EURONUR ÖZEL

Genç Ruhlar: Dünya Harbinden Büyük Hakikat

This entry is part 9 of 13 in the series GENÇ RUHLAR

GENÇ RUHLAR

Genç Ruhlar: Ne Yöne Gidiyoruz?

Genç Ruhlar: Hayata Nasıl Bakıyoruz?

Genç Ruhlar: Hayatın Pusulası

Genç Ruhlar: Camın Ardındaki Işık

Genç Ruhlar: Dışarıda Rüzgâr, İçeride Fırtına

Genç Ruhlar: Zamanın Zincirlerinden Kurtulmak

Genç Ruhlar: İmtihan Fırtınası

Genç Ruhlar: Zihinlerin Anlam Arayışı

Genç Ruhlar: Dünya Harbinden Büyük Hakikat

Genç Ruhlar: Sonsuzluk Kodları

Genç Ruhlar: Sonsuzluğun Yankısı

Genç Ruhlar: Tevekkülün Dili

Genç Ruhlar: Frankfurt’ta Bir Akşam

Özel Makale / genç

Hava ağır, sıcak ve nemliydi. Güneşin batışı, gökyüzünde adeta alevden bir resim çiziyordu. Batan güneşi, hüzünlü bir ahenkle selamlayan dalgaların sesi, sahildeki sessizliği bölüyordu. Uzaktan, bir martının çığlığı duyuluyordu.

Kerem, Burak, Ahmet ve Selim bir bankta oturmuş, ayaklarını kumlara gömmüşlerdi. Burak’ın elinde, sayfaları hafifçe rüzgârda dalgalanan “Gençlik Rehberi” durmaktaydı.

Kerem: Şu denizin sonsuzluğuna bakın… Gündüzleri masmavi ve canlı, şimdi ise batan güneşin ışıklarıyla kızıl ve mor tonlarına bürünmüş. Tıpkı hayatımız gibi. Bir bakıyorsun capcanlı, sonra bir anda her şeyin rengi değişiyor. Bu fânilik hissi… İnsanı boğuyor bazen. Okul, dersler, kariyer, sosyal medya… Hepsi bir yarış, bir koşturmaca. En iyi notları al, en havalı işe gir, en çok beğeniyi topla. Sonunda ne olacak ki? Her şey bu güneş gibi bir gün batacak.

Ahmet: (Yere bir taş atar.) Haklısın Kerem. Bazen bütün bu çabaların boşuna olduğunu hissediyorum. Düşünsene, en iyi mühendislerden biri olsan, birincilikle mezun olsan… Hayatını buna harcayıp, sonra bir gün her şeyin bittiğini görsen… O an ne kalır geriye? Bazen gerçekten kendimi bir koşu bandında hissediyorum. Koşuyorum, yoruluyorum ama aslında bir yere gitmiyorum.

Burak: İşte ben de bu aralar tam bu hislerle boğuşuyordum. Bu kitabı okuyunca, içimde biriken soruların cevaplarını bulmaya başladım. Bakın, tam da bu konudan bahsediyor. Okuyorum size:

“Âlem-i İslâm’ın mukadderatıyla ciddî alâkadar olan bu Cihan Harbi’nin dehşetli zamanlarında iki sene -şimdi on sene kadar oldu- ne bizden ve ne de her gün hizmetinizde bulunan Emin’den bir defacık sormadınız. Ehemmiyet vermediniz. Acaba bu büyük hâdiseden daha büyük diğer bir hakikat mi hükmediyor ki, bunu ehemmiyetten ıskat ediyor (düşürüyor)?”

Gördünüz mü? Bediüzzaman Hazretlerinin talebeleri, koskoca dünya savaşını, bu büyük âlimin neden hiç gündemine almadığını merak etmişler.

Selim: (Kafasını kaldırır, şaşkınlıkla Burak’a bakar.) Mantıklı. Dünyanın kaderiyle ilgili bir savaş varken, bir âlimin bu konuyu hiç konuşmaması garip. Peki, O ne cevap vermiş?

Burak: İşte cevap, tüm bildiklerimi altüst etti. Bakın, diyor ki:

“Evet, bu Cihan Harbi’nden daha büyük bir hakikat ve daha azîm bir hâdise hükmettiği için, şu Cihan Harbi ona nispeten çok ehemmiyetsiz düşüyor.”

Ahmet: “Ehemmiyetsiz düşüyor…” Vay be. Bu söz bile insanın dünyasını değiştirir. Bütün dünyanın kaderini değiştiren bir savaşın bile önemsiz kalması için, o şeyin ne kadar muazzam olması gerek? Ne o bahsettiği “daha büyük hakikat”?

Burak: İşte can alıcı nokta tam da orası! Diyor ki, asıl büyük savaş her bir insanın kendi içinde verdiği savaş. Ebedî hayatını kazanma veya kaybetme davası. Bu dünya, o davanın bir arenası sadece. Bu fâni dünyada en iyi okulu bitirsen de, en zengin iş adamı da olsan, o ebedî mülkü kaybedince neye yarar ki? Bu, her şeyin bittiği an. Bir hiç uğruna her şeyden vazgeçmek…

Ahmet: Gerçekten insanı sarsıyor. O zaman Bediüzzaman Hazretleri, hayatını bu davanın vekilliğine adamış. Bizi fuzulî ve malayani (anlamsız, boş, saçma) şeylere kafa yormaktan men ederek, enerjimizi asıl vazifemize yönlendirmemizi öğütlüyor. Sanki biz bu dünyada ıskalamamak için var gücümüzle koşarken, o bize asıl ıskaladığımız şeyin ebedî hayatımız olduğunu gösteriyor.

Burak: Aynen öyle Ahmet. Hatta Bediüzzaman Hazretleri, ehl-i keşfin müşahedesiyle (Allah’ın lütuf ve ihsanı ile geleceği görebilen veli zatlar) ecel elinden terhis tezkeresini alan kırk adamdan sadece birinin bu dâvayı kazanabildiğini söylüyor. Bu sadece bir istatistik değil; bu, adeta gökten inen bir uyanış çağrısı. Biz dünyalık dertlerle boğuşurken, asıl sınavı kaybettiğimizi fark etmiyoruz bile.

Kerem: Bu durumda ne yapıyoruz? Siyasetten, dünyevi işlerden tamamen el mi çekiyoruz?

Selim: Hayır, tam olarak öyle değil. Asıl mesele, dünyayı boş vermek değil. Bediüzzaman Hazretleri, o meselelere alaka göstermenin, bizi asıl vazifemizden alıkoyduğunu söylüyor. Bu yüzden, bütün enerjimizi bu davanın kazanılmasına harcamalıyız. Fâni olanı bâkî olanı kazanmak için bir araç olarak kullanmalıyız. Bu, bir tercih meselesi değil, bir varoluş meselesi.

Kerem: İşte bu yüzden, bu sahil kenarında oturup sonsuzluğu düşünmek çok anlamlı geldi şimdi. Şu batmakta olan güneş bile, sonsuzluğa açılan bir kapı gibi görünüyor artık gözüme. Bu kitabı okuduğun için teşekkürler Burak. Sanırım hepimizin buna ihtiyacı varmış.

Kerem, avucundaki kumu yavaşça rüzgâra bıraktı. Tıpkı hayatın, zamanın, rüyaların kum taneleri gibi ellerinden akıp gittiği gibi… Ama bu kez, bu gidişin bir son değil, bir başlangıç olduğunu biliyordu. İçinde, tarifi zor bir huzur ve coşku vardı.

Denizin üzerindeki son kızıl ışıklar da sönüp yerini lacivert bir geceye bırakırken, dört genç sessizce birbirlerine baktı. Gözlerinde ne bir umutsuzluk ne de bir korku vardı.

Artık koşturdukları koşu bandının bir sonu olduğunu biliyorlardı. Bu sonun, aslında sonsuzluğun başlangıcı olduğunu anlamışlardı.

Burak, elini omzuna attığı Ahmet’e dönüp gülümsedi. “Önemli olan ne kadar hızlı koştuğumuz değil”, dedi. “Nereye koştuğumuz…”

“Belki de tam da bu anlar içindir bu hayat. Bazen bir sahilde, batan bir güneşin karşısında durup, en büyük savaşımızın kendi içimizde olduğunu anlamak için…”

“Hayat, bize verilen en kıymetli hazine… Ve bu hazineyi doğru kullanmak, onu ebedî bir bahçeye çevirmek bizim elimizde… O bahçede açan her çiçek, attığımız her doğru adımın, kazandığımız her iç savaşın bir nişanesi olacak. Ve bir gün, bu fani dünya perdesi indiğinde, o bahçenin sonsuz güzelliğiyle karşılaşacağız.”

“Unutmayın, bu dünyaya bir kez geldik ve bu oyunu bir kez oynuyoruz. Kaybetmek, asla bir seçenek olmamalı.”

Ellerindeki Gençlik Rehberi sadece bir kitap değil, okyanusun ortasında yolunu kaybetmiş bir gemiye uzatılan bir fener gibiydi.

O fenerin ışığıyla, şimdi nereye yelken açacaklarını biliyorlardı. Ve en önemlisi, artık yalnız değillerdi. Aynı yolda yürüyen, aynı fenerin ışığına koşan milyonlarca genç ruhun var olduğunu biliyorlardı.

Bu yol, bir yarış değil, bir uyanış yolculuğuydu. Ve bu yolculukta atılan her adım, sonsuzluğa atılan bir adımdı.

Benzer konuda makaleler:

GENÇ RUHLAR

Genç Ruhlar: Zihinlerin Anlam Arayışı Genç Ruhlar: Sonsuzluk Kodları

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu