EURONUR ÖZEL

Genç Ruhlar: Sebepler, Zeval ve Misafirhanenin Sırrı

Özel Makale / Sebep

Temmuz ayının ilk günleriydi. Üniversite kampüsünün bitişiğindeki o dar sokakta, eski apartmanın üçüncü katındaki dairenin penceresinden dışarıya huzurlu bir ışık sızıyordu. Dışarıda sıcak bir gece; içeride ise fikirlerin hararetiyle sımsıcak bir atmosfer…

Beş gençten üçü bu şehirde ikamet ettiklerinden ev sahipleri Kerem ve Selim de yaz tatillerini kendi şehirlerine gitmeyerek bu şehirde geçireceklerdi. Bu sebeple Risale sohbetlerine devam kararı almışlardı. Sıcak odaya vantilatörün ritmik pervanesiyle karışan demli çay kokusu hâkimdi.

Ev sahipliği yapan İlahiyat öğrencisi Kerem ve Psikoloji son sınıftaki Selim, hayatı farklı pencerelerden okumaya meraklı üç dostunu ağırlıyordu: Tıbbın koridorlarında koşturan nüktedan Mert, evrenin formüllerini kovalayan Fizik öğrencisi Emre ve dijital dünyanın algoritma mantığıyla yaşayan hazırcevap mühendis Can.

Kerem kitabı açtı. Sayfaları aralarken, “Bu hafta Üstad çok geniş bir alana yayılıyor,” dedi. “Sebepler meselesi, geçicilik ve iman, milliyetçilik, inkârcılarla münazara tehlikesi, arz misafirhanesi, nefsin evhamı ve en sonda nimetteki umumîlik meselesi. Her biri ayrı bir derinlik. Gidelim.”

Can, bardağına şeker atıp karıştırırken hafifçe iç geçirdi: “Yavaş git abi, dışarısı zaten kırk derece, beyin devremizi yakma ilk dakikadan. Yedi başlık ne demek? Biz sabaha kadar buradayız o zaman.”

Kerem gülümsedi: “Merak etme Can, sindire sindire gideriz. Çayımız taze, vaktimiz bol.”

Birinci Durak: Sebebin Sebebini Kim Yarattı?

Kerem “Bismillah” diyerek ilk satırları paylaştı ve böylece gecenin ilk tefekkür durağı başladı:

“İ’lem ey esbâba müptelâ insan! Bil ki, sebebin halkı ve sebebiyetinin takdiri ve müsebbebin vücuduna lâzım olan şeylerle teçhizi, kudretine nisbetle zerreler ve şemsler müsâvi olan Zâtın ‘Kün’ emriyle müsebbebi halk etmesinden daha kolay, daha ekmel, daha âlâ değildir.”

“Esbaba müptela,” dedi Mert. “Sebeplere bağımlı. Üstad bir insan tipini tarif ediyor. Her şeyi sebebine bağlayan, sebep olmadan sonuç olmaz diyen.”

Can araya girdi: “E abi iyi de, sebep olmadan sonuç nasıl olsun ki? Sınava çalışmazsam kalırım, ilaç içmezsem iyileşmem. Bu da esbaba müptelalık mı şimdi? Sistemi böyle kurmamış mı zaten Cenab-ı Allah?”

Kerem, Can’ın bu haklı çıkışına başını sallayarak hak verdi: “Çok doğru bir yere parmak bastın Can. Üstad ‘sebepleri tamamen çöpe atın’ demiyor. Bizim yaptığımız hata, o sebebin kendisine yaratıcı bir güç yüklemek. Bak, devamında ne diyor.”

“Üstad çok keskin bir soru soruyor aslında: Sebebi kim yarattı? Sebebin ‘sebep olma özelliğini’ kim koydu? Ve o sebebin sonucu üretmesi için gereken her şeyi kim hazırladı?”

Analitik zihniyle her şeyi formüle etmeyi seven Emre heyecanlandı, gözlüğünü burnunun üzerine doğru iterek araya girdi: “Bu gerçekten çok derin. Güneş ısıtıyor. Güneş bir sebep. Ama güneşi kim yarattı? Ve ‘ısıtma’ özelliğini güneşe kim verdi? Ve ısınacak olan şeyi kim yarattı? Her seferinde bir adım geri gidiyorsun. Ve en sonunda duraksız geri gidiş, ya Allah’a ulaşıyor ya da sonsuz regrese (geri) gidiyor. İkincisi mantık olarak imkânsız.”

Herkesi bir psikolog edasıyla sessizce süzerek dinleyen Selim, dingin bir ses tonuyla ekledi: “Ve Üstad şunu söylüyor: Allah için sebebi yaratmak ayrı, sonucu doğrudan yaratmak ayrı değil. Zerreler ve güneşler kudretinde eşit olan bir Zât için ‘Kün’ ile yaratmak, sebepler zinciri kurmaktan daha basit, daha mükemmel, daha yüce.”

Mert bağladı: “Yani sebepler perdedir. Ama perde arkasında doğrudan yaratma var. Ve o doğrudan yaratmayı inkâr etmek için sebebi kabul etmek yetmiyor; çünkü sebebin kendisi de O’nun yaratması.”

Can, kafasını sallayarak mırıldandı: “Yani arabayı kullanan şoförü yok sayıp, ‘Bizi buraya getiren şey sadece tekerleğin dönmesidir’ demek gibi bir şey bu. Yani ilacı içeriz ama şifayı ilaçtan bilmeyiz, öyle mi?”

“Aynen öyle,” dedi Selim.

İkinci Durak: Gidişler Yok Oluş Değil, Değişimdir

Kerem ses tonunu biraz daha yumuşatarak varlığın gidişatına dair o sarsıcı bölüme devam etti:

“İ’lem eyyühe’l-aziz! (Ey aziz kardeşim, bil ki) Dünyada görülen bilhassa nebatî ve hayvanî hayatlarda müşahede edilen ademler, idamlar, tebeddül ve teceddüd-ü emsalden ibarettir. İmanlı olan kimselere göre zeval ve firakın acısı değil, yerlerine gelen emsalleriyle visalin lezzeti hasıl oluyor. Öyleyse, imana gel ki, elemden emin olasın. Kadere teslim ol ki, selâmette kalasın.”

Selim yavaşça konuştu: “‘Teceddüd-ü emsal.’ Benzerlerin yenilenmesi. Yani giden bir şeyin tam aynısı değil ama benzeri geliyor. Yok oluş değil, dönüşüm.”

Emre fizik açısından baktı: “Madde korunuyor. Hiçbir atom gerçekten yok olmuyor. Dönüşüyor. Bir çiçek soluyor. O çiçekteki atomlar toprağa karışıyor, toprağa geçiyor, başka bir çiçeğe dönüşüyor. Fiziki olarak ‘adem’ yani tam yokluk yok.”

Can ekledi: “Ve Üstad buna iman boyutunu ekliyor. Müminin gözüyle bakınca bu dönüşümde kavuşma var. Giden yerine gelen benzeri ile bir nevi buluşma. Ama imansız gözle bakınca sadece yitip gidiş var. Aynı olay, iki farklı deneyim.”

Mert duraksadı: “‘İmana gel ki elemden emin olasın.’ Bu çok doğrudan bir davet. Üstad teorik konuşmuyor. ‘Gel’ diyor. Pratik bir çağrı. Ve ‘kadere teslim ol ki selâmette kalasın.’ Selamette kalmak için teslimiyetin şart olduğunu söylüyor.”

Selim, klinik psikoloji derslerinde gördüğü bir vakayı hatırlayarak derin bir nefes aldı: “Biliyor musunuz, kayıplarla ilgili psikoloji araştırmalarında tam da bu anlatılıyor. İnanç sistemi güçlü olan insanlar, bir yakınını veya sahip olduğu bir şeyi kaybettiğinde o yası çok daha sağlıklı işliyor. Çünkü zihinlerinde bir ‘Neden?’ ve ‘Nereye gitti?’ cevabı var. Anlam bulamadığımız acı bizi eziyor. Üstad o yüzden ‘zeval acısı değil, emsal kavuşması’ diyerek psikolojik olarak da insanı teselli ediyor.”

O sırada odadaki sıcaklık iyice kendini hissettirdi. Vantilatörün önünde oturan Emre, tişörtünün yakasını silkeleyerek, “Kardeşler, zeval meval dediniz de, odadaki soğuk hava kütlesi tamamen zevale uğradı şu an. Çayları tazeleyip bir nefes mi alsak?” dedi.

Kerem gülerek ayağa kalktı: “Haklısın, birer bardak taze çay doldurayım, hararetimizi alsın. Hem sıradaki konu sosyolojik bir kırılma noktası, zihinler açılsın.” Çaylar yenilenip herkes yerini aldıktan sonra Kerem kaldığı yerden devam etti.

Üçüncü Durak: Asabiyet ile Hamiyet Arasındaki Derin Uçurum

Kerem üçüncü bölümü okudu. Sesi bu kez daha ciddileşmişti:

“İ’lem eyyühe’l-aziz! Asabiyet-i cahiliye, birbirine tesanüt edip yardım eden gaflet, dalâlet, riyâ ve zulmetten mürekkep bir mâcundur. Bunun için milliyetçiler, milliyeti mâbud ittihaz ediyorlar. Hamiyet-i İslâmiye ise, nur-u imandan in’ikâs edip dalgalanan bir ziyadır.”

“Mâcun,” dedi Can, “karışım, macun gibi birbirine yapışmış şeyler. Üstad ırkçı milliyetçiliği dört şeyin karışımı olarak tanımlıyor: gaflet, dalalet, riya ve zulmet.”

Emre her birini açtı: “Gaflet: farkında olmama, Allah’tan ve gerçekten kopukluk. Dalalet: yolunu kaybetme. Riya: gösteriş, başkalarının gözüne girme kaygısı. Zulmet: karanlık. Ve bu dördü birbirini besliyor. Gaflet dalaleti doğuruyor, dalalet riyanın önünü açıyor, riya zulmeti besliyor.”

Selim bunu kendi alanına, psikolojik zemine taşıdı: “Sosyal psikolojide ‘iç grup kayırmacılığı’ dedikleri bir körlük var. İnsanın sadece kendi kabilesini, kendi ırkını körü körüne kutsayıp dışarıdakini düşman görmesi. Vahşi doğada hayatta kalmak için ilkel bir refleks belki ama Üstad’ın dediği gibi ‘mabud’ yani bir ilah haline getirilirse, tarih boyunca gördüğümüz o büyük katliamların, ırkçı savaşların kapısı açılıyor.”

Mert ekledi: “Ve Üstad çok keskin bir ayrım yapıyor. ‘Milliyeti mabud ittihaz etmek.’ Yani milleti ilah yapmak. İbadet edilecek şey haline getirmek. Bu abartı değil; tarihte tam olarak böyle oldu. Bayrak için öldürüldü, ırk için katliam yapıldı.”

Kerem devam etti: “Ve karşısına ne koyuyor? Hamiyet-i İslâmiye. Nur-u imandan in’ikâs edip dalgalanan bir ziya. Yani imanın ışığından yansıyan, parıldayan bir ışık.”

Can kafasını kaşıdı: “İyi de abi, kendi milletini, vatanını sevmek kötü bir şey mi yani? Hamiyet tam olarak ne demek ki o zaman?”

İlahiyat birikimiyle Kerem araya girdi: “Vatanını sevmek, milletine değer vermek asabiyet değil, hamiyettir Can. Çünkü hamiyet, adaleti ve hakkaniyeti kendi yakınlarına iltimas geçmeden savunabilmektir. Ama buradaki ince ayrım şu: Irkçılıkta motivasyon ‘biz üstünüz, diğerleri değersiz’ kibridir. İslami hamiyette ise motivasyon imandır. Yani adalet, şefkat ve hakikati koruma duygusudur. Üstad’ın dediği gibi, biri karanlıktan beslenir, diğeri ise ışık saçar.”

Emre bağladı: “Yani ‘dalgalanan’ kelimesine dikkat edin. Hamiyet sabit bir ışık değil, dalgalanan, canlı, hareket eden bir ışık. Yani iman ne kadar canlıysa, hamiyet o kadar parıldıyor.”

Dördüncü Durak: Münazaranın Gizli Tehlikesi

Kerem dördüncü bölümü okudu. Bu bölüm daha dikkatli, daha yavaş okunmasını gerektiriyordu:

“İ’lem eyyühe’l-aziz! Ehl-i ilhad ile ve bilhassa Avrupa mukallitleriyle münazarayla iştigal edenler büyük bir tehlikeye mâruzdurlar. Çünkü nefisleri tezkiyesiz ve emniyetsiz olması ihtimaliyle tedricen hasımlarına mağlûp olur ki, bîtarafâne muhakeme denilen munsıfâne münazarada nefs-i emmâreye emniyet edilemez.”

Selim duraksadı: “‘Nefsi tezkiyesiz.’ Nefs arınmamış. Yani içi temizlenmemiş, güvensiz. Böyle biri münazaraya girince ne oluyor?”

Kerem devam etti:

“Çünkü insaflı bir münâzır, hayalî bir münazara sahasında, ara sıra hasmının libasını giyer, ona bir dâvâ vekili olarak onun lehinde müdafaada bulunur. Bu vaziyetin tekrarıyla dimağında bir tenkit lekesinin husule geleceğinden, zarar verir.”

Emre bunu somutlaştırdı: “Şöyle düşün. Tartışıyorsun. Dürüst olmak için ‘Karşı taraf ne der?’ diye düşünüyorsun. Bu iyi bir şey. Ama bunu çok tekrarlayınca bir şey oluyor: O kıyafeti o kadar çok giyiyorsun ki, çıkaramaz hale geliyorsun. Zihninde o eleştiri bir leke bırakıyor.”

Mert, çayından bir yudum alıp heyecanla söze girdi: “Geçenlerde tıp etiği makalesinde okumuştum. Ağır travma geçiren hastalarla çok fazla hemhal olan hekimlerde bir süre sonra ‘dolaylı travma’ gelişiyormuş. Yani hastanın acısı ve karanlığı hekime enfeksiyon gibi bulaşıyor. Üstad’ın bahsettiği o kıyafeti giyip çıkaramama lekesi de tam olarak böyle zihni bir enfeksiyon işte! Karşı tarafın şüphelerini çürüteyim derken, empati dozunu kaçırıp onun argüman kalıplarıyla düşünmeye başlıyorsun. Sonunda inkârcının karanlık dünyası kalbine enfeksiyon gibi bulaşıyor, zihin yıpranıyor.”

Can anlamlı bir tebessümle araya girdi: “Mühendislikte buna ‘tersine mühendislik’ yaparken ana sistemi çökertmek denir. Siber güvenlikte hacker’ın nasıl saldırdığını bilmen şarttır ama uzun süre bir hacker gibi düşünürsen, bir sabah uyanıp kendini kendi sistemi çökertirken bulabilirsin. Defans mekanizmanı kurayım derken virüsün kendisine dönüşmek bu.”

Kerem son kısmı okudu:

“Lâkin niyeti hâlis olur ve kuvvetine güvenirse, zararı yoktur. Böyle vaziyete düşen bir adamın çare-i necatı, tazarru ve istiğfardır. Bu suretle o lekeyi izale edebilir.”

Selim vurguladı: “İki şart: niyet halis olmalı ve kuvvetine güvenmeli. Yani hem içi temiz hem zemini sağlam olmalı. Bu ikisi varsa tehlike azalıyor.”

Mert bağladı: “Ve çözüm: tazarru ve istiğfar. Yalvarış ve af dileme. Leke oluşmuşsa onu silecek araç bu. Üstad bize hem riski gösteriyor hem de ilacını veriyor.”

Emre ekledi: “Özellikle sosyal medyada her gün birileriyle klavye savaşına giren, o forum senin bu tartışma benim gezen bizim jenerasyon için ne kadar nokta atışı bir uyarı değil mi?”

Beşinci Durak: Arz Misafirhanesi ve Çiçeklerin Görevi

Kerem beşinci bölümü okudu. Sesi yumuşadı:

“İ’lem eyyühe’l-aziz! Bu küre-i arz misafirhanesi, insanların mülk ve malı değildir. Ancak insanlar, amele gibi o misafirhanenin çeşit çeşit işlerinde ve tezyinatında çalışırlar.”

“Amele,” dedi Can. “İşçi. İnsan yeryüzünde işçi. O misafirhanede çalışıyor. Ama misafirhane onun değil.”

Selim ekledi: “Geçen haftaların bir devamı bu. Kaptanın gemisi. Bahçıvanın bahçesi. Misafirin evi. Üstad sürekli aynı hakikate farklı kapılardan giriyor: Bu dünya sana ait değil.”

Emre devam etti:

“Eğer küre-i arzın haricinden yabancı birisi gelip misafirhanenin bir mucize ve harika olduğuna ve insanların da âciz, fakir, muhtaç olduklarına dikkat ederse, bu insanlar bu binaya sahip ve sâni olacak bir iktidarda değildir, ancak böyle harika bir masnûun Sânii de muciznümâ olduğuna kat’iyetle hükmedecektir. Ve bu insanlar, o Sultan-ı Ezelînin makasıdına çalışan amelelerdir. Bu ameleler, aldıkları ücretlerinden mâadâ bu binadan bir şeye mâlik ve sahip olmadıklarına tekraren hükmedecektir.”

Mert güldü: “‘Dışarıdan gelen yabancı’ metaforu çok zekice. Dışarıdan biri geliyor ve tarafsız bir gözle bakıyor. Ne görüyor? İnsanlar var, aciz, fakir, muhtaç. Ve inanılmaz bir bina var. Sonuca otomatik ulaşıyor: Bu insanlar bu binayı yapamazlardı. Onu yapan başkası. Ve o başkası mucize işler yapıyor.”

Can başını salladı: “Bayağı bilimkurgu filmlerindeki uzaylı istilası gibi aslında. ‘Antropolojik dışarıdan bakış’ diyorlar ya hani. Eğer bu gezegen hakkında hiçbir ön bilgisi olmayan biri uzaydan gelip dünyaya baksa ne görür? Ve mantıki sonuca hangi şekilde ulaşır? Adamlar bakar ve der ki: ‘Bu dünyalılar daha kendi bedenlerini bile tam çözememiş, bu koca ekosistemi onlar kurmuş olamaz.’ Sonuç net.”

Selim bağladı: “Ve Üstad önemli bir sonuca ulaşıyor: O insanlar Sultan-ı Ezelî’nin amelesi. Aldıkları ücretin ötesinde o binadan hiçbir şeye sahip değiller.”

Kerem çiçekler bölümünü okudu:

“Ve keza, o çiçeklerin zevilhayata karşı gösterdiği teveddüdlerine ve tahabbüblerine ve tebessümlerine dikkat eden anlar ki, bir Hakîm-i Kerîm tarafından misafirlerine hizmetle muvazzaf bir takım hedâyâ ve behâyâdır ki, Sâni ile masnû arasında bir vesile-i teârüf ve tahabbüb olsun.”

Emre yavaşça okudu: “‘Teveddüd’: sevgi gösterme. ‘Tahabbüb’: sevimlilik. ‘Tebessüm’: gülümseme. Çiçekler canlılara sevgi gösteriyor, sevimli oluyor, gülümsüyor…”

Selim güldü: “Üstad çiçeklere insan gibi bakıyor. Onların ‘görevi’ var: misafirlere hizmet. Ve o hizmet bir sevgi vesikası. Allah ile insan arasında bir tanışma ve sevgi köprüsü.”

Mert derin bir şey söyledi: “‘Sâni ile masnû arasında vesile-i teârüf ve tahabbüb.’ Yaratıcı ile yaratılan arasında tanışma ve sevgi vesilesi. Yani çiçeği gördüğümde aslında O’nu görüyorum. O güzellikte O’nun güzelliğini tanıyorum. Ve o tanımada bir sevgi oluşuyor.”

Altıncı Durak: Nefsin Evhamı ve Aşırı İstek

Çiçeklerin tebessümünden sonra Kerem, insanın kendi içine dönmesini söyleyen konuyu okumaya başladı. İnsanın bitmek bilmeyen arzularını deşifre eden kısa ama sarsıcı bir bölümdü bu:

“Eyyühe’n-nefis! Sen herbir eserde müessirin azametini görmek istiyorsun; fakat haricî olan mânâları zihnî mânâlarda arıyorsun. Esmâ-i Hüsnânın herbirisinde bütün esmânın şuââtını görmek istiyorsun. Herbir lâtifenin zevkiyle bütün letâifin zevklerini zevk etmek istiyorsun. Herbir hisse tâbi olan işleri ve hâcetleri ifa ederken, bütün hislerinin işlerini beraber görmek istiyorsun. Bundan dolayı evhama mâruz kalıyorsun.”

“Üstad kendi nefsine konuşuyor,” dedi Can. “Ve çok özel bir teşhis yapıyor. Nefs aşırı istiyor.”

Selim açtı: “Her özel şeyde tüme gidişi arıyor. Bir esmayı görünce bütün esmaları istiyor. Bir lezzette bütün lezzetleri istiyor. Bir duyuyla bütün duyuları tatmin etmek istiyor. Bu sonsuz bir açlık; hiçbir şey yetmiyor.”

Emre bağladı: “Ve bu aşırı beklenti evhama yol açıyor. Vesvese, huzursuzluk, tatminsizlik. Çünkü hiçbir şey o bütünü veremez. Her şey parçalı, her lezzet sınırlı, her isme sadece bir pencere.”

Mert bunu psikoloji eğitimi alan Selim’e pas atarak açıkladı: “Hani modern tüketim çağında ‘her şeyin en mükemmelini bulmalıyım’ diyen insan tipleri var ya, Selim, hani sizin literatürde onlara ‘en iyici’ (maximizer) deniyor. Ne alsalar, ne görseler mutlu olamazlar çünkü hep ‘daha iyisi, daha bütünü var mı?’ diye evhama düşerler. Oysa hayatı ‘yeterince iyi’ (satisficer) görebilenler huzurlu kalıyor. Üstad tam olarak bu kronik tatminsizliği deşifre etmiş.”

Selim çözümü söyledi: “Ve çözüm şu: Her şeyin kendi penceresinden bak. Bir esmayı gördüğünde onu tam gör. Bir lezzetle onu tam yaşa. ‘Neden bütününü göremiyorum’ diye sızlanma. Parça da mucize. Pencere de kıymetli. Her kapının ardında aynı hazine var ama her kapı farklı bir güzelliği gösteriyor.”

Yedinci Durak: Umumî Nimet Daha Büyük Delildir

Kerem tüm bu hakikat zincirini muazzam bir mantık süzgecinden geçirerek mühürleyen son bölümü okudu:

“İ’lem eyyühe’l-aziz! Bir nimetin umumî ve herkese şâmil olması, kıymetinin azlığına ve ehemmiyetsizliğine delâlet etmez. Ve o nimetin bir kasıt ve iradeden gelmemesine emâre olamaz. Meselâ, göz nimetinin bütün hayvanlarda bulunması, senin göze olan şiddet-i ihtiyacını tahfif etmediği gibi, gözün kıymetini tenkis etmeye de sebep olamaz.”

“Bu çok güncel bir yanılgı,” dedi Emre. “İnsanlar şunu diyor: ‘Hava bedava, güneş bedava, nefes bedava; demek ki değersiz.’ Ya da ‘Herkes görüyor, herkes nefes alıyor; demek ki özel değil, tesadüf.’”

Kerem güldü: “Üstad tam bunu reddediyor. ‘Gözün kıymetini tenkis etmeye sebep olmaz.’ Gözü herkes taşıyor ama senin gözüne olan ihtiyacın azalmadı. Bir gün gözünü kapatsın; anında değerini anlarsın.”

Mert bunu tıbbi bir gerçekle pekiştirdi: “Hastaların bir kısmı görme bozukluğuyla geliyor. O ana kadar görmek ‘normal’di, ‘herkes görüyor.’ Ama kaybedince… O ‘herkes görüyor’ denen şeyin ne mucizevî bir nimet olduğu anlaşılıyor.”

Selim psikolojik boyutu kattı: “Buna ‘alışma körlüğü’ diyebiliriz. İnsan sürekli olan şeyi göremez hale geliyor. Ama o görememek, şeyin değersiz olduğunu göstermiyor. Sadece bizim köreldiğimizi gösteriyor.”

Can devam etti:

“Ve keza, hususî ve tek bir nimetin tesadüfü mümkün olsa bile, umumî bir nimet, behemehal bir Mün’imin eser-i kast ve iradesidir.”

“Çok güçlü bir mantık delili bu,” dedi Can. “Tesadüfün tek tek olaylar için mümkün olduğunu bile kabul edelim, diyor Üstad. Ama umumî olan, yani herkeste, her hayatta, her yerde bulunan… Bunun tesadüf olamayacağı bedihî.”

Emre fizikçi olarak ekledi: “İstatistiki olarak şöyle: Tek bir olay için ‘şans eseri oldu’ diyebilirsin. Ama o olay milyonlarca kez tekrarlanıyorsa ve her seferinde aynı sonuç çıkıyorsa, artık ‘şans’ açıklaması geçersizleşiyor. ‘Umumî nimet’ tam bu: milyonlarca kez tekrarlanan düzen. Tesadüf bu kadar tekrarlı düzen üretemez.”

Mert kapattı: “Ve ‘behemehal bir Mün’imin eser-i kast ve iradesidir.’ Behemehal: mutlaka. Niyet ve irade sahibi bir Mün’im’in eseri. Umumîlik, tesadüfü değil, kasıtlı iradeyi gösteriyor. Ne kadar çok varsa, o kadar büyük delil.”

Gecenin Özeti: Sebepler Perdedir, Umumîlik Delildir

Gece geç olmuştu. Dışarıda temmuz gecesinin ılık havası vardı. Bardaklar defalarca dolmuş boşalmıştı. Kerem yavaşça kitabı kapattı, odadaki vantilatörün uğultusu daha bir belirginleşti.

Gençler yavaş yavaş toparlanırken oda derin bir sessizliğe büründü. Sıcak gecenin yorgunluğu gözlerine çökmüştü ama zihinleri hiç olmadığı kadar berraktı.

Mert masanın üzerindeki telefonunu alırken, “Bu hafta benim payıma en çok şu münazara meselesi düştü,” dedi dürüstçe. “Sosyal medyada millete laf anlatacağım diye bazen onların karanlık dünyasına ne kadar çok battığımı fark ettim. Çözüm istiğfarmış, bunu cebe koydum.”

Can, kapıya doğru yürürken gülümsedi: “Bana da o ‘en iyici’ nefsin evhamı vurdu abi. Her şeyin bütününe saldırmayı bırakıp elimizdeki pencerelerin kıymetini bilmek lazımdı. Yoksa bu sıcakta hayat hiç çekilmez.”

Kapı açıldı. Temmuz gecesinin sıcak havası içeri doldu. Dar sokakta ağaçlar sessizce duruyordu. Pencerenin hemen önündeki saksıda duran fesleğen, gecenin ılık esintisiyle hafifçe sallandı ve odaya keskin, taze bir koku bıraktı.

Beş genç, farkında olmadan o kokuyu derin bir nefesle içlerine çekerken, az önce okudukları “çiçeklerin tebessümü” ve “umumî nimet” bahsini hatırlar gibi oldular.

Sıradan, her yaz gecesi kokan, her balkonda bulunabilecek bir fesleğendi o…

Umumî bir nimet…

Ve sırf bu yüzden, gözden kaçmayacak kadar devasa bir imza, nihayetsiz bir irade…

 

Bir yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu