Ağustos başıydı. Şehir boşalmıştı ama o dar sokaktaki daire yine doluydu. Pencereden içeri hafif bir esinti giriyordu. Bardaklar hazırdı.
Mert bu hafta erken gelmişti; kapıda bekliyordu bile. Selim onu görünce güldü: “Nöbet yok muydu bu hafta?”
“Vardı,” dedi Mert. “Ama bitti. Ve buraya gelmek lazımdı.”
Emre sırt çantasını köşeye bıraktı, kalemi çıkardı. Can ise içeri girdiğinde doğrudan mutfağa geçti: “Ben çayı koyayım, siz başlayın.”
Selim güldü: “Her hafta aynı şeyi söylüyorsun.”
“Her hafta çayı ben koyuyorum ya,” diye seslendi Can.
Kerem kitabı açtı. Bir an sessiz kaldı. “Bu hafta üç bölüm var,” dedi. “Ama üçü de uzun ve derin. Kur’an’ın tabakalı yapısı. Haşri inkâr edenin aslında onu her gün yaşadığını gösteren çok sert ama çok ikna edici bir bölüm. Ve sonunda nefsin ızdırap içindeyken kadere razı olmayışı.”
Mert ayağını masanın altına çekti: “Kader konusunda bir sorum var zaten bu hafta. Aslında sadece çalışmakla da ilgili değil… Hayat sarpa sarınca neden bu kadar bocalıyoruz, onu da sormak istiyorum. Ama önce başlayalım.”
“Soruyu şimdiden sor ki, oraya gelince unutma,” dedi Kerem.
“Tamam,” dedi Mert. “Kısaca: Kader yazılıysa, çalışmanın ne anlamı var? Ve insan o kaderin içinde sıkışıp ızdırap çekerken nasıl sakin kalabilir? Ama bunu sonra daha iyi sorarım. Başla.”
Birinci Durak: Bir Sofra, Sonsuz Kat
Kerem okudu:
“İ’lem eyyühe’l-aziz! (Ey aziz kardeşim, bil ki) Kur’ân, semâdan nâzil olmuştur. Ve onun nüzûlüyle semâvî bir mâide ve bir sofra-i İlâhiye de nâzil olmuştur. Bu mâide, tabakat-ı beşerin iştah ve istifadelerine göre ayrılmış safhaları hâvidir. O mâidenin sathında, yüzünde bulunan ilk safha tabaka-i avâma aittir. Meselâ: ‘Gökler ve yer bitişik iken Biz onları birbirinden koparıp ayırdık.’ (Enbiyâ Sûresi, 21:30) âyet-i kerimesi, beşerin birinci tabakasına şu mânâyı ifham ve ifade ediyor:”
“Mâide, sofra demek,” dedi Selim. “Kur’an gökten inerken bir İlahî sofra da indi. Ve o sofranın her insan tabakasına göre ayrılmış katmanları var.”
“Nasıl yani?” dedi Emre, kalemi parmaklarının arasında duraksatarak. “Aynı ayet farklı insanlara farklı mı konuşuyor?”
“Aynen,” dedi Kerem. “Üstad örnek veriyor. Bakın:”
“Semâvat, ayaz, bulutsuz, yağmuru yağdıracak bir kabiliyette olmadığı gibi, arz da kup kuru, nebatatı yetiştirecek bir şekilde değildir. Sonra ikisinin de yapışıklıklarını izâle ve fetk ettik. Birisinden sular inmeye, ötekisinden nebatat çıkmaya başladı. Mezkûr âyetin ifade ettiği şu mânâya delâlet eden ‘Her canlı şeyi sudan yarattık.’ (Enbiyâ Sûresi, 21:30) âyet-i kerimesidir. Çünkü hayvanî ve nebatî olan hayatları koruyan gıdalar ancak arz ve semânın izdivacından tevellüd edebilir.”
Emre bunu somutlaştırdı: “‘Gökler ve yer bitişikti, Biz ayırdık’ ayetini sıradan bir insan duyduğunda ne anlar? Şunu: Başta gök ve yer ayrılmamıştı. Gök yağmur vermiyordu, yer de bitki çıkarmıyordu. Sonra ayrıldılar. Gökten su indi, yerden bitki çıktı. Çoban da anlar, çocuk da. Ama bir fizikçi başka bir şey görüyor bu ayette.”
“Ne görüyor?” diye sordu Can, bardakları taşıyarak geldi ve oturdu. Mutfaktan gelen taze çay kokusu odaya yayılmıştı.
“Bu,” dedi Emre, pencereden dışarıdaki karanlık ama yıldızlı gökyüzüne bakarak “belki evrenin başlangıcına işaret.”
Kerem o kısmı okudu:
“Mezkûr âyetin tabaka-i avâma ait safhasının arkasında şöyle bir safha da vardır ki, nur-u Muhammediyeden (a.s.m.) yaratılan madde-i acîniyeden, seyyarat ile şemsin o nurun mâcun ve hamurundan infisal ettirilmesine işarettir. Bu safhayı delâletiyle teyid eden ‘Cenab-ı Hak her şeyden evvel benim nurumu yarattı.’ (Bu hadis, Câbir bin Abdillah tarikiyle Abdürrezzak’tan şu lafızlarla rivayet edilmiştir: Yani, ‘Cenab-ı Hak herşeyden evvel senin Peygamberinin nurunu yarattı ey Câbir.’ el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:205, 2:129) olan hadis-i şerifidir.”
Selim düşünceli baktı: “Bir ilk maddeden güneşin, gezegenlerin, yıldızların ayrışması. Yani büyük patlamanın anlattığı şey.”
Emre kalemle masaya hafifçe vurdu: “Evet. Modern kozmolojide buna ‘singularite’ yani tekillik diyoruz hani. Evrenin başlangıcında her şey tek bir noktadaydı. Korkunç bir sıcaklık ve yoğunluk… Sonra ‘kozmik enflasyon’ denen bir süreçle genişledi. Maddeler farklılaştı, galaksiler oluştu, yıldızlar doğdu. Güneş sistemimiz o sürecin ürünü. Üstad diyor ki: O ayet bunu da kapsıyor.”
Can eliyle bardağını tuttu, düşünceli: “Yani aynı ayet iki farklı insan için iki farklı mucize. Biri yağmur ve toprağı görüyor. Öteki evrenin doğuşunu. İkisi de doğru. İkisi de gerçek. Sadece derinlik farklı.”
“Nasıl bir kitap böyle?” dedi Mert alçak sesle.
“İşte o soru,” dedi Kerem gülerek.
Mert bir şey ekledi: “Ve ‘Her canlı şeyi sudan yarattık’ ayeti bunu teyit ediyor. Su olmazsa hayat olmaz. Çocuk da anlıyor. Ama biyolog için? Su olmadan hücre işlevsizleşiyor, protein katlanması bozuluyor, enzimler çalışmıyor… O boyut da aynı ayette var.”
Kerem ikinci örneği okudu:
“İkinci misal: ‘Onların ilk yaratılışı Bize zor mu geldi ki, tekrar diriltmekten âciz kalalım? Doğrusu onlar ilk yaratılışlarını kabul ettikleri halde yeni bir yaratıştan şüphe ediyorlar.’ (Kaf Sûresi, 50:15) olan âyet-i kerimenin tabaka-i avâma ait safhasında şu mânâ vardır: ‘Onlar, daha acip olan birinci yaratılışlarını şehadetle ikrar ettikleri halde, daha ehven, daha kolay ikinci yaratılışlarını uzak görüyorlar.’ Şu safhanın arkasında haşir ve neşrin pek kolay olduğunu tenvir eden büyük bir burhan vardır.”
“Burası çok keskin,” dedi Selim. “İnsan ‘Dünyaya geldim’ diyor; birinci yaratılışını kabul ediyor. Ama ‘Öldükten sonra dirileceğim’ diyemiyor. Üstad diyor ki: İkincisi birincisinden daha zor değil. Hatta daha kolay. Çünkü zaten bir kez yapıldı.”
Can mühendis gözüyle baktı: “Bir sistemi sıfırdan tasarlayıp kurmak zor. Ama elinde şeması olan bir sistemi yeniden kurmak ilkinden çok daha kolay. Allah için bu mantık bile geçerli değil aslında; O için her şey eşit kolay. Ama insan zihnine bu yolla hitap ediyor.”
Emre pencereye baktı. Dışarıda ağaç yaprakları hafifçe sallanıyordu. “Ve ‘daha acip olan birinci yaratılış’ ifadesine bakın. Yoktan var olmak, varı tekrar var etmekten çok daha şaşırtıcı. Bunu zaten yaşadık. Haşri inkâr etmek, bu mantığın tutarsızlığından geliyor.”
İkinci Durak: Her Gün Yaşadığın Haşri Görmüyorsun
Kerem sayfayı çevirdi. Durdu. “Üstad burada çok sert konuşuyor. Hazır olun.”
“Ey haşir ve neşri inkâr eden kafasız! Ömründe kaç defa cismini tebdil ediyorsun?”
Mert güldü: “‘Kafasız!’”
Can da güldü ama hemen ciddileşti: “Dur, dur. Üstad burada neden bu kadar sert? Bu sadece bir retorik hamle mi, yoksa arkasında derin bir sebep mi var?”
Selim, bu soruyu bekliyormuş gibi doğruldu: “Boşuna değil Can. Psikolojik olarak şunu görüyorum: Hakikat apaçık ortadayken insan bazen sırf kabul etmek istemediği için direnç gösterir. Biz buna ‘bilişsel direniş’ diyoruz. İkna olamadığından değil, rahatı bozulmasın diye körü oynar. Üstad işte o duygu duvarını yıkmak için sertleşiyor. Bazen nazikçe ‘Lütfen bakar mısın’ demek işe yaramaz, sert bir tokat atıp ‘Kendine gel!’ demen gerekir.”
Emre kalemi tıkladı: “Evet. Ve insan zaten içten içe bunu biliyor ama kabul etmek istemiyor. Bu durumda kibarca söylesen, insan nazikliğin arkasına saklanıyor. Sert söylesen, savunma kalkıyor. Üstad bu psikolojiyi biliyor.”
Mert ekledi: “Tıpta da var bu. Hastaya ‘Sigara içmek iyi olmayabilir’ dersen, dinlemez. ‘Bu sigara seni öldürüyor’ dersen, bir an duruyor. Şok dikkat çeker. Ama arkasından delil lazım. Ve Üstad tam bunu yapıyor.”
Kerem devam etti:
“Sabah ve akşam elbiseni değiştirdiğin gibi her sene de bir defa tamamıyla cismini tebdil ve tecdid ediyorsun, haberin var mıdır? Belki her senede, her günde cisminden bir kısım şeyler ölür, yerine emsali gelir.”
Mert ayağa kalktı, odada yavaşça yürüdü: “Bu tıbbî olarak yüzde yüz doğru. Deri hücreleri on beş ila otuz günde tamamen yenileniyor. Karaciğer hücreleri birkaç ayda. Kemik hücreleri on yılda. Bağırsak epiteli birkaç günde. Sen bugün burada oturuyorsun; beş yıl önceki bedeninin atomlarının büyük bölümü artık sende yok. Bambaşka atomlar seni oluşturuyor.”
Emre birden durdu: “Dur. Bu bence Theseus’un Gemisi paradoksunu gündeme getiriyor.”
“O ne?” dedi Can.
“Eski Yunan’da meşhur bir düşünce deneyi var,” dedi Emre. “Theseus’un gemisi var. Tahta çürüdü, yenilendi. Çivi eskidi, değiştirildi. Yelken yırtıldı, yenisi dikildi. Zamanla geminin tüm parçaları değişti. Soru şu: Bu hâlâ aynı gemi midir?” Masaya döndü: “Şimdi aynı soruyu insana sor. Tüm atomların değişti. Bütün parçaların yenilendi. Sen hâlâ aynı insan mısın?”
Mert tam bu sırada araya girdi, kaşlarını çattı: “Tamam, felsefi olarak ‘aynı kişiyim’ diyoruz ama tıp dünyasında ruhu bir laboratuvarda gösteremiyoruz. Sadece hücrelerin yenilendiğini biliyoruz. Hücre değişiyor, hafıza kalıyor. Bu sürekliliği sadece biyolojik bir hafıza kodlamasıyla açıklayanlara ne diyeceğiz? Ruhun varlığına tam buradan nasıl köprü kuracağız?”
Selim, Mert’in bu haklı çıkışına karşı gözlüğünü düzeltti: “İşte kilit nokta da bu ya Mert. Eğer hafıza ve kimlik sadece o geçici, ölüp giden hücrelerin bir fonksiyonu olsaydı, o hücreler yenilenirken ‘benlik’ algımızın da parça parça değişmesi, eski anıların tamamen silinmesi gerekirdi. Maddenin kendisi sürekli akıp gidiyor, bir nehir gibi. Ama sen o nehre yukardan bakan değişmez bir göz gibisin. Devamı sağlayan şey değişen madde olamaz; o maddeyi bir arada tutan, o hafızayı üstlenen sabit bir öz olmalı.”
“Ruh,” dedi Mert yavaşça, kafasını sallayarak. “Yani donanım değişiyor ama yazılım ve kullanıcı aynı kalıyor.”
“Ruh,” diye onayladı Selim. “Ve işte bu, haşrin mantıki çerçevesi. Madde çürüyor, dağılıyor. Ama ‘sen’ devam ediyorsun çünkü seni sen yapan şey madde değil. O şey devam ederse, sen devam edersin. Yeni bir bedenle, yeni bir maddeyle. Ama ‘sen’ sen olacaksın.”
Can bardağını bıraktı: “Yani haşir, Theseus’un Gemisinin nihaî versiyonu. Aynı ‘ben’, yeni bir gemi. Ve o ‘ben’i taşıyan şey ruh olduğu için, geminin çürümesi o ‘ben’i yok etmiyor.”
Emre heyecanla devam etti: “Ve Üstad diyor ki: Bunu zaten yaşıyorsunuz. Her yıl bedeninizin büyük bölümü değişiyor ama ‘siz’ devam ediyorsunuz. Bu haşrin küçük modeli. Her ilkbahar dirilişin küçük modeli. Tohum toprakta çürüdü; ağaç çıktı. Kelebek tırtıl oldu, krizalise (koza, pupa) girdi, sanki öldü; kelebek olarak çıktı. Bunları görüp büyük haşri inkâr etmek…”
“Bunu hiç düşünemiyorsun. Çünkü kafan boştur. Eğer düşünebilseydin, her vakit âlemde binlerce nümuneleri vukua gelen haşir ve neşri inkâr etmezdin. Doktora git, kafanı tedavi ettir.”
“Ve ‘doktora git,’” dedi Mert gülerek, yeniden oturarak. “Ben doktorum. Bir sorum var: Üstad beni mi kastediyor?”
Herkes güldü.
“Ciddiye alınca şunu görüyorum,” dedi Selim. “Üstad ‘düşünemiyorsun’ diyor. Yani sorun zekâ değil, dikkat. İnsan bunu göremez çünkü bakmıyor. Hayat o kadar gürültülü ki, o küçük haşirler görünmez olmuş. Ve Üstad sert bir tokatla ‘bak’ diyor.”
Üçüncü Durak: Yazılmış Alına Kafa Vurmak
Selim soğuyan çay bardaklarını toplamak için hamle yaptı ama durdu. Odadaki hava bir anda değişmiş, daha ağır, daha derin bir sükûnete evrilmişti. Kerem üçüncü bölüme geçti. Mert hemen doğruldu. “İşte burası. Başta sorduğum soruydu bu.”
Kerem okudu:
“İ’lem eyyühe’l-aziz! Nefsin belâhet ve hamakatine bak ki, bir Rabb-i Muhtar-ı Hakîm tarafından terbiye edildiğini ve o Rabb-i Hakîmin memlûk ve masnûu olduğunu bildiğine ve bu temellük ve terbiyenin bütün efrad, envâ, ecnasta câri olmakla meselenin bir kaide-i külliye şeklini aldığına ve bu feyzin şümullü olmakla bir nevi icmâ ve fiilî bir tasdike mazhar olduğuna nazaran kanun ve düstur şeklinde olan hadiseye ve kesb-i külliyet eden kaideye bakarak kanaat ve itminan etmesi lâzımken, bütün âfâkı cilvelendiren tecelliyât-ı esmâyı-kendisi de o cilvelerde hissedar olduğu halde-vasıta-i tesettür ve alâmet-i ihmal sanıyor. Güya o nefsin fevkinde onun bütün ahvâlini kontrol eden kimse yoktur. Ve kendisini, yaptığı fiillerinde fiil içinde müstetir Hû gibi görüyor. Tecelliyâtın genişliğini imtinâa, büyüklüğünü ademe hamletmekle, şeytanı bile yaptığı mugalâtadan utandırıyor.”
Mert elindeki kalemi masaya bırakıp arkasına yaslandı: “Burada çok ağır bir teşhis var. ‘Nefsin belâhet ve hamakati’ diyor Üstad. Yani ahmaklığı, bönlüğü… Üstad nefsi neden bu kadar ağır bir dille suçluyor?”
Selim gözlüğünü düzelterek araya girdi: “Çünkü ortada muazzam bir mantık tutarsızlığı var. Nefis, etrafındaki her şeyin bir Yaratıcı tarafından tıkır tıkır yönetildiğini görüyor. Sistem kusursuz. Ama iş kendi hayatına, sorumluluklarına gelince, ‘Bana kimse karışamaz’ havasına giriyor. Psikolojideki o bildiğimiz ego savunması işte; işine gelmeyen gerçeği hemen çarpıtıyor.”
Emre öne doğru eğilip heyecanla lafa girdi: “Bak, dil bilgisinden verdiği örnek harika: ‘Kendisini, yaptığı fiillerinde fiil içinde müstetir Hû gibi görüyor.’ Arapçada ‘müstetir Hû’, cümlenin içinde saklı, görünmeyen ‘O’ zamiridir. Yani nefis o kadar kibirli ki, bir başarı elde edince veya bir iş yapınca, sanki o işin arkasındaki tek gizli güç kendisiymiş gibi davranıyor. Küçük bir ilahçılık oyunu yani. Etraftaki o devasa ilahi düzeni de, sırf çok büyük ve her yeri kaplamış diye ‘kendi kendine oluyor’ diyerek bir tesadüf perdesi arkasına saklamaya çalışıyor. Düzenin kusursuzluğunu, düzeni kuranın yokluğuna delil yapıyor!”
Can çay bardaklarını doldururken güldü: “Yani durum şuna mı benziyor: Dev bir fabrikaya giriyorsun, her şey muazzam bir otomasyonla, sıfır hatayla tıkır tıkır işliyor. Bizim nefis de etrafta kanlı canlı bir insan görmeyince, ‘E burada kimse yok, demek ki bu makineler kendi kendine çalışıyor, buranın bir patronu falan yok’ diyor. Sonra da fabrikada kafasına göre takılabileceğini zannediyor.”
“Tam olarak öyle,” dedi Kerem kafasını sallayarak. “Üstad buna ‘şeytanı bile yaptığı safsatadan utandıracak’ bir durum diyor. Çünkü şeytan bile sistemin sahibini bilir, gerçeği kabul eder ama inatla isyan eder. Nefis ise isyanına kılıf uydurmak için mantığı tamamen ters yüz ediyor. Sırf Yaratıcının icraatı çok büyük ve kuşatıcı diye, O’nu inkâra kalkışıyor. Kendini tamamen hesapsız ve kontrolsüz ilan ediyor.”
Kerem derin bir nefes alıp kaldığı yerden okumaya devam etti:
“İ’lem eyyühe’l-aziz! Nefis daima ıztıraplar, kalâklar içinde evhamdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor. Hükm-ü kadere razı olmuyor. Hâlbuki şemsin tulû ve gurubu muayyen ve mukadder olduğu gibi, insanın da bu dünyada tulû ve gurubu ve sair mukadderat, kalem-i kaderle cephesinde yazılıdır.”
“Dur,” dedi Mert. “Bak tam burası işte. ‘Iztıraplar ve kalâklar’ yani kaygılar, krizler… Güneşin doğuşu ve batışı yazılı. Benim de ‘tulûum ve gurubum’ yazılı. Tamam. Ama bu şunu söylüyor gibi görünüyor: Her şey zaten belli. O zaman çalışmanın ne anlamı var? Ya da daha zoru: Hastanede elimden geleni yaptığım halde bir genci kaybettiğimde, o ızdırabın içinde kaderle nasıl barışacağım? ‘Yazgı böyleymiş’ deyip kenara çekilmek kolay mı? Ben hastama doğru teşhis koysam da bilgi yetersizi olsam da sonuç aynı mı olacak?”
Kısa bir sessizlik oldu. Dışarıdan bir arabanın korna sesi odadaki sessizliği böldü.
Selim hafifçe güldü: “İşte asıl soru bu. Ve bunu sormadan geçseydik, eksik kalırdı.”
Emre kalemi tıklattı: “Biraz paslaşarak gidelim mi? Risale literatüründe bunun için ‘cüz-i ihtiyari’ denen bir kavram var. Yani, küçük özgür irade. Üstad bunu başka yerlerde çok işliyor. Şöyle basitleştirelim: Güneşin doğuşu saati yazılı, değişmez. Ama güneş doğduğunda sen pencereni açıp açmamakta özgürsün. Pencereyi açarsan ışık girer. Açmazsan girmez. Güneşin varlığı yazılı; senin pencerenin açık olup olmadığı senin tercihin.”
Mert bunu somutlaştırdı: “Yani… Hastanın iyileşip iyileşmeyeceği yazılı olabilir. Ama benim iyi doktor olup olmamam, dikkatli teşhis yapıp yapmamam benim tercihim. Ve o tercih de kaderin bir parçası aslında, ama benim yaptığım tercih olarak.”
“Tam olarak,” dedi Selim. “Cüz-i irade şunu söylüyor: Büyük tablonun çerçevesi yazılı. Ama sen o çerçeve içinde gerçek seçimler yapıyorsun. O seçimler de gerçek. Sonuçları da gerçek. Ve ahirette o seçimlerden hesap vereceksin. Yoksa hesap neyin hesabı olurdu?”
Can düşünceli sordu: “Peki o seçimler de yazılıysa ne olacak? Kısır döngüye girmez miyiz?”
Selim elini havaya kaldırdı: “O döngüyü bozan şey şu Can: Allah’ın ilmi, senin ne seçeceğini ezelden biliyor. Ama o bilmek, senin seçmeni engellemez. Buna ‘İlim maluma tabidir’ deniyor. Biri sabah ‘Bu çocuk bugün çay içecek’ diye biliyor. Ve gerçekten içiyorsun. O adam bildiği için çay içmiyorsun; sen içeceğin için adam biliyor. Allah’ın bilmesi sonsuz; senin seçmen gerçek.”
Mert bunu kendi diliyle bağladı: “O zaman işin ızdırap boyutuna dönersek… Ben doktor olarak elimden geleni yapmak zorundayım. Sonuç beklediğim gibi gitmeyince kriz geçirmek, kaderle kavga etmek demek. Üstad ‘Nefis evhamdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor’ derken bunu kastediyor sanırım. İnsanın gücünün bittiği yerde hırs yapması, kendi sınırını unutması yüzünden bu ızdırap. Yapacağımı yaparım, sonucu O’nun elinde bilip teslim olurum.”
Kerem o keskin cümleyi okudu:
“İsterse başını taşa vursun ki, o yazıları silsin – fakat başı kırılır, yazılara bir şey olmaz ha!”
Can güldü: “Bu cümle çok nükteli. Ve çok gerçek. Yazılmış olanla savaşmak, taşa kafa vurmak. Baş kırılır, yazı silinmez.”
“Ama şunu ekleyelim,” dedi Selim ciddi bir sesle. “Bu cümle ‘zaten yazılmış, yapma’ demiyor. ‘Sonucun kontrolü sende değil, bunu kabul et’ diyor. Ama yapmak sende. Kabul etmekle yapmayı bırakmak arasında fark var.”
Emre pencereye baktı. Dışarıda sokak lambası yanmaya başlamıştı; gece inmişti fark etmeden. “Daha net bir örnek vereyim. Bir dağcı var. Zirveye ulaşıp ulaşamayacağı belki yazılı. Hava koşulları onun elinde değil, dağın yapısı onun elinde değil. Ama hazırlanmak elinde. Doğru ekipmanı almak elinde. Takım arkadaşlarını doğru seçmek elinde. Ve o seçimler hem gerçek hem önemli. ‘Zaten yazılı’ deyip evde oturmak başka, dağa çıkıp elinden geleni yapmak başka.”
Kerem son cümleyi okudu. Yavaş, her kelimeye basa basa:
“Ve illâ muhakkak bilsin ki: Semâvat ve arzın haricine kaçıp kurtulamayan insan, Hâlık-ı Külli Şeyin rububiyetine muhabbetle rızâdâde olmalıdır.”
Uzun bir sessizlik oldu. Bardakların dibinde kalan çaylar iyice soğumuştu.
Can bardağını masaya koydu: “‘Semavat ve arzın haricine kaçıp kurtulamayan insan.’ Kaçacak yer yok. Nereye gidersen git, rububiyet devam ediyor.”
Mert alçak sesle konuştu: “Ve ‘muhabbetle rızâdâde.’ Kaçamıyorsan razı olursun. Ama Üstad ‘muhabbetle’ diyor. Zorla değil, mecburen değil. Sevgiyle.”
“Bu iki şey arasında devasa fark var,” dedi Selim. “Kaçamadığı için teslim olan, hapiste oturan gibi hisseder. Sevebildiği için teslim olan, güvendiği birinin kollarına dayanmış gibi hisseder. Üstad birincisini değil ikincisini söylüyor. Ve ikincisi ancak imanla mümkün.”
Emre döndü: “İman olmadan kader hapishane görünür. İmanla kader, seni seven ve bilen birinin elinde olmak anlamına gelir. Ve o bilen hem sonsuz kudretli hem sonsuz şefkatli. O zaman muhabbetle razı olmak mümkün. Hatta mümkün değil; doğal hale geliyor.”
Aynı Kitap, Sonsuz Kat; Aynı Kader, Sonsuz Anlam
Gece çok geç olmuştu. Dışarıda ağustos gecesinin sesi vardı. Kerem kitabı yavaşça kapattı. Odadaki herkes derin bir nefes alıp arkasına yaslanırken, sanki okunan her cümle o dar odadan çıkıp dışarıdaki sessiz sokağa taşmıştı.
Emre, elindeki kalemi masaya bırakırken mırıldandı: “Şu Kur’an’ın katmanları meselesi kafamı açtı abi. Bir kitabın hem bir çobana hem bir astrofizikçiye aynı anda, kendi dillerince konuşabilmesi… Hiçbir insan kalemi bunu taklit edemez.”
Can çay tepsisini kaldırırken araya girdi: “Beni de en çok nefis bahsindeki o fabrika örneği vurdu. Kusursuz bir sistemin büyüklüğünü, ustasının yokluğuna delil yapmak tam bir akıl tutulması. İnsan kendi hayatında her gün bir haşir yaşarken bunu nasıl görmez?”
“Çünkü o Theseus’un Gemisi’nde hepimiz sadece tahtalara bakıyoruz,” dedi Selim kapıya doğru yönelirken. “Madde akıp gidiyor ama ‘ben’ buradayım. Ruhun bu sürekliliği, haşrin en canlı ispatı zaten.”
Mert ayağa kalktı ve ceketini düzeltti: “Ben sorumun cevabını aldım. ‘Kader yazılıysa çalışmanın ne anlamı var?’ ve ‘O ızdıraptan nasıl çıkarım?’ diyordum. Cevap: Büyük çerçeve Allah’ın, tercihler benim. Sonuçlar Allah’ta, çabalar bende. Sorumluluğumu yapıp gerisini O’na bırakmak en büyük hafiflikmiş. Hapisten çıktım bu hafta.”
Can güldü: “Ve ‘doktora git, kafanı tedavi ettir’ cümlesini doktora söyleyen olmadığı için Mert hem doktor hem hasta oldu bu hafta.”
Mert gülümsedi: “Her ikisiyim zaten.”
Emre kapıya yürürken durdu. Pencereden dışarı baktı: “Ağaç var şurada. Her kış yaprakları döküyor. Her bahar yeniden açıyor. Bu hafta ona farklı bakacağım. Sadece güzel bir ağaç değil; gözümüzün önündeki küçük diriliş sahnelerinden biri.”
Kapı açıldı. Ev sahipleri Kerem ve Selim ışığı söndürüp misafirlerini uğurlarken, ağustos gecesinin serin havası içeri doldu. Dışarıda sokak lambası sarı bir ışık huzmesi saçıyordu. Üç genç gecenin sessizliğine doğru yavaş adımlarla dağıldı.
Her biri içinde yepyeni sorular ve derinleşecek düşünceler bırakmıştı arkada…
Ve bir cevap taşıyordu.