![]()
Üniversite kampüsünün bitişiğindeki o dar sokakta, kar taneleri sokak lambasının sarı ışığında sessizce savruluyordu. Eski apartmanın üçüncü katındaki dairenin buğulu camlarından dışarıya huzurlu bir ışık sızarken, içeride taze çekilmiş kahve kokusuyla harmanlanmış sımsıcak bir zihin fırtınası kopuyordu.
Bu gün kadroya misafir olarak araştırıcı kişiliğiyle Hasan (Veteriner Hekimi) ve şakacı ve esprili karakteriyle Bülent (Ziraat Mühendisi) ve sorgulayıcı, analiz yeteneğiyle Halil (sosyoloji) de katılmıştı.
On üç genç ruh, masanın ortasındaki o ince ciltli esere, Mesnevi-i Nuriye’ye kilitlenmişti. Bu geceki durakları: “Lâsiyyemalar”dı.
Kerem (İlahiyat), metne girmeden önce arkadaşlarına döndü: “Dostlar, önce neyi okuduğumuzu iyi kavrayalım. Lâsiyyema, kelime lügatinde ‘özellikle, bilhassa, hele hele’ manasına gelir.
Fakat Bediüzzaman Hazretlerinin kaleminde bu kelime, mantıki bir imha ve inşa mekanizmasına dönüşür. Önce sahte olanı, imkansız olanı ‘Lâ’ (Hayır) diyerek eler; sonra ‘Lâsiyyema’ diyerek asıl hakikati, yani Tevhid’i en parlak şekilde gözler önüne serer. Bu bir reddedişle başlayan, sonsuz bir kabuldür.”
Dışarıda ocak ayının ayazı camları zorlarken, içerideki bu on üç zihin, “Vahdet-i Şuhud” ve “Tevhid” arasındaki o ince çizgide yürümeye, maddeden manaya giden yolu keşfetmeye hazırdı.
“Lâ” Süzgeci ve Zerrelerin Çıkmazı
Kerem (İlahiyat), metindeki o keskin cümleyi okudu: “Eğer her şey tek bir elden çıkmazsa, o zaman her bir zerreye sonsuz bir ilim, irade ve kudret yüklemek gerekir.”
Taylan (Felsefe): “Kerem, buradaki mantık hatasını tam anlamıyorum. Neden ‘sonsuz’ olsun ki? Bir zerre, sadece kendi çevresiyle etkileşime girecek kadar bir !doğal zekaya’ veya ‘kodlamaya’ sahip olamaz mı? Yani her parça kendi işini yapsa, toplamda bir düzen oluşmaz mı?”
Emre (Fizik): “İşte fizik tam burada devreye giriyor Taylan. Kâinatta hiçbir zerre ‘lokal’ değildir. Bir elektron, atomun içindeki yörüngesini korurken aynı zamanda güneşin çekiminden, komşu galaksinin kütlesinden ve evrendeki tüm elektromanyetik alandan haberdar gibi davranmak zorunda. Eğer o elektron bir merkeze bağlı değilse, o zaman evrendeki tüm değişkenleri aynı anda hesaplayabilen bir ‘süper bilgisayar’ olması gerekir. Sadece kendi işini yapması için bile ‘her şeyin’ bilgisine sahip olması şart.”
Mert (Tıp): “Tıpta bunun en somut örneği hormonlardır. Bir salgı hücresi, kana bir molekül bırakıyor. O molekül gidip vücudun en uçtaki hücresine komut veriyor. Şimdi, eğer bu süreç tesadüfi bir ‘doğa olayı’ ise, o küçücük hücrenin insan anatomisinin tamamını, kanın akış hızını ve hedef hücrenin reseptör yapısını ‘ezbere’ bilmesi lazım. Eğer bir ‘sevk-i ilahi’ (merkezi irade) yoksa, her bir hücreye ‘ilahlık’ rütbesi vermen gerekir. Bir ilahı reddedip trilyonlarca hücreyi ‘ilah’ kabul etmek, aklen en büyük hurafedir.”
Hasan (Veteriner Hekimi): “Hayvanlardaki ‘içgüdü’ kelimesi de aslında bu imkansızlığı gizlemek için kullandığımız bir kılıf. Arı, altıgen petek yaparken mühendislik harikası sergiliyor. Eğer arı bunu kendi başına yapıyorsa, arıya ‘dahi’ demeliyiz. Ama binlerce arı aynı anda, aynı standartta, birbirini görmeden bu mükemmelliği sağlıyorsa; ya hepsinin ortak bir ‘merkezi bulut sistemine’ bağlı olması lazım ya da her bir arının kâinatın tüm matematik kodlarını bilmesi lazım. Lâsiyyema’nın dediği ‘Lâ’ (Hayır) tam burada: Arı dahi değildir, arı bir memurdur.”
Halil (Sosyoloji): “Sosyolojik bir perspektif ekleyeyim: Bir toplumda otorite (devlet) kalkarsa, kaos çıkar. Eğer her birey kendi kuralını koyarsa düzen biter. Ama kâinatta kusursuz bir kamu düzeni var. Bu düzen, parçaların birbirine boyun eğmesinden değil, hepsinin ‘tek bir yasaya’ boyun eğmesinden kaynaklanıyor. Eğer ‘Tek’ olanı devreden çıkarırsanız, kâinatın her bir zerresi arasında sonsuz bir savaş başlaması gerekirdi. Ama biz tam aksine, atomaltı parçacıklardan galaksilere kadar muazzam bir ‘barış’ ve ‘yardımlaşma’ görüyoruz.”
Barış (Edebiyat): “Bediüzzaman Hazretleri burada kelimenin tam anlamıyla bir ‘akıl sıkıştırması’ yapıyor. Bize diyor ki: ‘Ya bir tek Allah’ı kabul edeceksin, ya da zerreler adedince ilahları kabul edeceksin. Ortası yok.’ Üçüncü bir yol, mantıken mümkün değil. Çünkü düzen varsa ilim şarttır; ilim varsa bir ‘Alîm’ (Bilen) vardır.”
Kerem (İlahiyat): “İşte Lâsiyyemalar’ın bu ilk adımı, zihindeki ‘sebepler’ putunu kırıyor. Sebepler birer perdedir. Işık lambadan gelmez, lamba sadece ışığın geçmesi için bir araçtır. Eğer ışığı lambadan bilirsen, her bir lambayı güneş sanmak gibi bir yanılgıya düşersin.”
“Suhulet” (Kolaylık) Sırrı ve Sanatın Çelişkisi
Kerem (İlahiyat), metnin en can alıcı tespitlerinden birini okudu: “Eğer eşya vahdete istinat etse (tek elden çıksa), bir tek şey gibi kolay olur. Eğer kesrete ve esbaba havale edilse (sebeplere dağıtılsa), bir tek şeyin icadı, bütün eşyanın icadı kadar zorlaşır.”
Can (Mühendis): “Bu aslında ‘seri üretim’ mantığının ötesinde bir şey. Mühendislikte bir parçayı mükemmelleştirmek için binlerce deneme yaparsınız. Ama doğada bakıyoruz; milyonlarca farklı çiçek türü, sanki bir fabrikadan ‘tek tip’ çıkıyormuş gibi pürüzsüz ve hatasız çıkıyor. Eğer her bir çiçek kendi başına veya tesadüfî sebeplerle oluşsaydı, her birinin tasarımı için evrenin yaşı kadar zaman gerekirdi.”
Burak (Mimarlık): “Can, burada bir ‘prototip’ meselesi var. Bir mimar için bir binayı tasarlamak aylar alır. Ama tasarım bittikten ve kalıp (vahdet) oluştuktan sonra, o binadan bin tane yapmak çocuk oyuncağıdır. Lâsiyyema’nın dediği ‘Vahdet’ sırrı budur: Tasarım tek bir iradeye aitse, bir tane çiçek yapmakla bir baharı yapmak arasında kudret açısından fark kalmaz. Çünkü ‘kalıp’ tektir, ‘emir’ tektir.”
Arda (Ekonomi): “Ekonomide ‘ölçek ekonomisi’ (economies of scale) deriz. Üretim miktarı arttıkça birim maliyet düşer. Ancak doğadaki ‘birim maliyet’ o kadar düşük ki (bedava) ve ‘birim sanat’ o kadar yüksek ki (paha biçilemez), bu durum beşerî mantığı iflas ettiriyor. Eğer bu işi ‘sebepler’ (toprak, su, hava) kendi başına yapıyor olsaydı; her bir çiçek için ayrı bir bütçe, ayrı bir zaman ve ayrı bir mühendislik gerekirdi. Sebeplerin bir araya gelip tek bir gülü ‘tesadüfen’ yapması, dünya üzerindeki tüm paraları toplasanız yine de karşılanamayacak bir maliyet çıkarırdı.”
Emre (Fizik): “Fiziki açıdan ‘mutlak sürat’ (hız) meselesi de çok kritik. Baharda milyonlarca bitki aynı anda, sanki bir komutla ayağa kalkıyor. Eğer her biri kendi içindeki atomların tesadüfî dizilimiyle oluşsaydı, atomların o kusursuz dizilimi yakalaması için gereken olasılık hesabı, evrenin toplam saniye sayısından daha büyük olurdu. Yani ‘imkansız’ olurdu. Ama biz bu imkansızın her bahar saniyeler içinde gerçekleştiğini görüyoruz. Bu ancak, zamanın ve mekanın üstünde bir ‘Kudret’in ‘Ol!’ emriyle açıklanabilir.”
Deniz (Yazılım): “Yazılımcı gözüyle bakarsak; bir fonksiyon (kod parçası) yazarsınız ve o fonksiyonu milyonlarca kez çağırırsınız. Fonksiyonu yazmak zordur (ilim ister), ama çalıştırmak (icra) sadece bir ‘tık’ (irade) meselesidir. Eğer her bir hücrenin içinde bu ‘fonksiyon’ önceden yazılmamış olsaydı ve hücre her seferinde ‘şimdi ne yapacağım?’ diye düşünseydi, sistem kilitlenirdi. Bediüzzaman Hazretlerinin ‘kolaylık’ dediği şey, o devasa yazılımın her bir zerreye tek bir merkezden yüklenmiş olmasıdır.”
Mert (Tıp): “Vücudumuzdaki rejenerasyon (yenilenme) tam olarak bu. Her gün milyonlarca hücremiz ölüyor ve yerlerine yenileri en az onlar kadar sanatlı bir şekilde geliyor. Bu kadar büyük bir ‘üretim hızı’ içinde hatasız bir ‘sanat’ korunuyorsa, bu ancak o hücrelerin ‘programcıya’ (Sâni) tam bir teslimiyetle boyun eğmesinden kaynaklanıyor. Eğer bir hücre ‘ben kendi kafama göre bölüneceğim’ derse, bunun adı tıpta kanserdir; yani nizamın bozulmasıdır.”
Halil (Sosyoloji): “Bu durumu toplum disiplinine benzetiyorum. Bir orduda on bin askerin tek bir kumandandan ‘Arş!’ emri almasıyla hareket etmesi saniyeler sürer. Ama o on bin askerin her birine ayrı ayrı gidip ‘Lütfen yürür müsün?’ derseniz, o orduyu bir santim bile hareket ettiremezsiniz. Kâinatın bu ‘mutlak itaat’ altındaki kolaylığı, kumandanın (Vâhid-i Ehad) varlığını en yüksek sesle ilan ediyor.”
Bülent (Ziraat Mühendisi): (Gülerek) “Yahu beyler, bir kavun çekirdeğine bakın. O odun parçası gibi olan şey, toprağın altında o koca kavunu, içindeki şekerine, kabuğundaki desenine kadar nasıl bu kadar kolay yapıyor? Toprak dediğin çamur, su dediğin hidrojen-oksijen. Bu iki ‘cahil’ sebep bir araya gelip o lezzet abidesini yapamaz. Ama çekirdek ‘Vahdet’e bağlandığı an, koca bir fabrika gibi işlemeye başlıyor. İşte ‘Lâsiyyema’ (bilhassa) bu noktayı vuruyor: Kolaylık, tek bir merkezden gelmenin en büyük ispatıdır.”
Kerem (İlahiyat): “Özetle dostlar, metin bize şunu söylüyor: Eğer Allah’ı kabul ederseniz, tüm kâinat bir tek çiçek kadar kolay olur. Eğer reddederseniz, bir tek çiçek kâinat kadar zor ve imkansız hale gelir. Akıl hangisini seçer?”
İktisat ve Hikmet (İsrafsızlık Kanunu)
Kerem (İlahiyat), metindeki o sarsıcı tespiti paylaştı: “Kâinatta hiçbir şey israf edilmez. Mutlak bir hikmet ve iktisat (tasarruf) her şeyi kuşatmıştır. Eğer her şey tek bir elden çıkmasa, bu muazzam denge ve yardımlaşma yerini kaosa ve israfa bırakırdı.”
Arda (Ekonomi): “Bu nokta benim uzmanlık alanıma dokunuyor. Biz ekonomide ‘verimlilik’ peşinde koşarız ama her zaman bir fire (israf) veririz. Oysa kâinata bakın; milyonlarca yıl boyunca ölen canlıların kalıntıları bile israf edilmiyor; ya petrol oluyor ya toprak. Karbon döngüsü, azot döngüsü… Bunlar kâinatın devasa bir ‘geri dönüşüm fabrikası’ gibi çalıştığını gösteriyor. Eğer bu sistemi yöneten ‘Muktesid’ (İktisat eden) bir irade olmasaydı, evren çoktan bir çöp yığınına dönerdi.”
Emre (Fizik): “Fizikteki ‘enerjinin korunumu’ yasası aslında bu ilahi iktisadın bir yansıması. Hiçbir enerji yok olmuyor, sadece form değiştiriyor. Ama asıl mucize ‘Hassas Ayar’ (Fine-Tuning) meselesinde. Yerçekimi sabiti, atomun içindeki kuvvetler… Eğer bu değerler milyarda bir oranında farklı olsaydı, ne yıldızlar oluşurdu ne de atomlar. Bu kadar hassas bir dengenin ‘israfsız’ ve ‘tam kararında’ kurulması, kâinatın tesadüfen bir araya gelmiş bir maddeler yığını değil, her milimi hesaplanmış bir saray olduğunu kanıtlıyor.”
Can (Mühendis): “Mühendislikte bir kural vardır: En iyi tasarım, en az parça ile en çok işi görendir. Bir arı iğnesine bakın; hem bir silah, hem bir cerrahi alet, hem de bir haberleşme aracı. Bir organa on görev yüklenmiş. Bu ‘minimum girdi, maksimum çıktı’ prensibi, kâinatın her hücresinde var. Eğer sebepler (doğa) yapıyor olsaydı, her iş için ayrı, hantal ve verimsiz bir mekanizma kurmak zorunda kalırlardı. Bu muazzam ‘fonksiyonel yoğunluk’ ancak sonsuz bir Hikmet ile açıklanabilir.”
Halil (Sosyoloji): “Bu yardımlaşma (teavün) meselesi de çok garip. Güneş yardım ediyor, bulutlar su taşıyor, toprak bitkiyi emziriyor. Cansız maddeler, birbirinin ihtiyacını biliyormuş gibi hareket ediyor. Sosyolojide biz buna ‘organik dayanışma’ deriz ama burada taraflar cansız! Hidrojen oksijene ‘gel beraber su olalım da canlıları yaşatalım’ diyemez. Demek ki onları birbirinin yardımına koşturan, her ikisini de tanıyan bir ‘Üçüncü İrade’ var.”
Mert (Tıp): “Vücudumuzdaki ‘homeostazi’ (denge) tam olarak budur. Kan şekeriniz biraz yükselse insülin devreye girer, düşse glukagon. Vücut hiçbir maddeyi israf etmez, fazlasını depolar; eksiğini tamamlar. Bir doktor olarak biliyorum ki; insan vücudundaki bu ‘iktisat ve adalet’ dengesini biz dışarıdan ilaçlarla taklit etmeye çalışırken bile bazen çuvallıyoruz. İçerideki o muazzam eczacı kim?”
Bülent (Ziraat Mühendisi): “Ziraatta biz ‘ekosistem dengesi’ deriz. Bir böcek türünü yok ederseniz, bütün sistem çöker. Her canlının bir görevi var. Hiçbir şey ‘öylesine’ yaratılmamış. En gereksiz sandığınız ot bile toprağın azotunu dengeliyor. Lâsiyyema’nın dediği gibi; her şey bir ölçüyle (mizan) yapılıyor. Eğer kâinatta bir ‘Adl’ (Adaletli) ve ‘Hakim’ (Hikmetli) olan Allah olmasaydı, bu zincirleme yardımlaşma bir saniye bile sürmezdi.”
Deniz (Yazılım): “Yazılımda buna ‘optimizasyon’ deriz. Kodu şişirmezsin, işlemciyi yormazsın. Kâinat kodunda tek bir satır ‘gereksiz kod’ yok. Her atom, her hücre en optimum seviyede çalışıyor. Bu, kâinatın yazılımcısının mutlak bir ‘Tasarruf ve Hikmet’ sahibi olduğunu gösteriyor.”
Kerem (İlahiyat): “Dostlar, sonuç şu: Kâinattaki bu mutlak temizlik, mutlak iktisat ve her şeyin birbirinin yardımına koşması; kâinatın parçalarının birbirinden haberdar olduğunu değil, hepsinin ‘Tek bir El’ tarafından, birbirine hizmet edecek şekilde organize edildiğini ispat eder. Yani ‘Adalet’ varsa, o adaleti tesis eden bir ‘Âdil’ vardır.”
“Mizan”ın Mikroskop Altındaki Savaşı
Kerem (İlahiyat) elindeki kitabı masanın tam ortasına, ışığın altına çekti: “Kâinatın genelindeki temizliğe (Kuddüs) ve iktisada bakın. Eğer bu kâinatın bir sahibi olmasaydı, bir ay içinde yeryüzü bütün bütün kirlenecekti. Ve eğer her şeyde bir adalet ve denge (Adl) olmasaydı, atomlardan galaksilere kadar her şey birbirine çarpıp dağılacaktı.”
Emre (Fizik): “Kerem, burada ‘denge’ derken sadece büyük gökcisimlerini kastetmiyoruz aslında. Fizikte ‘Güçlü Nükleer Kuvvet’ diye bir şey var. Protonları atom çekirdeğinde bir arada tutan kuvvet. Eğer bu kuvvet sadece %1 oranında zayıf olsaydı, hidrojen dışında hiçbir element oluşamazdı; yani ne su olurdu ne de biz. Eğer biraz güçlü olsaydı, hidrojenin tamamı helyuma dönüşür ve su yine oluşamazdı. Şimdi soruyorum: Bu ‘milimetrik’ ayarı yapan, protonların arasındaki o ‘adaleti’ ve ‘mesafeyi’ koruyan kim?”
Taylan (Felsefe): “Emre, buna ‘Antropik İlke’ diyoruz; yani evren bizim yaşamamız için ayarlanmış gibi görünüyor. Ama bazıları diyor ki; ‘Zaten böyle olduğu için biz buradayız ve bunu gözlemliyoruz.’ Yani bu bir zorunluluk değil, bir sonuç.”
Can (Mühendis): “Taylan, bu bir ‘sonuç’ olamaz. Bir mühendis olarak söylüyorum: Eğer bir köprünün binlerce cıvatasından biri bile yanlış sıkılsa o köprü çöker. Kâinat köprüsünde katrilyonlarca ‘parametre’ var. Eğer bu bir plan değil de ‘sonuç’ olsaydı, sistemin kendi kendini imha etme olasılığı, çalışma olasılığından sonsuz kat daha fazla olurdu. Burada ‘istatistiki bir mucize’ değil, her an müdahale eden bir ‘Mizan’ (Ölçü) var. İktisat dediğimiz şey burada devreye giriyor; kâinatta gereksiz tek bir enerji harcaması yok. Her şey ‘en az enerjiyle en yüksek işi’ yapacak şekilde kodlanmış.”
Mert (Tıp): “Vücuttaki ‘programlı hücre ölümü’ (apoptozis) tam bir adalet örneğidir. Her gün milyarlarca hücremiz, sistemin bekası için kendi intihar emrini uygular. Eğer bu ‘adalet’ bozulsa ve yaşlanmış hücre ‘ben ölmüyorum’ dese, vücut kanserle dolar ve ölür. Kâinattaki temizlik (Kuddüs ismi) tam olarak budur. Ölen hücreler, dökülen yapraklar, ölen yıldızlar… Hepsi bir nizam içinde tasfiye ediliyor. Eğer kâinat kendi başına olsaydı, bu ‘çöp toplama’ işlemini kim, hangi yetkiyle ve hangi akılla yapacaktı?”
Hasan (Veteriner Hekimi): “Hayvanlar alemindeki besin zincirine bakın. Bir aslan bir ceylanı yediğinde dışarıdan ‘vahşet’ gibi görünür ama aslında o bir ‘dengelemedir’. Eğer yırtıcılar olmasaydı, otçullar geometrik artışla her yeri istila eder; bitki örtüsünü kurutur ve sonunda hepsi açlıktan ölürdü. Kâinatta ‘rızık’ ile ‘ihtiyaç’ arasında o kadar hassas bir terazi (Adalet) var ki; hiçbir tür, diğerinin rızkını tamamen kurutmuyor. Bu dengeyi o ‘cahil’ hayvanlar mı kuruyor, yoksa bir ‘Rezzâk’ (Rızık veren) mı yönetiyor?”
Deniz (Yazılım): “Yazılımda ‘yük dengeleme’ diye bir kavram vardır. Sunuculara gelen yükü öyle bir dağıtırsınız ki sistem çökmez. Kâinatın işletim sisteminde; güneşin ısısından, okyanusun tuz oranına kadar her veri, anlık olarak bir ‘yük dengelemesine’ tabi tutuluyor. Ve en ilginci, bu sistem ‘sıfır atık’ (zero waste) prensibiyle çalışıyor. Biz insanoğlu daha bir fabrikanın atığını temizleyemezken, dev kâinat fabrikası milyarlarca yıldır tek bir leke bırakmadan temizleniyor. Bu, ‘Kuddüs’ isminin kâinat sahnesindeki teknolojik karşılığıdır.”
Barış (Edebiyat): “Bediüzzaman Hazretlerinin ‘İktisat’ vurgusu aslında bir ‘estetik’ vurgusudur da. Sanatta iktisat, ‘fazlalıklardan arınmak’ demektir. Bir yapının üzerindeki gereksiz her mermer parçası sanatı bozar. Kâinata bakın; hiçbir çiçekte, hiçbir böcekte ‘fazlalık’ bir organ, lüzumsuz bir renk göremezsiniz. Her şey tam olması gerektiği kadar. Bu ‘tamlık’ hissi, Sanatkar’ın (Sâni) kâinatı bir şiir gibi ‘fazlalıksız’ yazdığını gösteriyor.”
Arda (Ekonomi): “Son bir ekleme: Kâinatta ‘serbest piyasa’ yok, ‘planlı bir iktisat’ var. Eğer serbest piyasa olsaydı, güçlü olan türler zayıfları saniyeler içinde yok ederdi. Ama her varlığa, hayatta kalabileceği kadar bir ‘sermaye’ (savunma mekanizması, rızık, yetenek) verilmiş. Bu, kâinatın her santimetrekaresinde bir ‘Adalet Sarayı’ ve bir ‘Merkez Bankası’ olduğunu ispatlar. Ve bu bankanın hazinesi sonsuzdur (Cevad), ama harcaması milimetriktir (Muktesid).”
Kerem (İlahiyat): “Dostlar, bu basamağın özeti şu: Kâinattaki bu temizlik, iktisat ve adalet; bize bu mülkün sahipsiz olmadığını haykırıyor. Çünkü sahipsiz bir sarayda, kısa sürede toz ve kargaşa hakim olur. Eğer bu dünya pırıl pırılsa ve her şey bir ölçü içindeyse, her an süpüren bir ‘el’ ve her an tartan bir ‘terazi’ var demektir.”
Kâinat Kitabı ve Kaderin Yazılımı
Kerem (İlahiyat), metindeki o sarsıcı “yazı” temsilini okudu: “Her bir mevcud, birer kelime-i kudrettir. Eğer her şey tek bir Zat-ı Zülcelal’e verilmezse, o zaman her bir zerrenin içinde koca bir kitabın yazılacağı kadar derin bir ilim ve her bir çiçeğin içinde kâinatın fihristesini saklayacak kadar geniş bir hafıza olması gerekir.”
Deniz (Yazılım): “İşte şimdi benim sahamdayız! Yazılımda ‘Nesne Yönelimli Programlama’ diye bir şey vardır. Bir nesne oluşturursunuz ve o nesnenin içine bütün bir kütüphaneyi gömersiniz. Bediüzzaman Hazretlerinin ‘Kelime-i Kudret’ dediği şey, tam olarak budur. Bir buğday tanesi sadece bir karbon yığını değildir; o, içinde koca bir başağın, tarlanın ve mevsimlerin ‘kaynak kodunu’ taşıyan sıkıştırılmış bir veridir. Eğer bu kodu yazan bir ‘Alîm-i Mutlak’ (Sonsuz İlim Sahibi) yoksa, o buğday tanesinin kendi kodunu kendi yazdığını iddia etmek, bir ‘Save’ ikonunun (disket resmi) kendi kendine Word programını icat ettiğini söylemek kadar saçmadır.”
Can (Mühendis): “Deniz’e katılıyorum. Bir mühendislik çizimine (blueprint) bakın. Çizgi sadece bir çizgidir ama arkasında bir irade vardır. Kâinatta her şey bir ‘geometri’ ve ‘plan’ ile hareket ediyor. Bir kar tanesinin altıgen simetrisi tesadüf olamaz. O simetri, bir ‘Kader’ pergelinin çizimidir. Eğer bir çizim varsa, o çizimi yapan bir ‘Mühendis-i Azam’ vardır. Çizgiyi (maddeyi) görüp, o çizginin işaret ettiği planı (manayı) reddetmek akıl dışıdır.”
Mert (Tıp): “Tıpta DNA, kâinatın en büyük kütüphanesidir. Gözle görülmeyen o küçücük sarmalın içine; bir insanın saç renginden, karakter özelliklerine, yakalanacağı hastalıklardan, öleceği yaşa kadar her şey kodlanmış. Lâsiyyema’nın dediği gibi; bir ‘kelime’ olan DNA’nın içine koca bir ‘kitap’ olan insan hayatı sığdırılmış. Bu ‘mikro-arşivleme’ sanatını hangi tesadüf, hangi kör doğa yapabilir? Bir harf bile katipsiz olmazken, üç milyar harflik insan genomu nasıl sahipsiz olur?”
Barış (Edebiyat): “Burası sanki şiir gibi… Bediüzzaman Hazretleri aslında bize kâinatı ‘okumamızı’ söylüyor. Bir gül, sadece bir bitki değildir; o, Sanatkarı’nın ‘Cemîl’ (Güzel) ismini haykıran bir kasidedir. Eğer kâinat bir kitapsa; atomlar harf, hücreler kelime, yıldızlar ise o kitabın yaldızlı noktalarıdır. Bir kitap kendi kendini yazamaz; hele ki her harfi bir ansiklopedi kadar derin bilgi taşıyan bir kitap, asla müellifsiz olamaz.”
Arda (Ekonomi): “Bu durumun ekonomik karşılığı ‘Enformasyon Değeri’dir. Bugün dünyanın en değerli şirketleri petrol değil, veri (data) şirketleri. Çünkü bilgi, maddeden daha değerlidir. Kâinatta madde (toprak, su) çok ucuz ve basit, ama o maddeden çıkan ‘bilgi’ (hayat, şuur) paha biçilemez. Eğer bu bilgi ‘Sonsuz İlim’den gelmiyorsa, basit toprak atomlarının bir araya gelip ‘hayat yazılımını’ üretmesi; hurda yığınlarının birleşip kendi kendine yapay zeka geliştirmesi kadar imkansızdır.”
Emre (Fizik): “Fizikte ‘Kuantum Bilgi Teorisi’ diye bir tartışma var: ‘Evren aslında maddeden mi yoksa bilgiden mi oluşuyor?’ Lâsiyyemalar yüzyıl öncesinden cevabı vermiş: Her şey bir ‘kelime’dir. Yani madde, bilginin üzerine giydirilmiş bir elbisedir. Eğer bilgi (Kader) önceden varsa, her atom o bilgiye göre hareket eder. Elektronun yörüngesi, aslında o ‘kozmik yazılımın’ bir satır kodudur. Yazılım varsa, ‘Yazan’ (Coder) da vardır.”
Bülent (Ziraat Mühendisi): “Çekirdeklerin her biri birer hafıza kartı gibi. Toprağın altına giriyorlar, ‘Kader’den gelen sinyali alıyorlar ve ‘İlim’ dairesinde belirlenmiş olan o devasa ağaç programını açıyorlar. Eğer her çekirdek kendi hafızasını kendi üretseydi, yeryüzünde milyarlarca farklı ağaç dili olurdu ve her şey birbirine karışırdı. Ama hepsi aynı dili konuşuyor; ‘Hayat’ dilini.”
Kerem (İlahiyat): “Dostlar, bu konunun zirvesi şurasıdır: Kâinatta her şeyin bir plan ve programla (Kader) yaratılması ve her şeyin içinde koca bir kâinatın fihristesinin saklanması (İlim), bize şunu ispat eder: Bu kâinatı yapan kim ise, o mevcudun içindeki o gizli yazıyı yazan da O’dur. Çiçeği kim yarattıysa, çiçeğin kalbine o tohumu ve programı yerleştiren de O’dur. Yani ‘İlim’ varsa, her şeyi aynı anda bilen bir ‘Alîm’ vardır.”
Ebediyet ve Hafîziyet
Kerem (İlahiyat) kitabın son sayfalarına geçerken ses tonu derinleşti: “Bu kadar cemal ve kemal, bu kadar hikmet ve adalet; hiçliğe ve yokluğa dökülemez. Eğer ahiret gelmezse, kâinattaki bütün bu hakikatler zıtlarına inkılap eder. İlim cehalete, şefkat zulme, hikmet abesiyete dönüşür.”
Taylan (Felsefe): “Kerem, buradaki mantık ‘olması gereken’ üzerinden mi yürüyor? Yani ‘bu kadar güzel şey ziyan olmasın’ diye bir temenni mi, yoksa rasyonel bir çıkarım mı?”
Selim (Psikoloji): “Taylan, bu sadece bir temenni değil, bir ‘psikolojik ve ontolojik zorunluluk’. İnsandaki ‘beka’ (ebediyet) aşkını düşün. Eğer bizi yaratan Kudret bize bu arzuyu verip, sonra bizi sonsuza dek yokluğa atarsa; bu, en büyük bir ‘alay’ ve ‘işkence’ olur. Bir anne düşün, çocuğunu en leziz yemeklerle besleyip sonra onu uçurumdan aşağı atıyor. Bu annenin şefkatinden bahsedebilir miyiz? Kâinat bizi bu kadar ‘şefkatle’ (rızıkla, sanatla) besleyip sonra ‘hiçliğe’ atarsa, az önce konuştuğumuz o muazzam ‘Rahmet’ en büyük zulme dönüşür. Hakikat zıddına dönmez, öyleyse ahiret haktır.”
Arda (Ekonomi): “Ekonomik bir ‘batık maliyet’ analizi yapalım. Kâinata harcanan bu devasa enerji, bu trilyonlarca galaksi, bu hassas ayarlar… Eğer hepsi sadece 60-70 yıllık bir dünya hayatı içinse; bu, bir iğne üretmek için koca bir çelik fabrikası kurmak kadar büyük bir israftır. Kâinatın ‘İktisat’ (israfsızlık) yasası, bu kadar yatırımı sadece ‘hiçlik’ için yapmış olamaz. Bu yatırımın karşılığı, ancak ebedi bir kazanç (ahiret) olabilir.”
Deniz (Yazılım): “Hafîziyet (koruma) meselesi burada kilit nokta. Yazılımda veri ‘silinmez’, sadece ‘erişilemez’ olur veya başka bir diske taşınır. Kâinat her an ‘save’ (kaydet) yapıyor. Toprak her şeyi kaydediyor. DNA her şeyi kaydediyor. Levh-i Mahfuz her şeyi kaydediyor. Eğer sistem bu kadar titizlikle ‘yedekleme’ (backup) yapıyorsa, bu verileri bir gün ‘Restore’ (geri yükleme) yapacak demektir. Neden kullanmayacağın bir veriyi bu kadar hassas kaydedesin ki? Haşir, evrensel veri tabanının yeniden açılmasıdır.”
Mert (Tıp): “Ölüm bir son değil, bir ‘mekan değiştirme’dir aslında. Tıbbi olarak bir organ iflas eder ama içindeki atomlar doğaya döner, bilgi (DNA) tohumda kalır. Bediüzzaman Hazretlerinin dediği gibi: Bir çiçeğin ölümü, onun yokluğu değil; vazifesinin bitişi ve meyvelerindeki tohumların geleceğine bir ‘fihriste’ bırakmasıdır. İnsan da bir ‘fihriste’dir. Eğer şu daracık beyne koca bir kâinatın özlemi sığdırılmışsa, o özlemin doyurulacağı bir ‘asıl vatan’ mutlaka vardır.”
Can (Mühendis): “Mühendislikte bir sistemi ‘test’ etmek için kurarsınız, sonra ‘asıl’ projeyi hayata geçirirsiniz. Dünya bir ‘prototip’ sahası, bir sergi salonu. Burada her şey ‘geçici’ ve ‘dayanıksız’ üretilmiş. Ama tasarımı harika! Bu bize şunu der: ‘Benim tasarımım kusursuz, ama malzemem burada kalıcı değil.’ Demek ki bu tasarımın ‘kalıcı malzeme’ ile inşa edileceği asıl şantiye (ahiret) başka bir yerde. Mühendis, yarım bıraktığı bir projeyi, eğer imkanı varsa (ki Sonsuz Kudret sahibi) mutlaka tamamlar.”
Halil (Sosyoloji): “Adalet (Mizan) basamağını hatırla kardeşim. Eğer büyük mahkeme kurulmazsa, bu dünyada işlenen cinayetlerin, çekilen acıların hesabı nerede görülecek? Toplum vicdanının en büyük dayanağı ‘Hesap Günü’dür. Kâinattaki atomaltı parçacıklardaki o hassas terazi, insanın amellerini terazisiz bırakamaz. Mizan varsa, mahkeme de vardır.”
Barış (Edebiyat): “Burası kâinat kitabının ‘Söz Sözü’ değil, ‘Devamı Gelecek’ kısmıdır. Bediüzzaman Hazretleri, ‘Lâsiyyemalar’ ile önce bizi kâinatta gezdirdi. Her zerrenin bir ‘katip’ten çıktığını ispatladı ve sonunda dedi ki: Bu kadar kıymetli mektupları yazan Katip, o mektupları okuyan ve O’nu tanıyanları, mektupları yakıp kül ederek ebedi bir karanlığa atmaz. O mektupların meyvesi, ebedi bir dostluktur.”
Kerem (İlahiyat): “Dostlar, işte Lâsiyyemalar’ın mantık örgüsü tamamlandı:
Lâ: Tesadüf yaratamaz.
Lâ: Sebepler icat edemez.
Lâ: Doğa kanunları kendi kendine hükmedemez.
İlla: Öyleyse her şey Tek bir elden çıkıyor.
Ve: Eğer her şey Tek bir elden çıkıyorsa, o el bizi hiçliğe atmaz; bizi huzuruna alır.”
Kar Tanelerindeki Mühür
Gecenin sonuna gelindiğinde, Kerem kitabı yavaşça kapattı. Odadaki sessizlik, az önceki fikir fırtınasının ardından gelen o derin ve huzurlu bir “itmi’nan” (tam bir güven ve gönül rahatlığı) sessizliğiydi. Artık kimse üşümüyordu; çünkü kalplerinde yanan Tevhid ateşi, aralık ayazını mağlup etmişti.
Vedalaşıp sokağa çıktıklarında, her biri kâinata artık başka bir gözle bakıyordu. Mert, kendi hücrelerindeki gizli nizamı hissediyor; Deniz, yağan karda “kozmik bir yazılımın” piksellerini görüyordu. Az önce tartışılan o devasa mantık örgüsü, şimdi yağan her bir kar tanesinin üzerine birer mühür gibi basılmıştı.
Dışarıdaki kar taneleri onlara artık sadece soğuğu ve kışı hatırlatmıyordu; her biri üzerine sonsuz bir ilimle kader yazılmış, hiçbirinin bir diğerine çarpmadan indiği bu muazzam dengede, “Lâsiyyema” nidasıyla Sâni-i Zülcelal’in varlığını haykırıyordu. O dar sokak, o gece koca bir kâinat kitabına dönüşmüş; on üç genç ise bu kitabın en hayretli okuyucuları olmuştu.
Kar yağıyor, dünya dönüyor ve her zerre “Lâ” diyerek batılı siliyor, “İllâ” diyerek tek bir Hakikat’e işaret ediyordu.