GENÇ RUHLAR
![]()
Şehir, neon ışıklarının ortaya çıkardığı alacakaranlıkta parıldıyordu. Her bir ışık, sanki bu bitmek bilmeyen koşuşturmanın, bu dipsiz boşluğun birer yansımasıydı.
Otobüs, bu ışık denizinde ağır ağır yol alırken, en arka koltukta cam kenarına sinmiş Yusuf, ruhundaki dipsiz yorgunluğu gidermek için telefonunun ışıltılı ekranına sığınmıştı. Ne zaman içini bir sıkıntı kaplasa, hayatın anlamsızlığı omuzlarına bir yük gibi çökse, yaptığı gibi, sanal bir dünyanın sahte cennetine kaçıyordu.
Ekranında süzülen kusursuz hayatlar, lüks mekânlarda kahkahalarla yemek yiyen, cennet adalarında güneşlenen insanlar… Her biri, onun sıkıcı hayatına bir tokat gibi iniyordu.
Sanal Cennet ve Gerçek Dünya İkilemi
Yanında oturan, elinde hiçbir şey olmadan dışarıyı izleyen arkadaşı Ali ise, bu fırtınalı ruh halinin aksine, huzurun ta kendisi gibiydi. Sanki onun penceresinden akan bu hayat, bambaşka bir anlam taşıyordu.
Yusuf’un sıkıntısı bir anda patladı. “Ne kadar sıkıcı bir hayat ya!” diye gürledi, kendi kendine.
Ali, başını çevirmeden, “Neden?” diye sordu, sesi bir o kadar sakindi.
“Neden olacak?” diye hayıflandı Yusuf.
“Her şey aynı, hep aynı rutin. Sabah uyan, ders, etüt, ev… Oysa şunlara baksana! Kimisi Maldivler’de, kimisi en lüks mekânda. Hayat bizim dışımızda, elimizden kayıp gidiyor gibi hissediyorum.”
Ali’nin yüzünde hafif, hüzünlü bir tebessüm belirdi.
Genç Olmak , Anlık Haz ve Gerçek Anlam
“Belki de hayatı yanlış pencereden görüyorsun,” dedi, tıpkı Yusuf’un içinden geçenleri okumuş gibi. “Tıpkı Bediüzzaman Hazretleri’nin Eskişehir Hapishanesi‘nin penceresinden gördüğü gibi…”
Yusuf şaşkınlıkla arkadaşına döndü. “Ne alaka şimdi? Sen de iyice tasavvufa bağladın. Benim can sıkıntımla Bediüzzaman’ın ne ilgisi var?”
“Çok ilgisi var,” diye cevapladı Ali, gözlerini pencereden ayırmadan.
“Bediüzzaman Hazretleri, hapishanenin penceresinden dans eden genç kızları seyrederken, onların anlık hazzına, o anki parlaklığına değil, elli sene sonraki hallerine, yani ölümlerine ve akıbetlerine bakmıştı. Hayatı o anki parlaklığıyla değil, geleceğiyle birlikte görmüştü. Gördüğü manzara, anlık zevklerin aslında birer ‘Cehennem hûrisi’ gibi aldatıcı olduğunu anlatıyordu. O, bu hale ağlamıştı. Çünkü o aldatıcı, cazibeli fitnenin aslında bir hayat-ı dünyeviye yani dünya hayatı sefahatine sebep olup hayat-ı bakiye yani ahiret hayatına zarar verdiğini görmüştü.”
Yusuf’un omuzları düştü. Aklına, annesinin her istediğini önüne koyması, babasının “Sen yeter ki oku” diyerek yaptığı fedakârlıklar geldi.
Bu fedakârlıklar, bir zamanlar onu onurlandırsa da, artık sadece ağır bir yük gibiydi. İçten içe bu konforun, onu daha güçsüz, daha tembel yaptığını hissediyordu.
“Haklı olabilirsin”, diye fısıldadı Yusuf. “Ama bu durum bizi mutlu etmedi ki. Sadece… tembel yaptı.”
“Evet,” dedi Ali. “Çünkü biz bu imkânları birer amaç olarak görüyoruz. Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi, ‘gaye-i hayal olmazsa… ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.’ Yani bir amacın yoksa zihnin sadece kendi benliğinin, egonun etrafında döner durur. İşte bu yüzden biz sürekli sıkılıyoruz. Çünkü içimizde kocaman bir boşluk var ve onu anlık hazlarla doldurmaya çalışıyoruz. Birer ‘Cehennem hurisi’ gibi cazibedar olan bu sefahat haliyle, ruhlarımız çalınıyor.”
Yusuf bu sözleri yutkunarak dinledi. Bu sert gerçek, onu derinden sarsmıştı. Aklında bir anda, otobüsteki gençlerin hepsi canlandı. Hepsi kendisi gibiydi, elinde akıllı telefonlarla, kendi benliklerinin etrafında dönüp duruyordu.
Ene’ Duygusu: Bir Tuzak mı, Yoksa Bir Anahtar mı?
“Peki, bu benlikten nasıl kurtulacağız? Bu sonsuzluk korkusu ne?” diye sordu Yusuf.
Ali, gözlerini Yusuf’un gözlerine dikti.
“Sonsuzluk korkusu, insanın ‘ene’sinin, yani benliğinin en derin korkusudur. Çünkü ‘ben’, öleceğini ve yok olacağını bilir. Bu korkuyla baş etmek için ya Firavun gibi ilahlık ilan eder ya da anlık zevklere sığınır. Oysa Yunus Emre’nin dediği gibi, ‘Beni bende demen, bende değilim / Bir ben vardır bende, benden içeru.’ Bize verilen bu benlik, aslında bir anahtar. Kendi gücümüzün, bilgimizin ve sahipliğimizin mutlak olmadığını anlamamız için bir ölçü aracı. Tıpkı bir termometre gibi. Ve bu benlik, bize ait değildir, bize verilmiştir.”
“Nasıl yani?”
“Bediüzzaman Hazretleri bu yüzden ‘ene’ duygusunu; gizli hazine olan Allah’ın isimleri ile kâinatın anlaşılması zor sırlarını açan bir anahtar olarak tanımlamıştır. Enenin mahiyetinin bilinmediği takdirde insanı yutacak bir özelliğe sahip olduğundan bahsederek; ene duygusu ile insanın ya Rabbini kavrayıp O’nun ilahlığını kabul edeceğini ya da kendi ilahlığını ilan edeceğini ifade ederek tarihteki Şeddat, Nemrut ve Firavunları örnek göstermiştir.”
“Peki, neden Cenâb-ı Hakkın bilinmesi eneye bağlıdır?”
“Çünkü her şeyi kuşatan bir şeyin hududu ve nihayeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez ve mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Karanlık olmadan daimi bir ışığın bilinemeyeceği gibi… Ayrıca, bir termometrenin sıcaklığı ölçmesi gibi, ‘ene’ de ‘benim’ dediğimiz her şeyi aslında yaratılışın bir ölçüsü olarak anlamamıza yardımcı olur. Yani hakikatte olmadığı halde ‘var gibi düşünülen’ bir sahiplenme, bir kabullenme duygusudur. Mesela, insanın ailesine ‘benim ailem’ demesi, evine ‘benim evim’ demesi gibi. İşte buradaki ‘benim’ ifadesi ‘ene’dir.”
Yusuf, bu sözlerin ağırlığı altında ezilmişti. Bunca yıldır bir hak olarak gördüğü tüm konfor, şimdi birer yanılsama gibi geliyordu. Aklında tek bir soru vardı: Peki ben neyin peşinden koşuyordum?
Ali, Yusuf’un omzuna elini koydu. “Bizler, hayatın asıl sahibini unutup, kendi küçük krallığımızın efendisi olmaya çalıştık. Bu yüzden ‘Mal da yalan, mülk de yalan, / Var biraz da sen oyalan!’ felsefesine hapsolduk. Bu halimizle, anne ve babalarımız bize hizmetkâr oldu, onlara gereken saygı ve hürmeti bile gösteremiyoruz.”
Yusuf’un gözlerinde bir damla yaş parlamıştı. “Ama ne yapmalıyız ki?” diye sordu, sesinde bir çaresizlik vardı.
Ali’nin sesi kararlıydı. “Önce pusulamızı yeniden bulmalıyız. Anlık hazların peşinden koşmayı bırakıp, ‘ene’yi bir anahtar olarak kullanmayı öğrenmeliyiz. Kendimize ‘Neden varım?’ diye sormalıyız. Kendi hayatlarımızın sorumluluğunu almalıyız. Sadece bu dünyada değil, ahirette de annemize babamıza şefaatçi olacak çocuklar olmalıyız. Unutma, o cüz’i ve fani bir dakika lezzet yerine, külli ve baki bir iman lezzetini tercih etmeliyiz.”
Otobüs, son durağa yaklaşırken Yusuf’un telefonu titremedi. Artık elinde tutması gereken bir cihaz yoktu. Artık, aklında ve kalbinde taşıması gereken bir “pusula” vardı. Hayatın gerçek anlamını bulma yolculuğu, o an başlamıştı.
Sizce de bu yolculuk, sadece Yusuf’un değil, hepimizin yolculuğu değil mi?