![]()
Ağustos ortasıydı. Üniversite kampüsünün bitişiğindeki dar sokakta, eski apartmanın üçüncü katından huzurlu bir ışık sızıyordu. Ev sahipleri Kerem ve Selim, üç arkadaşını ağırlıyordu. Dışarıda günün son kızıllığı çekiliyor, tatlı bir alacakaranlık şehri kaplıyordu.
Mert kapıda gülümseyerek göründü, elinde küçük bir paket vardı: “Börek getirdim, annemi ikna ettim.”
Can’ın gözleri parladı: “Seni bir haftadır tutan insanlar arasında anneni de saymak lazım.”
Emre de güldü, içeri geçerken defteriyle kalemi hazırladı.
Kerem çayı koyarken konuştu: “Bu hafta dört ayrı bölüm var. Ama hepsi birbiriyle bağlantılı, bir zincir gibi. Sanki Üstad dörtten tek bir şey söylüyor.”
“Ne söylüyor?” dedi Mert, oturarak.
“Bize nerede olduğumuzu söylüyor,” dedi Kerem. “Ve nasıl bakmamız gerektiğini.”
Bardaklar doldu. Börekler masaya geldi. Dışarıda sokak lambası henüz yeni sarı ışığıyla parıldamaya başlıyordu.
Birinci Durak: Kâtip Harflerin İçinde Değildir
Kerem okudu:
“İ’lem eyyühe’l-aziz! (Ey aziz kardeşim, bil ki) Bir şeyin sânii, o şeyin içinde olursa, aralarında tam bir münasebet lâzımdır. Ve masnûatın adedince sânilerin çoğalması lâzımdır. Bu ise muhaldir. Öyleyse, sâni, masnû içinde olamaz.”
“Sanî, yapan, yaratan demek. Masnû, yapılan şey,” dedi Can. “Üstad diyor ki: Eğer her şeyin içinde kendi yaratıcısı olsaydı…”
Emre devraldı: “Her yapılan şey farklı. Bir çiçek başka, bir taş başka, bir insan başka. Eğer her birinin içinde ayrı bir yaratıcı olsaydı, yüz milyon çiçek için yüz milyon yaratıcı gerekir. Bu saçmalık. Demek tek bir Yaratıcı var ve o Yaratıcı yarattığının içinde değil.”
Mert bir şey fark etti: “Bu Hinduizm’deki ‘Brahman her şeyin içindedir’ anlayışına, ya da Spinoza’dan beri güçlenen ‘Tanrı doğanın ta kendisidir’ fikrine karşı bir argüman değil mi?”
Selim doğruladı: “Aynen. Panteizme karşı. ‘Her şey Allah, Allah her şeyde’ diyenlere Üstad diyor ki: Hayır. Sanatçı eserinin içine giremez.”
Emre kalemi masaya vurup kaşlarını çattı: “Bir dakika, burada fiziki bir itirazım var. Panteistler veya vahdet-i vücudçular Tanrı’yı fiziki bir nesne gibi eserin içine sokmuyorlar ki. Onlar varlığın özünün tek bir enerji, tek bir mutlak öz olduğunu söylüyorlar. Üstad’ın bu kâtip örneği, onların bu derin ‘öz’ iddiasını basitleştirmiş olmuyor mu?”
Kerem, Emre’nin bu rasyonel çıkışına tebessüm ederek örneğin devamını okudu:
“Meselâ, matbaa ile teksir edilen bir kitap, yine bir adamın kalemiyle yazılıyor. O kitabın nakışları, harfleri, kendisinden sümbüllenmez. Kâtip de o kitâbet san’atı içinde değildir. Ve illâ, intizamdan çıkar.”
“Sümbüllenmez, filizlenmez, kendi kendine çıkmaz,” dedi Can. “Harfler kendi kendilerine oluşmuyor. Biri yazdı. Ve o yazan harflerin içinde değil.”
“Ve ‘intizamdan çıkar’ ifadesi çok önemli,” dedi Emre ikna olmaya başlayarak. “Kâtip harflerin içine girse düzen bozulur. Hem yazan hem yazılanın içinde olamaz. İki kimlik çakışır. Sistem çalışmaz.”
Selim bunu daha da açtı: “Bir müzisyeni düşünün. Bestelediği notaların içine girse, hem besteci hem nota olamaz. Besteci notaların dışında durduğu için onları yönetiyor. Allah da kâinatın dışında, üstünde, ama her şeyi kapsıyor.”
Mert börekten bir parça aldı ve düşünceli çiğnedi: “Ama şöyle bir itiraz gelebilir: ‘Allah her yerde değil mi? Kalbindeyim diyor ya…’ Bunun cevabı ne?”
Kerem son cümleyi okudu:
“Öyleyse, masnûun nakışları kendisinden değildir. Ancak, kudret kalemiyle kaderin takdiri üzerine yazılıyor.”
“Allah her şeyi kuşatıyor, evet,” dedi Selim. “Ama bu onun her şeyin içinde olduğu anlamına gelmiyor. Güneş ışığı odanın içine giriyor ama güneş odanın içinde değil. Allah’ın bilgisi, iradesi, kudreti her yere ulaşıyor. Ama Allah o şeylerin içine hapsolmuş değil.”
Can bunu mühendis gözüyle bağladı: “Bir sunucu düşünün. Dünyanın her yerine veri gönderiyor. Ama sunucu o bilgisayarın içinde değil. Ve tam da bu yüzden milyonlarca ekrana aynı anda ulaşabiliyor. İçinde olsaydı, sadece birine ulaşabilirdi.”
Emre kalemi tıklattı: “‘Kudret kalemi ile kaderin takdiri’ ifadesi çok güzel. İki şey var: Kudret, yapma gücü. Kader, o gücün neyi ne zaman nasıl yapacağının planı. Kâinat bu ikisinin ürünü. Ve hem plan hem güç sahibi kâinatın dışında, kâinatı yazan, kâinatın içine hapsolmayan bir Zât.”
İkinci Durak: Aklın O Tuhaf Salınımı
Odaya taze demlenen çayın buğusu yayılırken, dışarıdan geçen bir arabanın sesi sessizliği böldü. Kerem bardağını aldı, okudu:
“İ’lem eyyühe’l-aziz! Aklın pek garip bir hali vardır. Öyle bir yed-i tûlâ sahibidir ki, bazan kâinatı ihata etmekle kucağına alıyor. Bazan daire-i imkândan çıkar, en yüksek dairelere müdahaleye çalışır. Bazan da bir katre suda boğulur, bir zerre içinde yok olur, bir kılda kaybolur.”
Emre gülümsedi: “Bunu çok yaşadım. Kozmoloji okuyorum, galaksilerden, karadeliklerden konuşuyorum; akıl o kadar büyük şeyleri kucaklıyor ki içim genişliyor. Sonra bir denklemin önünde kilitleniyorum ve o an akıl bir zerreye sıkışıyor. Aynı beyin, iki dakika arayla.”
Mert mesleğinden örnek verdi: “Klinik pratikte de tam bu. Bir insan geliyor, tüm sistemlerini kafamda tutuyorum, büyük resmi görüyorum. Sonra bir hasta geliyor ve tek bir laboratuvar sonucu üstüne saatlerce düşünüyorum, o tek değerden çıkamıyorum. Akıl hem devasa hem narin.”
Kerem devam etti:
“Maahaza, hangi şeyde fena ve kaybolursa, bütün varlığı o şeye münhasır olduğunu bilir. Ve hangi bir noktaya girse bütün âlemi beraberce götürmek isteğindedir.”
Selim ayağa kalktı, odada yürüdü: “Bu iki cümle bence Üstad’ın en nükteli gözlemlerinden biri. İki illüzyon var aklın. Birincisi: Bir şeye dalarsan, sanki başka bir şey yok. Bütün varlık o noktaya sığmış. Âşık olan biri düşünün; o an hayat o kişi. İkincisi: Bir noktaya girdiğinde bütün âlemi de oraya sığdırmak istiyor. Kendi açısını evrensel gerçek sanıyor.”
Can elini şakağına koyup araya girdi: “Peki bu durum aklın bir kusuru mu? Yani bir mühendis olarak bir probleme odaklanıp dünyayı unutmazsam o köprüyü inşa edemem ki. Akıl o zerrede kaybolmak zorunda değil mi üretmek için? Üstad bunu neden olumsuz bir şey gibi anlatıyor?”
Selim durdu ve Can’a dönerek psikoloji perspektifinden cevap verdi: “Çok haklısın Can, odaklanmak başarıyı getirir. Ama Üstad’ın kastettiği aklın bu mekanizmasının kusuru değil, tutarsızlığı ve sınırlılığı. Psikolojide biz buna ‘metacognition’ yani ‘üstbiliş’ diyoruz; düşüncenin kendi kendini gözlemlemesi. İnsan kendi aklının bu keskin ve tehlikeli salınımlarını, yani bir kılda boğulabildiğini fark etmezse, kendi dar açısını evrensel mutlak gerçek sanır. Vahiy olmadan akıl, bazen galaksiye uçup ilahlık taslar, bazen bir kılda boğulup inkâra düşer. Üstad bize aklı düşündürüyor: ‘Bak, bu akıl ne kadar garip sallanıyor. Onu sabit tutacak, fırtınada liman olacak bir rehbere ihtiyacı var.’”
Üçüncü Durak: Sahiplik Yükü ve Şükrün Lezzeti
Kerem bir sonraki bölüme geçti:
“İ’lem eyyühe’l-aziz! Eğer dünyanın veya vücudun mülkiyeti, zılliyeti sende ise, taahhüt, tahaffuz, korku külfetleriyle nimetlerden lezzet alamazsın, daima rahatsız olursun. Çünkü noksanları tedarik, mevcutları telef olmaktan muhafaza ile daima evham, korkular, meşakkatlere mahal olursun.”
“Zılliyet, bir şeyin gölgesini taşımak, sahipmiş gibi yükünü taşımak,” dedi Can. “Taahhüt: onu koruma yükümlülüğü. Tahaffuz: kaybolmasını önleme çabası. Korku: kaybetme endişesi. Bu üçü birden sahibin üstüne yığılıyor.”
Mert doğruladı: “Bunu tıpta çok görüyorum. Sağlığı ‘benim’ sanıyorlar. ‘Benim sağlığım, ben onu korumalıyım.’ O ‘benim’ sahiplenme başladığı an kaygı da başlıyor.”
Kerem devam etti:
“Hâlbuki o nimetler, Mün’im-i Kerîmin taahhüdü altındadır. Senin işin Onun sofra-i ihsanından yiyip içmekle şükretmektir. Şükürde bir zahmet yoktur. Bilâkis, nimetin lezzetini arttırır. Çünkü şükür, nimette in’âmı görmek demektir.”
“İn’âm, nimet değil, nimet verme eylemi,” dedi Emre. “Biri sana bir şey uzatıyor. Şükür, uzatan eli görmek.”
“Bir hediye alıyorsun,” dedi Selim. “Sadece hediyeye baksan: Güzel. Ama onu veren kişiyi, niyet ve sevgiyi görürsen: Çok farklı bir his. Hediye aynı, ama deneyim bambaşka. İşte şükür, ikinci bakış.”
Mert bardağını koydu, önündeki tabağa gülümsedi: “Tıpta plasebo etkisinde doktorun verme şekli iyileştiriyor. İlgiyle verilen ilaç, soğuk verilen aynı ilaçtan daha etkili. Şükür de bu. İn’âmı gören, sadece nesneyi değil, arkasındaki ilgiyi, sevgiyi de alıyor.”
Kerem okudu:
“İn’âmı görmek, nimetin zevalinden hâsıl olan elemi def eder. Zira nimet zâil olduğundan, Mün’im-i Hakikî onun yerini boş bırakmaz, misliyle doldurur ve teceddüdünden lezzet alırsın.”
“‘Nimetin yerini boş bırakmaz,’” diye tekrarladı Can. “Bir nimet gitti. Ama in’âmı görüyorsan şunu biliyorsun: O veren hâlâ var. Ve bırakmaz.”
“Evet; ‘Onların duaları şu sözlerle sona erer: ‘Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.’ (Yûnus Sûresi, 10. Ayet) olan âyet-i kerime, hamdin ayn-ı lezzet olduğuna delâlet eder. Çünkü hamd, in’am şeceresini, nimet semeresinde gösterir. Ve bu vesileyle zeval-i nimetin tasavvurundan hâsıl olan elem zâil olur. Çünkü şecerede çok semere vardır, biri giderse, ötekisi yerine gelir. Demek hamd, ayn-ı lezzettir.”
“Ağacı görmek,” dedi Selim. “Bir meyveye baktığında sadece o meyveyi görürsen, o meyve gidince her şey gider. Ama ağacı görürsen, meyve gidince ağaç hâlâ orada ve başka meyveler var. Hamd, ağacı görmek demek.”
Mert durdu bir an: “Biz hastalara şunu öğretmeye çalışırız: Tek bir olayı felaket olarak görmek yerine, genel resme bakmak. Üstad bunu şükürle yapıyor. Şükür, tek bir meyveye değil ağaca bakmayı öğretiyor.”
Dördüncü Durak: İçeriden Bakmak ve Medeniyetin Perdesi
Kerem, çayından son yudumu alıp sayfayı çevirdi. “Geldik son bölüme. Aslında Üstad burada iki ayrı paragraf açmış ama ikisi de ruhun pusulasıyla ilgili, tek bir hakikate çıkıyor,” diyerek okudu:
“İ’lem eyyühe’l-aziz! Âfâkî malûmat, yani hariçten, uzaklardan alınan malûmat, evham ve vesveselerden hâli olamıyor. Amma, bizzat vicdanî bir şuura mahal olan enfüsî ve dahilî malûmat ise, evham ve ihtimallerden temizdir. Binaenaleyh, merkezden muhite, dâhilden harice bakmak lâzımdır.”
“İki bilgi türü,” dedi Emre. “Âfâkî: dışarıdan gelen. Enfüsî: içeriden gelen, vicdandan, kalpten.”
Mert cevap verdi: “Dışarıdan gelen bilgi yoruma açık. Birinden bir haber aldın. Yanlış aktarılmış olabilir, eksik olabilir. Ve onu alırken senin zihnin de ona kendi rengini katıyor. Ama içinden gelen… Vicdanın sana söylediği şey… Onu daha az filtreleyebilirsin.”
“Descartes’ı hatırlatıyor,” dedi Emre. “Dışarıdaki her şeyi şüphe edebilirsin. Ama düşündüğünü şüphe edemezsin. İçeriden gelen o şüphe, dışarıdan gelen her şeyden daha kesin.”
Kerem, “Peki, bu enfüsi yani içeriden bakma dengesini ne bozuyor? İşte Üstad tam burada ikinci kısmı bağlıyor,” diyerek devam etti:
“İ’lem eyyühe’l-aziz Küre-i arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefiheyle gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Tâdili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve keza, beşeriyet ruhundan dünyaya nâzır pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması, ancak Allah’ın lütfuna mazhar olanlara müyesser olur.”
“Medeniyet-i sefîhe, hafif, değersiz, ahlak yoksunu anlamında sefih,” dedi Emre. “Ve ‘dünyayı köy yapan’ bu medeniyet. Üstad bunu yazdığında internet yoktu. Ama bugün gerçekten dünya bir köy. Her şey ekranda. Her ses kulağında. Sürekli bağlantılı, sürekli gürültülü.”
Mert ayağa kalktı, pencereye gitti: “Bağımlılık tıbbında yeni bir saha: ‘dijital bağımlılık.’ İnsan telefona baktığında beyin dopamin salgılıyor. Her bildirim küçük bir ödül. Beyin o ödüllere alışıyor, daha fazlasını istiyor. Menfezler açık, ruh sürekli dışarı akıyor.”
“Ve ‘ruhtan dünyaya nâzır menfezler’ ifadesi çok güçlü,” dedi Selim. “Menfez, delik, açıklık. Ruhun içinden dışarıya bakan delikler açmış medeniyet. O deliklerden ruh sürekli dışarıya akıyor. İçeride bir şey kalmıyor.”
“Ama Üstad umutsuz değil,” dedi Kerem. “Zor diyor. Herkes kapamıyor. Ama mümkün diyor. Ve nasıl mümkün? Allah’ın lütfuyla.”
Can biraz durdu: “Bu bölüm beni rahatsız ediyor da. Ben de o menfezlerden biriyim. Gece telefonu elimden bırakamıyorum. ‘Lütfa mazhar’ olmak için ne yapacağız?”
Selim gülümsedi: “İşte bu dürüstlük. Ve Üstad’ın cevabı da burada. Önceki bölümde ‘dâhilden harice bak’ dedi. İçeriye dön. Ve bu bölümde: lütuf iste. Menfezleri kendi gücünle kapatamazsın; ama kapatılmasını dileyebilirsin. Bu da bir dua.”
Mert döndü pencereden: “Ve ‘büyük bir himmet’ ifadesine bakın. Himmet, yüksek gayret, yüksek niyet demek. Medeniyet gerçekten güçlü bir çekim. Ama büyük bir niyetle karşı durmak mümkün.”
Emre kalemi kapattı: “Üstad bu risaleyi çok önce yazdı, radyo bile yoktu belki. Ve gaflet perdesinin kalınlaştığını söylüyordu. Biz bugün o menfezlerin yüz katı daha genişletilmiş halinde yaşıyoruz. Ama çare aynı. Lütuf dilemek, büyük himmetle karşı durmak.”
Gecenin Özeti: Dört Halka, Tek Zincir
Ağustos gecesinin serin esintisi açık pencereden içeri süzülürken börekler bitmişti. Gece iyice ilerlemiş, sokak lambasının sarı ışığı odaya iyice yerleşmişti.
Kerem kitabı kapattı. Arkadaşlarına bakarak gülümsedi: “Bu hafta Üstad dört bölüm yazdı ama ben bunları tek bir zincir gibi görüyorum. Birinci halkada: Yaratıcı yarattığının içinde değil. O dışarıda, ama her şeyi kuşatmış. İkinci halkada: Akıl garip bir şey, büyük küçük sallanıyor; bu salınımı sabitleyecek bir şeye muhtaç. Üçüncü halkada: Sahiplenme yükü lezzeti öldürüyor; ama şükür ağacı gösteriyor, lezzeti büyütüyor. Dördüncü halkada: İçeriden dışarıya bak; dış dünya ruhunda menfezler açıp seni savuruyorsa lütuf dile.”
Selim ekledi: “Bu dört halkanın bağı şu bence: Hepsi aynı şeyi söylüyor farklı dillerde. Allah’ın nerede olduğunu bilirsek, aklı ona bağlarsak, şükürle yaşarsak ve içeriden dışarıya bakarsak… Menfezler kapanmaya başlıyor. Biri diğerini taşıyor.”
Mert ayağa kalktı: “Ben şükür bölümünü götürüyorum. ‘İn’âmı görmek, nimetin lezzetini artırır.’ Ben doktor olarak hastaların iyileşmesine sevinirim. Ama ‘bu iyileşmeyi veren kim?’ diye ne kadar düşünüyorum? Ağaç yerine hep meyveye bakıyorum.”
Can tebessümle: “Ben ‘aklın garip hali’ bölümünü götürüyorum. Bir projeye dalıp bütün dünyanın o proje olduğunu sanmak… Bu benim halim. Bunu fark etmek, o kuyudan çıkmanın ilk adımı.”
Emre kalktı, ceketini giydi: “Ben kâtip ve kitap meselesini götürüyorum. ‘Her şey Allah’ diyenlerle konuştuğumda ne diyeceğimi bilmiyordum. Şimdi biliyorum: Kâtip harflerin içinde değil. Ama her harfte imzası var. Bu iki şey birbirini tamamlıyor.”
Selim ve Kerem misafirlerini kapıya doğru uğurlarken, Selim son sözü söyledi: “Menfezler meselesi… Bu bence bu gecenin en sancılı yeri. Çünkü kendi içimizde hepsini hissediyoruz. Ama Üstad umutsuz bırakmıyor. ‘Lütfa mazhar olanlar kapatabilir’ diyor. Lütuf zaten burada başlıyor. Bu odada, bu kitapta, bu çabayla.”
Kapı açıldı. Ağustos gecesinin serin havası koridora doldu.
Mert merdivenlerden inerken döndü: “Böreği bitirdik. Ama haftaya annemi ikna ederim.”
“İkinci nimet,” dedi Can. “Ve yeri boş bırakmadı. Şükür.”
Gülüşmeler merdivenlerden aşağı aktı ve sokağa karıştı.
Kerem ve Selim tebessümle kapıyı kapatıp gecenin huzurlu sessizliğine döndüler.