EURONUR ÖZEL

Genç Ruhlar: Gafletten Uyanış

Özel Makale / Uyanış

Bir Uyanış Hikayesi

Ege’nin incisi sahil kasabasındaki denize nazır kafenin terası, gün batımının turuncu-kızıl tonlarıyla yıkanıyordu. Sanki gökyüzü, ağırbaşlı bir sırrı gösteriyordu. Dalgaların sahile vuruşu, gençliğin çalkantılı arayışlarını yansıtan; hem huzurlu hem de ritmik bir seslenişti.

Hasan Bey, ellerini bir fincan içindeki çayın sıcaklığıyla ısıtırken; kırlaşmış saçlarının altındaki bilge gözleriyle ufku süzüyordu. Bakışlarında, hayatın çalkantılı denizlerinden geçmiş bir limanın dinginliği vardı.

Karşısında ise Can, onun çağrısıyla gelmiş iki genç arkadaşı; Mehmet ve Kadir vardı. Üç genç de üniversite öğrencisiydi ve akılları güncel tartışmalarla, sosyal medyanın gürültüsüyle doluydu.

Dışarıdan bakılınca her şeye sahip görünüyorlardı. Ama ruhları, yakıtı bitmiş bir gemi gibi boşlukta yüzüyordu. Kalplerindeki o tanıdık boşluk, onları buraya; bu derin sohbetin kıyısına getirmişti.

Can: Ağabey, geldik işte. Mehmet’le Kadir’e senden bahsetmiştim. Özellikle son zamanlarda ruh sağlığı (mental health) ve varoluşsal kriz konuları çok popüler ya, senin bu konulara bambaşka bir pencereden bakman beni çok etkilemişti.

Mehmet: (Ceketini düzelterek) Selamün Aleyküm Hasan Ağabey. Açıkçası, biz de Can gibiyiz. Başarılıyız, her şeyimiz var ama içimizde tuhaf bir boşluk var. Sürekli bir ‘fırsatı kaçırma korkusu’ ve ‘Ne yapıyorum ben? Koşuyor muyum, sürünüyor muyum?’ sorgulaması…

Hasan Bey: (Gülümsedi. Çay fincanını masaya yavaşça bıraktı.) İşte o hızın ve gürültünün arasında kalbinizin seslenişini duyamıyorsunuz. O boşluk, evlatlarım, ruhunuzun size attığı “alarm”dır. O alarmın adı: Ruhun Orijinal Fabrika Ayarı. O ayar size diyor ki: “Sen bu fani (geçici) dünyaya sığmazsın, senin menzilin sonsuzluktur!” O boşluk hissi, sizi ebedî olana çağıran sesten başkası değil.

Kadir: (Telefonunu sessize alırken, huzursuzca) Ağabey, o zaman sen bize; bu gürültüde (sosyal medya ve rekabeti kastederek) kaybolan ruhumuza nasıl kalibre (ayar, ölçü) verebileceğimizi anlat.

Hasan Bey: O kalibrasyon bazen zorla olur. Size tecrübemden söylüyorum: Hastalık bazen bir ihsan-ı ilâhîdir (Allah’ın lütfu), bir hediye-i rahmânîdir (merhametli Yaratıcı’nın hediyesidir).

Kadir: (Kaşlarını çattı, bakışlarında samimi bir itiraz vardı.) Ama Hasan Ağabey, ciddi bir ağrı, acı nasıl hediye olabilir ki? Bunu kabul etmek zor geliyor.

Hasan Bey: : Haklısın, acı zordur. Ama o acı, sizin kalın gaflet perdenizi yırtan bir perdedir. Cep telefonunuza virüs girince ne yapıyorsunuz? ‘Reset’ tuşuna basıp kendini temizlemesini bekliyorsunuz, değil mi? Bakın, ben gençken çok sıhhatliydim. O sıhhati bir belâ gibi kullandım. Ne namaz, ne kabir düşüncesi… Sonsuz hayatı, bir saatlik dünyanın keyfi için zedeliyordum. Sonra ağır bir hastalık geçirdim. O an anladım: “Hastalık, fıtratın size attığı ‘reset’ tuşudur.”

Can: Yani o an, o meşhur ‘gençlik sarhoşluğu’ hali dağılıyor. Gürültü kesiliyor.

Hasan Bey: Aynen öyle! Gürültü kesilince, bütün o hayvanî hevesât (nefsin hayvani istekleri) önemsizleşiyor. Vücut alarm verince, zihin ister istemez esas meseleye dönüyor.

Can: Yani burada bir paradoks var. Sıhhatli olmak bizi gaflete düşürüyorsa o bir hastalık.

Hasan Bey: İşte Bediüzzaman Hazretlerinin dediği budur: Eğer sıhhatiniz sizi gaflete düşürüp Allah’tan uzaklaştırıyorsa, o sıhhat aslında bir hastalıktır. Eğer hastalık, sizi uyandırıp; varacağınız uhrevî menzillere (ahiret duraklarına) göre davranmaya sevk ediyorsa; o hastalık bir sıhhattir. O size zorla bir ‘dijital detoks’ yaptırır.

Sohbet, gençlerin sürekli kendilerini onaylatma çabasına gelince; Kadir başını eğdi.

Kadir: Ağabey, bu uyanış meselesinde bir de ‘selfie kültürü’ var. Kendini övme, sürekli onay bekleme durumu… Bende o enâniyet (benlik, kendini beğenme) çok yüksek. Başarılarımı, hatta bazen iyiliklerimi bile anlatma ihtiyacı duyuyorum. Sürekli bir ‘self-promotion’ (kendini tanıtma/övme) halindeyim.

Hasan Bey: Evladım, o nefs-i emmârenin (sürekli kötülüğü emreden nefsin) en büyük hilesidir. Bakın, tezkiyesiz (arınmamış) nefs öyle bir şeydir ki; kendini beğenince başkasını samimî sevemez. Çünkü eğer sevginin temelinde ‘bana faydası, bana lezzeti ne?’ varsa; sen aslında o kişiyi değil; ondaki menfaatini seviyorsun.

Mehmet: (Araya girdi, ilk kez itiraz ediyordu.) Ama Ağabey, dijital çağda başarı için ‘self-promotion’ şart değil mi? İyi bir işe girmek, kabul görmek için yeteneklerimizi parlatmak zorundayız.

Hasan Bey: (Gözlerinde şefkatle karışık bir ciddiyet belirdi.) Nefis, kendini bir avukat gibi temize çıkarma (tebrie) eğilimindedir. Suçu asla kabul etmez. Kusuru kendine almaz. Hatta bazen yalanlarla kendini överek kutsamaya (takdis) çalışır. Bu, “Heva ve hevesini kendisine ilah edineni görmedin mi?” ayetinin bir tokadı gibidir.

Can: O zaman bu sürekli kendi kendini övme (temeddüh) çabası ne yapıyor?

Hasan Bey: Tam tersi etki yapıyor! Buna aksü’l-amel (ters tepki) deriz. Sürekli kendini parlatmaya çalışınca, insanlarda istiskali (istenmemeyi) celbeder (çeker). Soğuk düşersin. Dahası, elmas kıymetindeki iyiliklerini (hasenât); bir anlık ego tatmini için; yani ehemmiyetsiz cam parçaları hükmündeki lezzetlere satarsın. Bu, amel-i uhrevîdeki (ahiret amellerindeki) ihlâsı (samimiyeti) tamamen bozar. Yerine riyayı (gösterişi) karıştırır.

Kadir: (Başı öne eğildi.) Bir anlık gurur için, o iyiliğin uhrevî (ahiret) karşılığını kaybetmek…

Hasan Bey: Aynen öyle evladım. En kârlı işlerde bile bu riyâ (gösteriş) yüzünden zarara (hasâret) düşersiniz.

Can: Ağabey, bu kadar zihinsel dağınıklık varken; derslere odaklanmak da çok zor. Ciddi bir unutkanlık (nisyan) var bende.

Hasan Bey: İşte bu, çağımızın en kritik yarası. Unutkanlığın ardında sadece ders stresi yok. Bediüzzaman Hazretleri, unutkanlıktan şikâyet eden bir gence ne demiş? “Mümkün oldukça nâmahreme (yabancıya) nazar etme. Çünkü haram-ı nazar, nisyan verir.”

Mehmet: Çok merak ediyorum, bakmanın unutkanlığa bu kadar ciddi bir etkisi nasıl oluyor? Bu, sadece ahlaki bir kural değil mi?

Hasan Bey: Bu, sadece ahlaki bir kural değil, zihni bir enerji yasasıdır. Nazar-ı haram (haram bakış) arttıkça, hevesât-ı nefsaniye (nefse ait arzular) sürekli tetikte kalır. Zihin, sürekli görsel bombardımanla uyarılıyor. Tıpkı bir alarm sistemi gibi. Bu sürekli uyarılma, vücutta gereksiz bir enerji israfına yol açıyor. Beyniniz, asıl önemli olan; yavaş ve derin bilgiyi kaydetmeyi ve geri çağırmayı es geçiyor. Bu çağın “umumî unutkanlık hastalığı” bundan kaynaklanıyor.

Kadir: (Yüzünde aydınlanmış bir ifadeyle) Yani gözümüzü korumak, aslında zihnimizi ve derslerimizi korumak demek. Sürekli dopamin peşinde koşan bir zihin, hafızayı es geçiyor… Bu, ‘dijital detoks’un (dijital arınmanın) en köklü yoluymuş meğer.

Hasan Bey: Kesinlikle! Göz, kalbe açılan bir penceredir. O pencereyi koruyun ki, içerideki hazine (hafıza ve iman) zayi olmasın. Sizin bu umumî unutkanlık hastalığınız, “Âhirzaman’da, hâfızların göğsünden Kur’ân nez’ediliyor (çıkarılıp unutuluyor)” hadisinin acı bir tevili (yorumu) olabilir. Demek ki haram bakış, sadece ahlaki değil; aynı zamanda zihni bir sabotajdır.

Güneş tamamen batmış, denizin üzerinde lacivert bir örtü yayılmıştı. Yıldızlar, tıpkı yüce menziller gibi; tek tek kendini göstermeye başlamıştı. Hasan Bey, fincanını usulca masaya koydu. Eli, Kadir’in omzuna şefkatle dokundu.

Hasan Bey: Sevgili evlatlarım, Allah (Fâtır-ı Hakîm), sizi öyle muazzam donanımlarla (cihâzât ve latîfelerle) yaratmış ki; kalbiniz koca dünyayı yutsa yine tok olmaz. Çünkü o, sonsuzluğu ister. Sizin bu derin boşluğunuzun sebebi, kalbinizin ebediyet için yaratılmış olmasıdır. Ama dikkat edin! Bediüzzaman Hazretleri uyarıyor:

“Hazer et (sakın), dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a (parıltı), bir işarette, bir öpmekte batma!”

Can: O büyük maneviyatımız, küçük bir haramda boğulabilir mi demek istiyorsun Ağabey?

Hasan Bey: Evet. Senin ruhun, koca dünyayı yutacak kadar büyüktür. Fakat o büyük manevî duyguların (letâif), küçük bir gaflet hâletine dayanamayıp sönebilir. Tıpkı okyanus gemisinin, küçük bir sızıntıdan batması gibi… Ya da, nasıl küçük bir cam parçası koca göğü yutuyorsa; çok cüz’î (küçük) şeyler; öyle büyük eşyayı bir cihette yutar.

Kadir: (Gözleri ufukta, yıldızlara bakarak) Yani aslında büyük hedeflerimiz var. Dünya ve ahiret için… Ama biz, bir saniyelik sahte tatminlerde boğuluyoruz… Bir anlık beğeni, bir bakış; bir anlık kibir gibi cüz’î (küçük) şeyler; elmas değerindeki büyük maneviyatımızı alıp götürebilir.

Hasan Bey: Harika özetledin.

Mehmet: (Derin bir nefes alarak) Ağabey, bu sadece bir sohbet değildi. Benim kafamdaki bütün sis dağıldı. Kendimi ilk defa bu kadar uyanık (intibah) hissediyorum. Gözümdeki o perde kalktı sanki.

Kadir: Ben de öyle. Özellikle o unutkanlık-göz bağlantısı, hayatımı değiştirecek.

Hasan Bey: (Sesi şefkat ve huzur doluydu.) Öyleyse, unutmayın. Gençlik bir rüya, hakikat ise uyanmaktır. Uyanın ki, ruhunuzdaki o elmas pırıl pırıl kalsın ve ebediyet yolculuğunuzda size rehber olsun.

Üç genç de büyük bir huzur ve kararlılıkla ayağa kalktı. Denizin dalgalarının ritmik sesi artık onlara geçiciliği değil, ruhlarının en derinindeki ebedî hakikati hatırlatıyordu. Kalplerindeki o derin boşluğun aslında sonsuzluk aşkından kaynaklandığını anlamışlardı. Gözleri gökyüzündeki yıldızlar kadar parlaktı; artık ne yapacaklarını biliyorlardı.

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu