EURONUR ÖZEL

Genç Ruhlar: İçtihad Kapısının Sırrı

Özel Makale / içtihad

Dışarıda Mart ayazı hâlâ sokakları teslim almıştı. Ama o küçük çalışma odasının içinde, çay bardaklarının buharı tavan arasına doğru yükselirken, beş genç yine o köhnemiş ama ruhani masanın etrafına kurulmuştu.

Kitap ortadaydı; Mesnevi-i Nuriye. Geçen haftalar “Hubâb”ın sırlarını deşmişler, bir damlada saklı ummanı aramışlardı. Bu hafta ise bambaşka bir kapı onları bekliyordu. İçtihad kapısı.

Kerem, masanın üzerindeki çaydanlığı biraz kenara ittikten sonra gözlüklerini taktı ve kitabı açtı.

“Dostlar,” dedi, “bu hafta Üstad bizi hem hukuk fakültesine, hem bir inşaat alanına, hem de bir savaş meydanına götürecek. Ama hepsinin özünde tek bir soru var: Dini hükümler değişebilir mi? Ve eğer değişebilirse, kim, ne zaman, nasıl değiştirebilir?

Mert çayından bir yudum aldı: “Yani içtihad meselesi…”

“Tam olarak,” dedi Kerem. “Ama Üstad bunu öyle soyut bırakmıyor. Altı somut mazeretle, neden bu zamanda içtihad yapmanın tehlikeli olduğunu anlatıyor. Hadi başlayalım.”

Birinci Engel: Fırtınada Pencere Açılmaz

Kerem metni yavaşça okudu: “Nasıl ki kışta fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte dar delikler dahi seddedilir; yeni kapılar açmak hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil…”

Can, mühendis refleksiyle hemen dik oturdu: “Dur bir saniye Kerem. Bu çok somut bir mühendislik meselesi aslında. Bir binanın dış duvarında bakım deliği açmak istiyorsun, doğru bir fikir. Ama açacaksın ya, tam o sırada dışarıda kasırga var.”

“O anda tornavidayı eline alıp ‘Şimdi tamir zamanı’ dersen ne olur? Rüzgâr içeri girer, ısı kaçar, yapı zayıflar. Yapacağın iyi bir şey, yanlış bir zamanda yıkıma dönüşür.”

Selim başını salladı: “Psikolojide buna ‘zamanlama hatası’ deriz Can. Bir terapist, hastasına çok doğru bir şeyi söyleyebilir. Ama hasta o an derinden sarsılmış, savunmasızsa; o doğru söz yardım değil, darbe olur.”

“İçtihad da böyle. Yanlış zamanda yapılan doğru bir yorum bile İslam’ın bünyesine zarar verebilir.”

Emre, “bid’at” ve “yabancı adetlerin istilası” ifadelerine takıldı: “Üstad burada çok kritik bir tablo çiziyor. ‘Münkerat zamanı’ diyor, ‘ecnebi adetlerin istilası’ diyor. Yani dinin özünü zaten aşındırmaya çalışan bir baskı var dışarıdan.”

“Tam bu anda kalkar, ‘İslam’da yeni bir kapı açalım’ dersen, dışarıdaki rüzgâr o kapıdan içeri doluşur. Saldırıya geçmiş bir orduya karşı savaşırken, kaleni daha da açmak gibi bir şey bu.”

Mert, tıbbın o berrak diliyle ekledi: “Bağışıklık sistemi gibi. Vücut zaten enfeksiyonla savaşıyorken, o sırada bağışıklığı baskılayan bir ilaç vermek ölüme davetiye çıkarmaktır. Üstad, ‘Şu an vücudu güçlendirme zamanı, yeni delikler açma zamanı değil’ diyor.”

Kerem bardağını masaya koydu: “Yani dostlar, içtihad kapısı kapalı değil; zamansız açılması tehlikeli. Bu farkı iyi anlamak lazım. Üstad ‘İçtihad yapılmasın’ demiyor; ‘Fırtınada pencere açma’ diyor.”

İkinci Engel: Temeli Onarırken Üstü Süsleme

Kerem devam etti: “Dinin zaruriyatı ki içtihad onlara giremez. Çünkü kat’î ve muayyendirler. Hem o zaruriyat, kut ve gıda hükmündedirler; şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler. Ve bütün himmet ve gayreti onların ikamesine ve ihyâsına sarf etmek lâzım gelirken, İslâmiyetin nazariyat kısmında ve selefin içtihadat-ı sâfiyâne ve hâlisânesiyle bütün zamanların hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu halde, onları bırakıp, heveskârâne yeni içtihadlar yapmak bid’atkârâne bir hıyânettir.”

Mert hemen söze girdi: “Zaruriyat ne demek, onu biraz açalım önce.”

Kerem gülümsedi: “Güzel sordun. Dinin ‘zaruriyatı’, namaz, oruç, zekât, hac gibi tartışmasız, herkesin bildiği temel direklerdir. Bunlar dinin kemikleridir. ‘Nazariyat’ ise fakihlerin yorumladığı, teferruata dair meselelerdir; dinin eti ve kasıdır.”

“Şimdi Üstad diyor ki: Kemikler kırılmış durumda. Namaz terk ediliyor, oruç hafife alınıyor, helal-haram bulanıklaşıyor. Sen kalkıp kırık kemikle uğraşmak yerine, kasları şekillendirmeye mi kalkıyorsun?”

Can güldü: “Yani evin temeli çöküyor, sen duvarın rengini değiştiriyorsun. Proje yönetiminde buna ‘yanlış önceliklendirme’ deriz. Kritik bir problem varken, kritik olmayan bir şeyle uğraşmak; aslında o kritik problemi daha da büyütmektir.”

Selim, bu noktayı ruhi bir derinliğe taşıdı: “İnsanın önce kendini güvende hissetmesi gerekir. Temel ihtiyaçlar karşılanmadan üst katlar inşa edilmez.”

“Milyonlarca Müslüman namaz nedir bilmeden, Allah’la nasıl konuşulur bilmeden büyüyor. Onlara nazariyat tartışması açmak ne işe yarar? Önce o temeli kurmak lazım.”

Emre, fiziğin merceğinden baktı: “Bir reaktörün temel güvenlik sistemleri devre dışıyken, onun üzerine yeni bir enerji modülü kurmaya çalışmak gibi. İlk iş, temel sistemleri ayağa kaldırmak.”

Kerem özetledi: “Yani bu ikinci engel şunu söylüyor: Önce olan biteni kurtar, sonra genişletmeyi düşün. Bina yanıyorken yeni oda planlaması yapılmaz.”

Üçüncü Engel: Piyasanın Talebi Ne?

Kerem sesi bir tık daha alçaltarak okudu: “Her zamanın insanlarınca kıymetli addedilerek efkârı celb eden câzibedar bir metâ merguptur. Meselâ, bu zamanda en rağbetli, en iftiharlı, siyasetle iştigal ve dünya hayatını temin etmektir. Selef-i Salihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergup metâ, Hâlık-ı Semâvat ve Arzın marziyatlarını ve bizden arzularını kelâmından istinbat etmek ve nur-u Nübüvvet ve Kur’ân’la kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak ve vesâilini elde etmek idi…”

Can, masaya hafifçe vurdu: “Üstad burada piyasa ekonomisi analizinin en özlü halini yapıyor. Her dönemin bir ‘değer borsası’ var. O borsada neyin fiyatı yüksekse, insanların enerjisi oraya akıyor.”

“Sahabenin döneminde en yüksek değer neydi? Allah’ın ne istediğini bilmek. Çarşıda en pahalı ‘mal’ o. Herkes oraya yatırım yapıyor. Bütün zeki kafalar, o soruya kilitlenmiş. Dolayısıyla içtihadlar o kafaların ürünü; o kafalar ahiret odaklı, saf niyetli, derin imanla yoğrulmuş.”

“Bugün o borsanın en değerli hissesi ne? Kariyer, statü, görünürlük, siyasi güç. Bütün zekâlı kafalar o tarafa akıyor. Peki, bu kafalara ‘gel İslam hukukunda içtihad yap’ desen ne olur?”

Mert güldü: “Yanlış araç, yanlış ortam, yanlış motivasyon.”

“Kesinlikle,” dedi Can. “Üstad şunu söylüyor: İçtihad için sadece zekâ yetmez. Yönelmiş bir kalp, ahiret odaklı bir niyet ve manevi bir olgunluk lazım. Bu üçü yokken yapılan içtihad, piyasanın beklentilerine hizmet eder; Allah’ın rızasına değil.”

Selim, bu tespiti psikolojik bir boyuta taşıdı: “Motivasyon meselesi çok can alıcı. İnsan, niçin yaptığını bilmeden doğru şeyi bile yanlış yapabilir.”

“Bir doktor, ‘hastaları iyileştireyim’ değil de ‘şöhret kazanayım’ gayretiyle çalışırsa; hastaların değil, medyanın istedikleri üzerinde yoğunlaşır. İçtihadın kalitesi de büyük ölçüde içtihadçının kalbindeki niyete bağlıdır.”

Emre, sessizce dinledikten sonra ekledi: “Fizikteki ‘ortam etkisi’ gibi aslında. Aynı deney, farklı ortamlarda farklı sonuç verir.”

“Sahabenin manevi atmosferinde yoğrulan bir içtihadın kalitesiyle, dünya hırsının hâkim olduğu bir ortamda üretilen içtihadın kalitesi aynı olmaz.”

Kerem, bardağını iki eliyle tutarak düşünceli bir sesle bağladı: “Yani üçüncü engel şu: İçtihad, onunla beslenen ortamın kalitesi kadardır. O toprak bozulmuşsa, oradan sağlıklı bir meyve çıkmaz.”

Dördüncü Engel: Genişlemek mi, Kaçmak mı?

Kerem, sesi hafifçe keskinleşerek okudu: “İçtihad kapısından İslâmiyete girip mesâilini genişlendirmeye meyleden adamın maksadı, zaruriyata imtisalle takvâ ve kemale mazhariyet ise, güzeldir. Amma zaruriyatı terk ve hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercih eden adam ise, onun içtihada meyli, meylüttahriptir. Tekliften çıkıp kaçmak için bir yol bulmaktır.”

Odada ani bir sessizlik oldu.

Selim yavaşça konuştu: “Dostlar, bu dördüncü engel belki de hepsinin en keskin olanı. Çünkü burada niyetin anatomisini yapıyor Üstad. İki tip insan içtihada meyledebilir.”

“Birincisi, dini daha iyi yaşamak isteyen biri. ‘Şu meselede doğru olan nedir, nasıl daha güzel kulluk edebilirim?’ diye soruyor. Bu güzel. Bu içtihadın asıl amacı zaten.”

“İkincisi ise… Dinin yükünden bunalmış, ama bunu açıkça söyleyemeyen biri. O kişi ‘içtihad’ kelimesini bir kazma gibi kullanıyor; dinin buyruklarını delmeye, hafifletmeye, ortadan kaldırmaya çalışıyor. ‘Ben içtihad yapıyorum’ diyor ama aslında ‘sorumluluktan kaçacak bir çıkış arıyorum’ diyor.”

Mert, bunu tıbbi bir benzetmeyle somutlaştırdı: “Hasta ameliyattan korkuyor. Sağlık araştırmalarını değil, ameliyatın neden gereksiz olduğuna dair deliller arıyor. Bulduğu her makaleyi, ‘Bak işte, ameliyat olmamalıyım’ kanıtı olarak sunuyor. Aslında gerçeği aramıyor; korkusuna bahane arıyor. Bazı ‘içtihadlar’ da böyle. Aslında bir arayış değil, bir kaçış.”

Can, düz ve keskin bir mühendis mantığını koydu ortaya: “Sistemi geliştirmek isteyenle, sistemi devre dışı bırakmak isteyenin dili aynı olabilir. Her ikisi de ‘iyileştirme yapıyorum’ der. Ama birinin çıktısı daha güçlü bir sistem, diğerinin çıktısı çökmüş bir sistem. Niyeti anlamak için çıktıya bakmak lazım.”

Emre ekledi: “Ve de başlangıç noktasına. Gerçek bir araştırmacı ‘Hakikat ne?’ diye sorar ve oraya gider. Kaçış arayan ise önce ‘Nereye gitmek istiyorum?’ ona karar verir, sonra oraya giden yolu ‘bulur’. Bu ikisi birbirine hiç benzemiyor.”

Kerem masaya eğildi: “Yani dostlar, bu dördüncü engel bize şunu soruyor: İçtihad istiyorum, peki neden istiyorum? Daha iyi mümin olmak için mi, yoksa daha az sorumluluk taşımak için mi? Bu soruya dürüstçe cevap vermek, her şeyin başı.”

Beşinci Engel: Dünya İçin mi, Ahiret İçin mi?

Kerem son büyük engele geldi: “Her şeyin, her hükmün vücuda gelmesi bir illete binaen olduğu gibi, bir maslahata dahi tâbidir. Fakat maslahat illet değildir. Ancak tercih edici bir hikmettir. Bu zamanın efkârı, bizzat saadet-i dünyaya müteveccihtir. Şeriatın nazarı ise, bizzat saadet-i uhreviyeye müteveccih olup, bittabi dünyaya da nâzırdır. Çünkü dünya âhirete vesiledir.”

Can, “illet” ve “maslahat” kelimelerini duyunca duraksadı: “Kerem, bu ikisini biraz açar mısın? Teknik ama çok önemli görünüyor.”

Kerem gülümsedi: “İyi ki sordun. ‘İllet’, bir hükmün var olmasının zorunlu sebebidir. Yani o olmadan o hüküm olmaz. ‘Maslahat’ ise o hükmün neden o şekilde belirlendiğini açıklayan hikmet, yarar, gerekçedir. İkisi aynı şey değil.”

“Mesela; içkinin haram kılınmasının illeti, onun ‘sarhoş edici’ olmasıdır. Ama maslahatı çok boyutlu: aklı korumak, aileyi korumak, toplumu korumak…”

“Şimdi biri çıkıp ‘Ama benim içmem kimseye zarar vermiyor; maslahat yok, dolayısıyla hüküm değişmeli’ dese; illeti atlayıp maslahat üzerinden hükmü kaldırmaya çalışmış olur. Üstad bunu kabul etmiyor.”

Selim, bu ayrımın pratikte nasıl tehlikeli olduğunu gösterdi: “Maslahatı esas alarak hüküm üretmek şu anlama gelir: ‘Bugün bu bana yarıyor mu? Yarıyorsa uygularım, yaramıyorsa bırakırım.’ Bu tamamen bireysel çıkar hesabıdır. Ve bu hesabın ana merkezi nereye yerleşmiş? Dünyaya.”

“Şeriatın merkezi ise ahirete yerleşmiş. O, ‘Sana bugün ağır gelebilir ama bu seni orada kurtarır’ diyor.”

“Dünya, ahiretin bir projesidir onun gözünde. Ama dünyayı merkeze aldığında, şeriatın hükümleri sana hep fazladan yük gibi görünür ve sürekli hafifletmeye çalışırsın.”

Mert, bu felsefeyi somut bir hayat gerçeğine indirdi: “Bir hasta ‘Acı verdiği için ilaç içmeyeceğim’ dese ne olur? Kısa vadede rahat eder, uzun vadede hastalanır.”

“Şeriatın bazı hükümleri dünyada zorludur. Ama o zorluk, ahirette sağlığı satın alan bir ilaçtır. Maslahatı sadece dünyaya göre ölçersen, o ilacı sürekli reddedersin.”

Emre, büyük resmi çizdi: “İşte tam burada Üstad, meselenin nihai özünü ortaya koyuyor. İçtihad yapacak kişinin ‘koordinat sistemi’ nereye kurulu?”

“Eğer o kişi dünyanın mutluluğunu merkeze almışsa, yaptığı her içtihad dini değil, dünyayı genişletir. Ama koordinatlar ahirete kuruluysa, o içtihad insanı ebedi saadete taşır. Bu iki koordinat sistemi tamamen farklı haritalar üretiyor.”

Gecenin Özeti: Kapı Kapalı Değil, Zamanlı

Kerem, kitabı yavaşça kapatırken içeride derin bir sessizlik çöktü. Bardaklardaki çaylar soğumuştu. Dışarıdaki ayaz hâlâ uğulduyordu ama odanın içinde beş genç, o günün en ağır sorularından birini birlikte taşımıştı.

“Dostlar,” dedi Kerem, “Üstad bu akşam bize şunu öğretti: İçtihad, dinin dinamizmidir. Onu reddetmek İslam’a ihanettir. Ama onu yanlış zamanda, yanlış niyetle, yanlış isteklerle yapmak da bir o kadar büyük ihanettir.”

Selim ekledi: “Yani kapı kapalı değil. Ama o kapıdan girecek kişinin elinde doğru anahtar olması lazım. O anahtar; dürüst niyet, ahiret odaklı bir kalp, temel direklere sahip çıkma sorumluluğu ve zamanın ruhunu okuyabilmek.”

Mert gülerek ayağa kalktı: “Yani özetle; ‘Ben içtihad yapıyorum’ demek, ‘Ben ameliyat yapıyorum’ demek gibi. Niyetin hastayı iyileştirmekse, elindeki neşter hayat kurtarır. Ama ‘Ameliyathanede görünmek istiyorum’ motivasyonunla girersen, o neşter ziyandır.”

Can, ceketini giyerken güldü: “Ve fırtınada ameliyat yapılmaz. En az bir engel bu.”

Emre, kapıya doğru yürürken arkasına döndü: “Üstad bize bu akşam hem hukuk dersi, hem de vicdan muhasebesi yaptırdı. ‘Dini yenilemek’ adı altında dini eritmeye çalışanların maskesini indirdi.”

Kapı açıldığında Mart ayazı yüzlerine çarptı. Ama bu kez hiçbirini üşütmedi. Apartmanın önünde birbirlerine sessizce tebessüm edip yollarına ayrıldılar.

Her birinin zihninde aynı soru yankılanıyordu: Benim içtihadım, yani hayata bakışım; dünyamı mı genişletiyor, yoksa ahiretimi mi?

Sokak lambasının sarı ışığı altında kar taneleri süzülmeye devam ediyordu. Ve gökyüzü, sanki bu gece onlara biraz daha yakın, biraz daha şeffaf bakıyordu.

 

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu