EURONUR ÖZEL

Genç Ruhlar: Doğu Treninde Yolculuk

Özel Makale / tren

Ankara Garı’nın o kendine has, demir ve buhar kokan atmosferinde Doğu Ekspresi raylara oturmuş, ağır bir dev gibi ilk nefesini alıyordu. Ahmet, Şükrü, Kaan ve Osman; dört farklı mizaç, dört farklı dünya, aynı kompartımanda bir araya gelmişlerdi. Tren sarsılarak hareket ettiğinde, sadece raylarda değil; ruhlarda da uzun bir sefer başlıyordu.

Kırıkkale Bozkırları ve “İnsanın İki Yolu”

Tren Kırıkkale’nin sarı sıcağına girerken, Kaan elindeki Risaleden (Gençlik Rehberi, 23. Söz, İkinci Mebhas) başını kaldırdı. “Beyler,” dedi Kaan, “Şu ‘Birinci Nükte’deki iki yol meselesini hiç düşündünüz mü? Bediüzzaman Hazretleri, insanın önüne nihayetsiz ‘sukut’ (düşüş) ve ‘suûd’a (yükseliş) giden iki yol açıldığını söylüyor. Biz şu an bu trendeyiz ama aslında her saniye bu iki yoldan birinde yürüyoruz.”

Osman hemen sordu: “Nasıl yani? Ben sadece Kars’a gidiyorum abi. Ne düşüşü, ne yükselişi?”

Ahmet yavaşça söze girdi: “Şöyle düşün Osman; Üstad diyor ki, insanın arzuları ebede kadar uzanmış. Bir çiçeği istediğin gibi, koca bir baharı da istersin. Cenneti istersin, hatta Allah’ı görmeyi istersin. Ama öte yandan, bir çiçeği bile yoktan var edecek gücün yok. İşte trajedi burada başlıyor. Eğer bu sonsuz arzularını, onları verebilecek olan ‘Kadîr-i Mutlak’a bağlamazsan; o arzular senin içinde birer yaraya dönüşür. O zaman ‘enaniyetine’ (benliğine) güvenirsin. İşte o vakit ‘iyilik ve icat’ cihetinde arıdan, karıncadan aşağı düşersin. Çünkü bir karıncanın hayatı bir düzen içindedir ama sen rotasız kalırsın.”

Şükrü araya girdi: “Yani abi, bir kötülük yaptığımızda neden ‘dağdan ağır’ bir yük oluyoruz? Alt tarafı bir günah diyoruz bazen.”

Kaan metni işaret etti: “Çünkü küfür ve günah bir tahriptir Şükrü. Bir binayı yapmak için bin usta aylarca çalışır ama yıkmak için bir kibrit yeter. İnsan imanla kâinatın sultanı olurken, küfürle bütün kâinatın hukukuna tecavüz eden bir zalime dönüşüyor. Çünkü o harika sanatı ‘tesadüf oyuncağı’ seviyesine indiriyor.”

Gece Yarısı Sivas Dağları ve “Sarayın Esrarı”

Gece yarısı olmuş, tren Sivas’ın sarp dağlarını tırmanırken kompartımana bir huzur çökmüştü. Dışarıda ay ışığı karları gümüş gibi parlatıyordu. Kaan o meşhur saray temsilini açtı.

“Şimdi sıkı durun,” dedi Kaan. “Üstad insanın iç dünyasını bir saraya benzetiyor. Bu temsil, aslında bizim neden bazen çok mutsuz olduğumuzu anlatıyor.”

Osman merakla doğruldu: “Anlat bakalım şu sarayı, içinden prenses mi çıkacak?”

Kaan ciddiyetle devam etti: “Bak, iki tip saray var. Birinci sarayın kapısında müthiş bir şenlik, tiyatro, eğlence var. Kapıcı bir aktör gibi, hanımlar yabanilerle sohbette; her şey dışarıdan çok parlak görünüyor. Ama içeri bir giriyorsun; bomboş! Bütün o asil duygular, ruh, akıl, kalp görevini bırakmış; sadece kapıdaki eğlenceyle meşgul oluyorlar. İşte bu, ‘ehl-i dalaletin’ yani sadece dünya zevkiyle yaşayanın sarayıdır. Kapıdaki o ‘it’ dediği şey aslında nefis ve hevadır. Eğer sen bütün sermayeni kapıdaki köpeği (nefsini) eğlendirmek için harcarsan, sarayın içindeki padişahın makamını (kalb ve ruhunu) aç bırakırsın.”

Ahmet ekledi: “İkinci sarayda ise dışarıda sessiz, sert bir kapıcı ve vefadar bir it var. Ama içeri girdiğinde kat kat yükselen bir nizam görüyorsun. Birinci dairede sarayın idaresi yapılıyor. Üsttekinde çocuklar ders okuyor. En üstte ise efendi padişahla muhabere ediyor. İşte insan budur. Göz, kulak, kalp, sır… Her birinin ayrı vazifesi var. Eğer sen gözünü sadece harama, kulağını sadece dedikoduya, kalbini sadece fani aşklara verirsen; o sarayı kapıdaki köpeğe teslim etmiş olursun. Ama eğer o duyguları ‘hayat-ı ebediyeye’ çevirirsen, her biri kendi ulvi vazifesini yapar.”

Şükrü derin bir nefes aldı: “Yani abi, biz bazen kapıcıyla (nefis) tavla oynamaktan, yukarıdaki Efendinin (Ruhun Rabbine münacatı) sesini duyamıyoruz, öyle mi?”

Erzincan Sabahı ve “Bin Altınlık Sermaye”

Sabah güneş Erzincan ovasını ısıtırken, gençler kahvaltılarını yapıyordu. Ahmet, masadaki ekmeği bölerken Üçüncü Nükte’deki o sarsıcı soruyu sordu:

“Neden bir serçe kuşu bizden daha rahat yaşıyor beyler? Serçenin ne gelecekle ilgili sigorta derdi var, ne de geçmişteki hatalarının pişmanlığı. Ama insan öyle mi? Her lezzetinde bin elem izi var.”

Kaan o meşhur ‘on altın ve bin altın’ temsilini hatırlattı: “Hatırlayın; bir efendi iki hizmetçisine para veriyor. Birine 10 altın verip ‘git kendine bir kat elbise al’ diyor. Diğerine 1000 altın verip cebine de bir pusula koyuyor. İkinci hizmetçi aptallık edip o 1000 altını da sadece bir kat elbiseye harcarsa, efendisinden fırça yer değil mi? İşte insan budur. Hayvana bakıyorsun; cihazları basit, sadece dünyaya göre. Ama insana verilen akıl, kalp, ruh hayvandan yüz derece üstün. Eğer biz bu ‘bin altınlık’ duyguları sadece ‘ye-iç-yat’ için kullanırsak, o serçe kuşundan daha aşağı düşeriz. Çünkü sermayeyi yanlış yerde tükettik.”

Osman elindeki çay bardağına bakarak mırıldandı: “Demek ki şu akıl, sadece ‘akşama ne yiyeceğiz’ diye düşünmek için verilmemiş. O bin altının içindeki pusulayı okumak lazım.”

Erzurum ve “Zayıflığın Saltanatı”

Erzurum Garı’nda verilen uzun molada, perondaki buzları kıran işçileri izlerken Şükrü bir tespitte bulundu.

“Abi, şu Dördüncü Nükte’de bir şey var; ‘Zayıflıkta büyük bir kuvvet vardır’ diyor. Ben hep güçlü olmayı, spor yapıp kas yapmayı; kimseye muhtaç olmamayı başarı sanırdım.”

Ahmet gülümsedi: “İşte en büyük yanılmaca bu. Bak, bir akrep ya da yılan bizi öldürebilir. Fiziken ne kadar aciziz değil mi? Ama bir tırtıl bize ipek dokuyor, bir arı bal yapıyor. Neden? Bizim gücümüzle mi? Hayır. Bizim aczimiz ve ihtiyacımız, Allah’ın rahmetini celbediyor. Tıpkı bir bebek gibi. Bebek parmağını bile kaldıramaz ama ağlamasıyla koca kahramanları kendine hizmetçi eder. Eğer bebek ‘Ben kendi kuvvetimle bunları yönetiyorum’ dese ne kadar komik olur değil mi? Bizim de teknolojik ilerlemelerimize bakıp ‘Ben yaptım’ dememiz o kadar komik işte. Asıl mesele, ‘Allah bize yeter’ deyip o sonsuz kudrete yaslanmak.”

Kars Yolu ve “İnsan-ı Hakiki”

Kars’a yaklaşırken kar kalınlığı iyice artmıştı. Trenin camları buz tutmuş, içerisi ise iyice ısınmıştı. Kaan, Beşinci Nükte’deki “Gıyabi ve Huzuri İbadet” bölümlerini okurken sesine bir ciddiyet geldi.

“Sona geldik beyler. İnsanın bu dünyadaki asıl memuriyeti nedir biliyor musunuz? İki yönlü bir ibadet. Birincisi ‘Gıyabâne’. Yani şu kâinat sergisindeki harika sanatları seyredip ‘Maşallah, ne güzel yapılmış’ diyerek alkışlamak. Sanatçıyı sanatından tanımak. İkincisi ise ‘Huzurâne’. Yani eserden müessire geçmek. Bakıyorsun; birisi seni rızıklandırıyor, seviyor, süslüyor. O zaman sen de ‘Madem Sen beni böyle seviyorsun, ben de Sana muhabbet ve secde ile mukabele ediyorum’ diyorsun.”

Osman camdaki buzu eliyle sildi: “Anladım. Yani şu karlı dağlar sadece kar yığını değil; birer ‘mektubat-ı Rabbaniye’. Biz de onları okumaya gönderilmiş memurlarız.”

Şükrü ayağa kalktı, bavulları indirmeye yardım ederken arkadaşlarına baktı: “Kars’ta çok soğuk bir hava bekliyor bizi ama sanırım bu sohbetten sonra hiçbirimiz o soğuktan üşümeyeceğiz. Çünkü artık kim olduğumuzu ve bu trenin bizi nereye götürdüğünü biliyoruz.”

Tren, Kars Garı’na yavaşça girerken rayların sesi sanki Risalenin son cümlesini mırıldanıyordu:

“Sen eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel-i sâfilîne düşersin. Eğer hak ve Kur’ân’ı dinlersen, âlâ-yı illiyyîne çıkar, kâinatın bir güzel takvimi olursun.”

Kars Garı’nın peronuna ayak bastıklarında, genizlerini yakan o meşhur kuru soğuk karşıladı onları. Termometre eksi yirmiyi gösteriyordu ama kompartımandaki o derin mevzular, dördünün de zihninde taze bir bahar havası estirmişti. Karlar altında parlayan Baltık mimarisi taş binaların arasından yürüyerek kalacakları otele doğru ilerlediler.

Ertesi sabah, Kars’ın kristal kar taneleri güneşin altında pırlanta gibi parlarken, Ahmet rehberliğinde şehrin tarihi sokaklarına daldılar.

Kars Kalesi’nin Eteğinde “Kuvvet ve Acz”

Kars Kalesi’ne çıkan dik yokuşta nefes nefese kaldıklarında Osman, kale burçlarındaki devasa taşları işaret etti: “Beyler, şu taşların heybetine bakın! Bin yıldır burada duruyorlar. İnsan ne kadar küçük hissediyor kendini değil mi?”

Ahmet, eldivenli elleriyle kaleyi işaret ederek dünkü sohbeti canlandırdı: “Bak Osman, işte tam burası Dördüncü Nükte’nin yaşandığı yer. Şu kale taşları çok güçlü görünüyor ama ruhları yok, akılları yok. Biz ise şu soğukta iki dakikada donacak kadar aciziz. Ama o ‘acz’ bizi buraya, bu manzarayı tefekkür etmeye gönderen bir pusula. Şu kale bizim korumamız için yapılmış, güneş bizim ısınmamız için lambaya dönüştürülmüş. Biz aciziz ama o acizlik bizi kâinatın nazlı bir misafiri yapmış.”

Şükrü kartopuyla oynarken araya girdi: “Yani abi, şu kale bize hizmet ediyor aslında. Biz olmasak bu kalenin ‘sanat’ değeri kime hitap edecekti? Taş taşa mı bakacaktı?”

Ani Harabeleri ve “Yıkılan Saraylar”

Öğleden sonra Ani Harabeleri’ne geçtiklerinde, Arpaçay’ın derin vadisi ve yıkık kiliseler, camiler onları bambaşka bir atmosfere soktu. Boş kalmış yapılar, yıkılmış kemerler arasında yürürken Kaan; İkinci Nükte’deki o meşhur Saray Temsili’ni hatırlattı:

“Şu harabelere bakın beyler. Vaktiyle burası bir dünya başkentiymiş. Kapıları şenlikli, içleri insan doluymuş. Ama ne olmuş? Eğer o sarayların içindekiler sadece kapıdaki ‘köpekle’ (nefisle) oynamışlarsa, yani sadece dünya zevkine dalmışlarsa; işte sonuç bu. Harabe ve hiçlik… Ama eğer o sarayların en üst katındaki padişahla (Allah ile) irtibat kurmuşlarsa, onların ruhları şimdi ‘âlâ-yı illiyyîn’de gerçek saraylarındadır.”

Osman yıkık bir sütuna dokunurken mırıldandı: “Şu an kendimi o ‘boş saray’ gibi hissettim bir an. Dışarıdan bakınca genç, yakışıklı, eğlenen biriyim ama içimdeki ‘padişah dairesi’ (kalp ve ruh) ne kadar ıssız kalmış… Burası bana mezar taşındaki ‘Said’ ismini hatırlattı Ahmet. Tren temsilindeki o son durak gibi.”

Çıldır Gölü Üstünde “Sonsuz Sofralar”

Ertesi gün donmuş Çıldır Gölü’nün üzerinde atlı kızaklarla giderken, buzun altından çıkarılan sarıbalıkları yedikleri o meşhur ziyafet anında Beşinci Nükte gündeme geldi.

Şükrü, balığın tadına bakarken Kaan’a döndü: “Hadi bakalım profesör, şimdi burada nasıl bir ubudiyet var? Gıyabi mi, huzuri mi?”

Kaan gülümseyerek balığı işaret etti: “Bak Şükrü, şu balık buzun altında, zifiri karanlıkta bizim için beslenmiş. Bizim onu bulacak gücümüz yoktu ama bir ‘Mün’im-i Kerîm’ (Sonsuz Cömert) onu bizim önümüze getirdi. İşte burada Huzurâne bir makam var. Yani ‘Ya Rabbi, Sen beni tanıdığını bu rızıkla gösteriyorsun, ben de Seni bu şükürle tanıyorum’ demek. Balığın her bir pulu birer ‘mektup’ gibi aslında. Üzerinde Vâhid-i Ehad’in mührü var.”

Ahmet ufuktaki uçsuz bucaksız beyazlığa bakarak sohbeti bağladı: “Beyler, Risale bize şunu öğretti: Bu dünya bir ‘meydan-ı imtihan’ ama aynı zamanda bir ‘meşher-i acayip’ (mucizeler sergisi). Biz sadece turist değiliz; biz bu serginin ‘ustabaşılarıyız’. Eğer bakışımızı ‘esfel-i sâfilîn’den (dünyevi süfli zevklerden) çekip ‘âlâ-yı illiyyîne’ (İlahi hikmetlere) çevirirsek, Kars’ın soğuğu bile ruhumuzu ısıtan bir rahmet olur.”

Dönüş Yoluna Doğru

Akşam otelde son çaylarını içerken Osman, telefonundaki bütün anlamsız “story”leri sildi. Arkadaşlarına döndü: “Biliyor musunuz, Ankara’ya döndüğümde anneme ve babama sadece Kars’ın balını, kaşarını değil; onlara verilen o ‘bin altınlık sermayenin’ ne olduğunu anlatacağım. Artık kapıdaki köpekle oynamayı bırakıp, sarayın üst katlarına çıkma vakti geldi.”

Kars yolculuğu bitiyordu ama onların “Ahsen-i Takvim” (en güzel kıvam) yolculuğu yeni başlıyordu.

Doğu Ekspresi, Kars’ın karlı steplerini geride bırakıp batıya, Ankara’ya doğru raylar üzerinde homurdanarak ilerlerken, 404 numaralı kompartımanda ışıklar sönmüştü. Sadece koridordan sızan cılız sarı ışık ve karın yansımasıyla içeri dolan o mavi rüya rengi vardı.

Dört genç, ranzalarına uzanmış, tekerleklerin ritmik sesini (tak-tuk, tak-tuk) birer zikir gibi dinliyorlardı. Ama kimsenin gözüne uyku girmiyordu. Kars’ta gördükleri o devasa taş binalar, donmuş gölün altındaki hayat ve Ani Harabeleri’nin sessiz feryadı; Risale’nin cümleleriyle birleşip zihinlerinde dev birer “muhasebe” levhasına dönüşmüştü.

Bin Altınlık Sermaye Nereye Gitti?”

Sessizliği Osman bozdu. Sesi, ranzanın üst katından derin bir iç çekişle geldi:

“Beyler, uyuyamıyorum. Kafamda sürekli o ‘bin altın’ dönüp duruyor. Ankara’dan çıkarken cebimde sadece ‘on altın’ (dünyalık zevkler) var sanıyordum. Kendimi öyle basit, öyle sıradan; sadece tüketmek için yaşayan bir ‘yolcu’ gibi görüyordum. Ama Üstad öyle bir ayna tuttu ki… Meğer gözümdeki o estetik algısı, kalbimdeki o sonsuz özlem; ruhumdaki o bitmek bilmeyen beka arzusu… Hepsi bin altınlık cihazlarmış. Ben ise bu sermayeyi, basit ‘bir kat elbise’ hükmünde olan günlük heveslere harcıyormuşum. Düşündükçe içim sızlıyor.”

Şükrü, alt ranzadan hafifçe doğruldu: “Biliyor musun Osman, ben de o ‘kapıdaki köpek’ meselesine takıldım. Şehrin sokaklarında gezerken fark ettim ki; aslında çoğumuz o kapıdaki aktör kapıcıya (nefsimize) alkış tutmaktan; içerideki padişah odasını (kalbimizi) örümcek bağlamasına terk etmişiz. Üstad’ın ‘saray’ dediği şey aslında biziz. Biz kendi içimizdeki o kıymetli duyguları, süfli şeylerin emrine verdikçe aslında kendimizi aşağılıyormuşuz. ‘Esfel-i sâfilîn’ demek, insanın kendi içindeki o ulu duyguları bozuk para gibi harcamasıymış.”

“Tahribin Dehşeti ve Tamirin Gücü”

Gözlüklerini camın kenarına koyan Kaan, karanlığa bakarak söze girdi: “Benim canımı sıkan asıl şey, o ‘tek seyyie (günah) bütün kâinatın tahkiridir’ meselesi oldu. Eskiden bir günah işlediğimde ‘Aman canım, kime ne zararım var ki?’ derdim. Ama öyle değilmiş. Küfür ya da inkâr, şu dışarıda gördüğümüz karlı dağları, şu rayları, şu gökyüzündeki yıldızları ‘manasızlık’ çukuruna atmakmış. Onlara ‘tesadüf oyuncağı’ demek, o sanatların Sahibine hakaretmiş. Yani bir kişi inkâr ettiği an, aslında bütün kâinatın hukukuna tecavüz ediyor. Bu ne dehşetli bir cinayet!”

Ahmet, ranzanın kenarına oturup arkadaşlarının gölgelerine baktı. Sesi her zamanki gibi yatıştırıcıydı: “Haklısın Kaan. Ama bir de madalyonun öbür yüzü var. Üstad’ın bize verdiği o müjdeyi unutmayın: ‘Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir.’ (Furkan Suresi, 70. Ayet). Eğer biz o enaniyeti (benliği) bıraksak, hayrı ve vücudu Allah’tan istesek; o zaman içimizdeki o nihayetsiz ‘şer işleme’ kabiliyeti; nihayetsiz bir ‘hayır’ kabiliyetine dönüşüyor. Yani o bin altınlık sermaye yanmıyor; tövbe ile yeniden ticarete sokulabiliyor. İşte iman, o ‘adi levha’ hükmündeki insanı; ‘kaside-i manzume-i hikmet’ (hikmetli bir şiir) haline getiriyor.”

Aczden Gelen Sultanlık”

Tren, tünellerin içinden geçerken sesler boğuklaşıyor, sonra tekrar netleşiyordu. Osman tekrar atıldı: “Peki ya o ‘acz’ meselesi? Ankara’ya döndüğümde arkadaşlarıma ‘Ben çok acizim ve bundan çok mutluyum’ desem bana gülerler herhalde. Ama işin sırrı buradaymış: Bebek gibi olmak. Kendi gücüne değil, babasının (Yaratıcısının) şefkatine güvenen bir çocuk gibi… O zaman bütün kâinat senin için bir sofra, bir sergi, bir hane oluyor. İnsan ancak abd (kul) olduğu zaman sultan oluyormuş.”

Şükrü güldü: “Yani Osman, artık o meşhur ‘Ben hallederim, benim gücüm yeter’ havalarını bırakıp, ‘Hâsbünallahu ve ni’mel vekîl’ (Allah bize yeter) vagonuna biniyorsun?”

“Aynen öyle Şükrü,” dedi Osman kararlı bir sesle. “Çünkü gördüm ki; benim halletmeye çalıştıklarım fani, ama O’nun hallettikleri baki.”

Şafak Sökerken

Sabahın ilk ışıkları İç Anadolu’nun düzlüklerine vurmaya başladığında, dört genç hala uyanıktı. Tren Ankara Garı’na yaklaşırken, Ankara’dan çıkarken binen o dört genç gitmiş; yerine her şeyi “iman nuruyla” okumaya niyetli dört “nâzır” gelmişti.

Ahmet, Risalenin son satırlarını mırıldanarak bitirdi muhasebeyi: “Üstad ‘Eski Said kaybolmuş, Yeni Said olarak kendimi gördüm’ diyor ya… Biz de Kars’a ‘Eski’ biz olarak gittik, ‘Yeni’ biz olarak dönüyoruz beyler. Bu yolculuk bitmedi, aslında yeni başlıyor.”

Tren garda durduğunda, tekerleklerin sesi kesildi ama ruhlarındaki o sonsuzluk iştiyakı hiç olmadığı kadar gür sesle konuşmaya devam ediyordu. Onlar artık sadece birer yolcu değil; kâinat kitabının “anlayışlı birer mütalâacısı”ydılar (Etraflıca inceleyip düşünen).

 

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu