EURONUR ÖZEL

Genç Ruhlar: Hayatın Şifreleri

Özel Makale / Hayat

Hayatın Şifreleri

Uçak, on bin metre yükseklikte; kışın ilk karının düştüğü Erzurum’a doğru süzülüyordu. İstanbul’un gürültüsü aşağıda kalmış; kabinin loş ışıklarında üç genç; vizelerin yorgunluğunu atmaya çalışıyordu.

Cam kenarında oturan, mimarlık okuyan; esprili ve nüktedan Orhan; dışarıdaki bulut denizine bakıyordu. Koridor tarafında, edebiyat öğrencisi; düşünceli İbrahim ve ortada ise tıp öğrencisi; pratik zekâlı Süleyman vardı.

Orhan, elindeki dergiyi gümüş bulutlara doğru tuttu ve şakacı bir sesle konuştu.

Orhan: “Arkadaşlar, ciddi bir anonsum var. Şu an hepimiz yasal olarak ‘gökmen’ (gökteki adam) statüsündeyiz. Yeryüzü telaşı bitti. Sahi, sizce bu yükseklikte atılan en felsefi tweet ne olurdu?”

İbrahim, koltuğuna biraz daha yerleşti. Yüzünde hafif bir gülümseme vardı ama gözleri hâlâ düşünceliydi.

İbrahim: “Bence o tweet, ‘Uçmak, kaçmak değil; sadece daha net görmekmiş’ olurdu. Senin zihninden geçen, eminim bir ‘gökten altın yağsa ilk ben kaparım’ cümlesidir ama.”

Orhan: (Göz kırparak) “Edebiyatçı yine dokundurdu! Benim tweetim, ‘Hayat, çözümü olmayan bir vize sorusu gibidir; ama ‘tecrübe’ adıyla kopya çekmek serbesttir. Çünkü tecrübe; daha önce bu sorunun benzerini görmüş olanların bilgisidir’. İşte asıl mesele de burada başlıyor. On bin metredeyiz. Her şeyi net görüyoruz. Bize pazarlanan hayat; anı yaşa, tüket, gez diyor. Deliler gibi yaşa deniyor. Peki, hayat bir sınavsa; gençliği nasıl kullanmalıyız?”

Süleyman, telefonunun alarmını kontrol edip kapattı. Tıp öğrencisi zihni hemen konuya odaklandı.

Süleyman: “Ben buna biyolojik açıdan bakarım. Bize ‘deli gibi yaşa’ diyenler, genellikle dürtü kontrolü zayıf olanlar. Beynimizdeki Frontal Lob, yani muhakeme merkezimiz; 25 yaşına kadar tam olarak gelişmiyor. Gençlik, fiziksel gücün tavan; aklın ise henüz olgunlaşmadığı bir ara dönemdir. Bize o dönemde ‘dopamin peşinde koş’ demek, arabayı ehliyetsiz kullanmaya teşvik etmek gibi bir şey.”

İbrahim: (Koridor kenarında otururken; çantasından kalın, eski bir defter çıkardı.) “Süleyman haklısın. O halde gençliğin en büyük sırrı, enerjiyi yönlendirmektir. Geçenlerde, Bediüzzaman Hazretleri’nin ‘Gençlik Rehberi’ eserinde okuduğum bir paragraf; bu konuyu sarsıcı bir netlikte özetliyordu. Okuyunca kafam allak bullak olmuştu.”

(İbrahim, defterini açtı ve sesi alçaldı ama kararlıydı.)

“Şu ‘Gençlik Rehberi’ndeki bir paragraf var ya… Peygamber Efendimizin (sav) bir hadisinden bahseden… ‘En hayırlı genç odur ki; ihtiyar gibi ölümü düşünüp ahiretine çalışarak; gençlik hevesatına esir olmayıp gaflette boğulmayandır.’ Çok sert ve yüzleşmeye zorlayıcı, değil mi?”

Orhan: (Kaşlarını çattı. Espri perdesi kalkmıştı.) “Sertten öte, ilk okuyuşta can sıkıcı bir baskı gibi geliyor. ‘İhtiyar gibi ol’ demek; enerjiyi, potansiyeli inkâr etmek değil mi? Gençlik dediğin cesaret ve deneme yanılma dönemi değil midir?”

Süleyman: “İşte o ‘ihtiyar gibi’ tabiri, biyolojik olarak ‘yaşla gelen Frontal Lob olgunluğuyla’ demek. Yani, ani dürtülere kapılmadan; uzun vadeli sonuçları analiz etme yeteneği. Gençliğin gücünü, geçici bir olimpiyat madalyası için değil; ahiret gibi sonsuz bir hedefe yönlendirmek… Bu, güce haksızlık değil; aksine en büyük iltifat ve enerjiyi en yüksek verimle kullanmaktır.”

İbrahim: “Aynen. Bir de madalyonun diğer yüzü var. Hadisin devamında şöyle diyor: ‘İhtiyarlarınızın en kötüsü; gaflette ve hevesatta gençlere benzemek ister.’ Ah, ne kadar acı. Tecrübe ve hikmet çağında hâlâ gençlerin sathi heveslerine özenmek. Bu bana hep, hayatın anlamını yirmi yıl önce kaçırmış; şimdi panikle gençliğin kabuğuna sığınan insanları hatırlatır.”

Orhan: “Toplumumuzda çok var. Oysa o yaşta beklenen, gençliğe rehberlik edecek bir sükûnet; bir olgunluk. Metin, bize iki net yol haritası çiziyor: Ya genç yaşta iradesini ve zihnini olgunlaştıran ol, ya da yaşlanınca bile sadece fiziki görünümle yaşayan kal.”

Motorun uğultusu derinleşirken, İbrahim defterindeki diğer kısmı; hayatın temel formülü diye adlandırdığı bölümü okumaya başladı.

İbrahim: (Metni yavaşça okudu.) “Bediüzzaman Hazretleri, bu hadisi aktardıktan sonra ‘başının üstünde astığı bir hikmet levhasından’ bahsediyor. Yani hayatın temel formülü…”

“Dost istersen Allah yeter. Yâren istersen Kur’an yeter. Mal istersen kanaat yeter. Düşman istersen nefis yeter. Nasihat istersen ölüm yeter.”

Süleyman: (Etkilenmişti.) “Vay be! Beş temel insan ihtiyacına, beş kusursuz çözüm! Ait Olma, İletişim, Maddiyat, Güvenlik, Öz-Farkındalık. Tıbbi ve psikolojik açıdan tam isabet.”

Orhan: “Günümüzün en büyük yarası ‘yalnızlık’ ve ‘güvensizlik’. Herkesin binlerce sanal arkadaşı var ama kimse samimi bir dost bulamıyor. Modern psikolojinin ‘Güvenli Bağlanma’ dediği şeyi, metin tek bir adrese yönlendiriyor: ‘Allah dost ise her şey dosttur.’ Çünkü o bağlanma en sarsılmaz olan.”

İbrahim: “Aynen. İkinci madde de yalnızlığın ilacı: ‘Yâren istersen Kur’an yeter.’ Bizim ‘sohbet’ ihtiyacımız… Kur’an’ı sadece emirler bütünü olarak görmek ne kadar eksik… O, yalnız kaldığında; sayfaları binlerce yıllık peygamberler meclisine dönüşen; aktif bir zihni ve ruhi etkileşimdir.”

Süleyman: “Şu modern hayatta en çok bocaladığımız nokta: ‘Mal istersen kanaat yeter.’ Hepimiz ‘Hedonik Koşu Bandı’nda (daha çok kazanıp daha çok tüketme döngüsü) koşuyoruz. Ama metin formülü veriyor: ‘Kanaat eden iktisat eder, iktisat eden bereket bulur.’ Kanaat, ruhu zenginleştirir. İktisat ise bütçeyi korur. Bu ikisi birleşince, az bile çok gelir. Ne kadar az şeye muhtaç olursan, o kadar zengin ve hürsün.”

Orhan: “En ürkütücü olan bu sanırım: ‘Düşman istersen nefis yeter.’ Dışarıdaki düşmanlarla baş etmek kolay; asıl içerideki sinsi düşmanla savaşmak zor. Özellikle ‘kendini beğenme’ hastalığı ve ‘Narsist Eğilimler’… Yahu, insan kendine nasıl düşman olur?”

İbrahim: (Bu kez daha kararlı konuştu.) “Metin diyor ki: Kendini beğendiğin an, egonun tuzağına düşer; Kibirlenir, belayı bulursun. Oysa bize sürekli ‘kendine güven’ denildi. Fark bu: Sağlıklı özgüven ile patolojik kibir (kusurunu inkâr etmek) arasındaki ince çizgi. Asıl kurtuluş, kusurunu bilip tevazu göstermekte ve sürekli öz-sorgulama yapmaktadır.”

Süleyman: “Ve son darbe: ‘Nasihat istersen ölüm yeter.’ Ölüm farkındalığı, bize depresyon vermez. Aksine, ebedi bir hayat için motivasyon ve öncelik belirleme aracı. Tıp fakültesinde her gün görüyoruz. Ölüm, hayatın sonu değil, bizi hayata en keskin şekilde bağlayan tek şey.”

Uçak, türbülansı atlatmış, iniş hazırlıklarına başlamıştı. Erzurum’un dağları pencereden netleşirken; gençlerin yüz hatları, kabin ışıklarında keskinleşmişti.

Orhan: (Pencereden dışarıdaki karla kaplı dağlara bakarak.) “İlk baştaki can sıkıntımı hatırlıyorum. ‘Gençliğini yaşa’ felsefesi bize, sanki hayatın bir dönemlik çılgın eğlence olduğunu söylüyor. Oysa uçakta anladım ki, asıl çılgınlık; sonsuzluğa hazırlık yapmamaktır.”

İbrahim: (Defteri kararlılıkla kapattı.) “Bu levhaları sadece okumak yetmez. Onları kabullenmeliyiz. Her karar anında, her anlık haz arayışında; o levha zihnimizin önünde parlamalı. Dost, Yâren, Mal, Düşman, Nasihat… Bu beş anahtar, bizi ruhumuzun ‘irtifa kaybı’ yaşamasından koruyacak bir cep pusulası.”

Süleyman: “Gençliğin gücünü, geçici bir zevk uğruna harcamak; laboratuvarda altın bulup onu kum sanmak gibi bir gaflet. Artık, göklerde bulduğumuz bu şifrelerle, aşağı inme vaktidir.”

Uçak, iniş takım seslerini çıkarırken, kabindeki ışıklar azaldı. Üç genç birbirlerine baktılar. Bu yolculuk, onları sadece İstanbul’dan Erzurum’a getirmemişti. Gafletten farkındalığa taşımıştı.

Orhan: (Gülümseyerek, koltuğunun altındaki montunu çekiştirdi.) “İniş takımları açıldı. Arkadaşlar, bavulumuzdaki fiziki eşyaları değil; bu ‘beş cümleyi’ hayatımızın başının üstüne asarak iniyoruz. Bakalım, bu yeni pusulayla yeryüzünde neler yapacağız!”

Kabin kapısı açıldı. Soğuk ve berrak Erzurum havası içeri dolarken; genç ruhlar, göklerde buldukları hayat şifreleriyle donanmış olarak; fani dünyanın iniş pistine adım attılar.

Artık onlar, sadece üniversite öğrencisi değil; ‘Sonsuzluğa Seyahat’ için biletini kesmiş ve yola çıkmış birer yolcuydu. Ve biliyorlardı ki; asıl macera, bu levhayı kalplerinde taşıyarak; o bulutsuz gümüş denizinden indikten sonra başlayacaktı.

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu