlardı. Zira içlerinde yanan hakikat ateşi, Ankara’nın soğuğunu çoktan mağlup etmişti.

İlk Tepkiler

Konferans salonundan çıktıklarında Mehmet’in gözleri doluydu. Hukuk fakültesinin üçüncü sınıf öğrencisi olan bu genç, yıllardır içinde taşıdığı bir yükten kurtulmuş gibiydi.

Bekir fark etti bunu: “Ne oldu sana?”

Mehmet, atkısını düzeltirken cevap verdi: “Bilmem ki… Sanki yıllardır aranan biri bulunmuş gibi hissettim. Hani derler ya, ‘insanın kendi evinde yabancı olması’ diye. İşte ben öyleydim. Kendi kültürümde, kendi tarihimde yabancıydım.”

“Ama bazı şeyler çok iddialı değil miydi?” diye sordu Bekir, felsefe öğrencisinin alışıldık kuşkuculuğuyla. “Bir senede âlim olmak mesela…”

Şadi, (tıp fakültesinden sakin ve analitik arkadaşları) araya girdi: “Bekir, sen yine lafın yanlış tarafını tutmuşsun. Adam ‘ansiklopedi olmak’ demiyor, ‘tahkiki iman sahibi olmak’ diyor. Bunlar çok farklı şeyler.”

“Nasıl yani?”

“Bak,” dedi Şadi, “ben tıpta dört senedir anatomi, fizyoloji, biyokimya öğreniyorum. Ama sana bir soru sorayım: İnsanın niçin var olduğunu biliyor muyum? Hücrenin mükemmel yapısının tesadüf mü, yoksa bir hikmet mi olduğuna dair kesin bir cevabım var mı? Yok. Ben organ biliyorum ama ‘varlığın anlamını’ bilmiyorum.”

Bekir düşündü. “Yani sen diyorsun ki, o ‘bir senede âlim olmak’ sözü, ontolojik soruların cevabını bulmak anlamında mı?”

“Aynen öyle. Ve bunu mantık yoluyla, delil yoluyla yapmaktan bahsediyor. Hani senin felsefende ‘sürekli soru sor ama cevap bulma’ mantığı var ya, belki de burada ‘sor ve cevap bul’ mantığı söz konusu.”

Ford’un Serveti

Çay ocağına yerleştiklerinde Kerim, (edebiyat öğrencisi sessiz arkadaşları) ilk kez konuştu:

“Bekir, sen Ford örneğine takıldın biliyorum. Ama ben başka bir şey gördüm o örnekte.”

“Neymiş o?”

“Satın alınamayan bir irade. Bak, biz burada şu küçük çay ocağında oturmuşuz, birkaç yıl sonra mezun olacağız. Peki, kim kazanacak bizim mücadelemizi? Kim verecek bize işi, maaşı, mevkii? Patronlar, devlet, güç sahipleri… Değil mi?”

“Evet, ne var bunda?”

“Şu var,” dedi Kerim: “Biz satın alınabilir insanlarız. Birileri bize ‘şunu yapma, bunu de, böyle düşün’ dediğinde, geçimimiz için boyun eğeriz. Ama konuşmacı diyor ki, ‘İşte size bir dava var ki, dünya sizi satın alamaz.’ Bu benim için çok güçlü bir mesaj.”

Mehmet heyecanla katıldı: “Aynen! Geçen hafta fakültede bir olay oldu. Bir arkadaşımız hocaya ‘İslam hukukunda kadının mirası neden yarım?’ diye sordu. Hoca, ‘bunlar gerici sorular, modern hukukta bunların yeri yok’ dedi. Arkadaşım mahcup oldu, sustuk hepimiz. Çünkü korktuk. Hoca bizi geçirecek; not verecek; tavsiye edecek…”

“Yani sen diyorsun ki,” dedi Bekir, “o Ford örneği, ekonomik bağımsızlık değil; fikri bağımsızlık meselesi?”

“Fikri değil,” diye düzeltti Şadi, “vicdani bağımsızlık. İkisini karıştırmayalım. Fikir değişir, vicdan değişmez. İşte Bediüzzaman Hazretleri ve talebelerinin hayatına baktığında göreceğin şey bu: Ne hapishane korkutabilmiş; ne sürgün; ne yokluk. Çünkü onların satılacak bir vicdanları yokmuş.”

Batı’nın Hayranlığı Meselesi

Bekir, hâlâ ikna olmamıştı: “Peki şu İsveç, Norveç meselesi? Kaynağı var mı bunun?”

Şadi cevap verdi: “Ben tıp okuyorum, bilimsel makalelere bakıyorum. Batı’da 1930’lardan itibaren materyalizmin getirdiği boşluk üzerine ciddi tartışmalar var. Arnold Toynbee gibi tarihçiler, ‘Batı medeniyeti ruhsuz kaldı, Doğu’nun maneviyatına ihtiyaç var’ diyor. Bu genel bir eğilim.”

“Ama” diye devam etti, “senin meselen şu Bekir: Sen ‘kaynak’ ararken, asıl mesajı kaçırıyorsun. Konuşmacının demek istediği şu: ‘Kur’an evrenseldir, sadece müslümanların değil tüm insanlığın ihtiyacıdır.’ Bunun örneği İsveç mi, Norveç mi, yoksa başka bir yer mi? Bu o kadar önemli değil. Önemli olan, Kur’an’ın hakikatlerinin sınır tanımadığı.”

Kerim ekledi: “Üstelik biz yıllardır ‘Batı her şeyi biliyor, biz hiçbir şey bilmiyoruz’ diye eğitildik. Şimdi biri çıkıp ‘aslında sizin de değerli bir mirasınız var ve Batı da bunu takdir ediyor’ dediğinde, evet belki abartı olabilir; ama bu eziklik psikolojisini kırma açısından çok önemli bir işlev görüyor.”

Eleştiri mi, Kaçış mı?

Bekir ayağa kalktı: “Arkadaşlar, ben sizin söylediklerinizi anlıyorum. Ama benim korkum şu: Bu tür duygusal söylemler, insanları ‘düşünmekten’ uzaklaştırıp ‘hissetmeye’ iter. Ve hisseden insan, sorgulayan değil; itaat eden insandır.”

Mehmet sertçe karşılık verdi: “Bekir, sen ‘sorgulama’ kelimesini bir saplantı haline getirmişsin. Sorgulama, cevap bulmak için yapılır. Ama sen sürekli sorguladığın halde hiçbir cevaba varmıyorsun. Bu da bir kaçış değil mi? Belki sen cevap bulmaktan korkuyorsun, çünkü cevap bulursan sorumluluk alman gerekecek.”

Bu sözler Bekir’i yaraladı. Bir süre sustular.

Sonra Şadi konuştu: “İkiniz de haklısınız, ama ikisini de abartıyorsunuz. Bekir, sen haklısın. Körü körüne inanmak tehlikelidir. Ama Mehmet de haklı… Sürekli şüphe içinde kalmak da bir hastalıktır. Belki de Risale-i Nur’un önerdiği şey, tam da bu ikisinin arasındaki yol: Sor, araştır, düşün… Ama sonra bir neticeye var.”

Akıl mı, Kalp mi?

Kerim, defterinden bir sayfa okudu: “Bugün konferansta bir cümle bana çok dokundu: ‘İnsan yalnız akıldan ibaret değildir; kalp, ruh, sır ve vicdan gibi manevî latifelere de maliktir.’”

“Bu ne demek?” diye sordu Bekir.

“Şu demek,” dedi Kerim: “Sen felsefe okuyorsun, hep akılla uğraşıyorsun. Ama aklın cevaplayamadığı sorular var. Mesela, annemi neden seviyorum? Akıl bunu açıklayamaz. Ya da ben neden şiir yazıyorum? Mantıken hiçbir faydası yok. Ama ruhum buna ihtiyaç duyuyor.”

Şadi devam ettirdi: “İşte Risale-i Nur’un farkı burada. O sadece akla hitap etmiyor. Hem akla hitap ediyor, ‘işte deliller’ diyor. Hem de kalbe, ruha, vicdana hitap ediyor. Bütüncül bir yaklaşım bu.”

“Ama,” dedi Bekir, “bu tehlikeli değil mi? Yani duyguları devreye sokarsak, maniplasyon riski yok mu?”

“Var,” dedi Mehmet. “Ama duyguları tamamen devre dışı bırakırsan, kuru bir rasyonalizme düşersin. Ve tarih göstermiştir ki, duygusuz akıl da en az duygu kadar tehlikelidir. Bak Cengiz ve Hulâgu’nun yaptıklarına: Onların yaptıkları ne kadar ‘akılcı’, ne kadar ‘bilimsel’, ne kadar ‘sistematik’ katliamlardı.”

Kerim’in İtirafı

Kerim, uzun zamandır dinlemişti. Şimdi konuşma sırası ondaydı:

“Arkadaşlar, ben size bir şey anlatayım. Ben üç yıldır edebiyat okuyorum. Hugo’yu okudum, Baudelaire’i okudum, Dostoyevski’yi okudum. Hepsi dehalar. Hepsi insanın derinliklerine inmiş.”

“Ama…” dedi, sesi titreyerek, “Hiçbiri bana şu sorunun cevabını vermedi: Ben neyim? Tesadüf mü yoksa bir hikmet mi? Ölümden sonra ne olacak? Bu evren absürd mü yoksa manalı mı?”

“Dostoyevski soruyor, cevap vermiyor. Hugo soruyor, cevap vermiyor. Baudelaire soruyor, umutsuzluğa düşüyor. Ben üç yıldır bu dehalarla yaşadım. Ama içimdeki boşluk büyüdü, küçülmedi.”

“Bugün o konferansta,” diye devam etti, “ilk kez birinin ‘işte cevaplar’ dediğini duydum. İşte sen bir esersin; bir yaratılmışsın; bir gayeye hizmet ediyorsun. Ölüm bir son değil, bir başlangıç. Evren kaos değil, bir kitap; okunacak, anlaşılacak…”

Gözleri dolmuştu. “Ben bu cevapları istiyorum arkadaşlar. Belki hatip hata yapıyordur bazı yerlerde, belki abartılı anlatımlar var. Ama en azından cevap vermeye çalışıyor. Ve ben üç yıldır hiçbir cevap duymadım.”

Masa başında derin bir sessizlik oldu.

Bekir, başını önüne eğmişti. Uzun bir süre kimse konuşmadı.

Sonunda Bekir konuştu: “Belki de ben yanlış sorular soruyorum.”

“Nasıl yani?” dedi Mehmet.

“Belki ben ‘kaynak var mı, delil var mı, ispat nerede?’ diye sorarken, asıl soruyu atlamışım: ‘Hakikat nerede?’ Bu aslında daha önemli bir soru.”

Şadi gülümsedi: “İşte şimdi doğru yoldasın Bekir.”

“Ama” dedi Bekir, “ben yine de eleştirel okuyacağım. Körü körüne inanmayacağım.”

“Kimse senden bunu istemiyor,” dedi Mehmet. “Hatta Risale-i Nur’un kendisi ‘akıl’ vurgusu yapıyor sürekli. ‘Düşün, taklitçi olma’ diyor.”

Kerim ekledi: “Evet, bugünkü konferansta da dediler: ‘Tahkiki iman’ diye bir şey var. Yani araştırarak, delillerle ulaşılan iman. Bu da zaten senin istediğin şey değil mi Bekir?”

Ortak Karar

Şadi, son sözü söyledi: “Arkadaşlar, ben bir öneride bulunacağım: Hepimiz Risale-i Nur’u okuyalım. Ama kendi yöntemimizle okuyalım.”

“Nasıl yani?”

“Bekir eleştirel okusun, soruların cevaplarını arasın. Mehmet hukuk mantığıyla okusun, delilleri tartsın. Kerim edebi duyarlılığıyla okusun. Ben de bilimsel gözle okuyayım. Sonra her hafta buluşup tartışalım.”

“Bu iyi fikir,” dedi Kerim.

“Ama” dedi Bekir, “bir şartım var: Kimse kimseye ‘inanman lazım’ demesin. Herkes kendi neticesine varsın.”

“Anlaştık,” dedi Mehmet. “Ama sen de ‘inanmamalısın’ deme. Adil ol.”

Dördü de ellerini uzattı ve masanın ortasında buluşturdular.

Altı Ay Sonra

Altı ay boyunca her hafta buluştular. Okudular. Tartıştılar. Bazen anlaştılar. Bazen anlaşamadılar.

Bekir, sürekli sorular sordu. Ama sorular azaldıkça cevaplar çoğaldı. Bir gün dedi ki: “Galiba ben sürekli soru sorarak, cevap bulmaktan kaçıyormuşum. Şimdi anlıyorum: Soru sormak cesaret ister. Ama cevap bulmak daha büyük cesaret ister.”

Mehmet, hukuk sistematiğiyle Risale-i Nur’u inceledi. “Şaşırtıcı,” dedi. “Burada mantık hataları bulmayı bekliyordum. Ama her delil tutarlı.”

Kerim, en çok değişendi. Şiirleri artık umutsuzluk değil, anlam taşıyordu. “İlk kez ölümden korkmuyorum,” dedi. “Çünkü ölüm artık bir son değil, bir kapı.”

Şadi ise şunu dedi: “Ben tıpçı olarak hücrenin mükemmel yapısını biliyordum. Ama şimdi bu mükemmelliğin arkasındaki hikmeti görüyorum. Bilim bana ‘nasıl’ dedi, Risale-i Nur ‘niçin’ dedi. İkisi birleşince tam resim ortaya çıktı.”

Yıllar Sonra… – 1967

1967 yılının bir kış akşamında yine bir araya geldiklerinde, saçlarına düşen aklar; o geceki karın birer nişanesi gibiydi. Bekir, artık bir hukukçu olan Mehmet’e baktı ve gülümsedi:

“Hâlâ kaynak arıyor muyum diye soracaksın değil mi? Artık aramıyorum. Çünkü en büyük ispat, değişen hayatlarımızdır. O geceki ayazda içimize düşen o kıvılcım, yirmi yıldır yolumuzu aydınlatan bir meşaleye dönüştü.”

Dışarıda yine kar yağıyordu. Ankara yine soğuktu. Ama onlar, artık soğuktan korkmayan; vicdanları satın alınamamış; ruhları anlamla doymuş dört koca çınardı.

Çünkü biliyorlardı ki; hakikate bir kez uyanan ruh, bir daha asla uyuyamazdı.

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu